Sinema hayalleri gerçekleştirme sanatı... Dün 14.53 seansında "Fetih 1453"ün ilk gösterimini seyredenler yapımcı-yönetmen Faruk Aksoy'un büyük bir hayalinin perdeye yansımasına tanık oldu. Tarihin dönüm noktalarından biri olan İstanbul'un fethi, Hollywood filmlerinden aşağı kalmayan bir süper prodüksiyon olarak çıktı karşımıza.
Türkiye'de tarihi film çekenler küçük ölçeklerde düşünür her şeyi. En fazla bir sokak, bir meydanın köşesi, belki çok uzaklardan bir siluet. Faruk Aksoy ise "Fetih 1453"te ölçeği büyütüyor. İlkin bir kuşun peşine takılıp fetih öncesi İstanbul'u ayaklarımızın altına seriyor ve film boyunca da bu geniş ölçekli genel planlarını sakınmadan sürdürüyor: Bizans pazarları, meydanlar, kiliseler, Cenova Limanı, savaş meydanları vb... Amerikalıların "prodüksiyon tasarımı" olarak adlandırdığı iş, "Fetih 1453"te hakkıyla gerçekleştiriliyor.
Çağımızın özel efekt teknolojisinin desteğiyle Faruk Aksoy, surların önünde, içinde ve üstündeki savaş sahnelerini de gerçekçi bir biçimde görselleştiriyor. Fethin görsel olarak nasıl bir şey olabileceğini anlatmayı başarıyor ve savaşın sertliğini, dökülen kanı, yaşanan karşılıklı şiddetin boyutlarını büyük, etkileyici resimler olarak getiriyor karşımıza...
Rumelihisarı'nın inşası, Fatih'in ordusuyla surlara doğru yola çıkmasını gösteren plan, fetih öncesi toplu namaz sahnesi, gemilerin Halic'e karadan taşınması ya da topların surları dövmesi... Bütün bu büyük resimlerin bence hakkı veriliyor ve film öncelikli hedefine ulaşıyor.

ÖNCELİKLE BİR SAVAŞ FİLMİ
İstanbul'u fethetmek, filmin daha ilk sahnesinde vurgulandığı gibi İslam alemi için, çok önceden konmuş bir hedef. Fatih Sultan Mehmet (Devrim Evin) gençliğinin gözü karalığı ve cesaretiyle bu amacı gerçekleştirmek istiyor. "Fetih 1453" de net bir biçimde sadece bu meseleye odaklanıyor. Öncelikle bir savaş filmi olarak tasarlanmış senaryonun ve öykünün bu yanı, bazı dramatik sorunlar yaratıyor. Özellikle ilk 1.5 saatte diyalogların çoğunun seyirciye tarihi bilgiler vermek için yazılmış olması, hem karakterleri tek boyutlu kılıyor hem de filmi öğretici hale getiriyor... Dolayısıyla, prodüksiyon kalitesi çağımızı yakalasa da, hikâye biraz eski Yeşilçam tarihi filmlerinin rotasına sadık kalıyor. Mesela Bizans, hep o bildiğimiz klişeleriyle, entrikacı Bizans... Ulubatlı (İbrahim Çelikkol), Era (Dilek Serbest) ve Justiniani (Cengiz Çoşkun) arasındaki aşk üçgeni yeterince ilginç değil. Kaldı ki, filmde Devrim Evin'in başarıyla oynadığı Fatih Sultan Mehmet'ten başka ilgiye değer bir karakter yok. Fatih'in savaşın seyri süresince yakın çevresiyle yaşadığı çatışmalar da ilginç ama daha ötesi yok. Ulu-batlı bir aksiyon kahramanı olmanın ötesine geçemiyor.
Ama tüm bu sorunlara karşın, İstanbul'un fethini yüksek bir prodüksiyon kalitesiyle görselleştirmeyi ve bizi 1453'e götürmeyi başardığı için bence övgüyü hak eden bir film duruyor karşımızda. Ayrıca dış pazarları hedeflemesiyle Türk sinemasına yeni bir ticari vizyon da getiriyor.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!