Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        HAYALETLERİN ve öbür dünyadan gelen varlıkların ortalıkta cirit attığı korku - gerilim filmlerinin çoğu dipten dibe aynı motifi işler: Usulüne uygun gömülmemiş ölüler, hesap sormak için aramıza geri döner ve intikam peşinde koşarlar... İngiliz yazar Susan Hill‘in 1982 tarihli çok satan, aynı adlı romanından sinemaya uyarlanan “Siyahlı Kadın” (TheWoman in Black) da, intikam peşindeki öfkeli bir hayaletin, küçük bir İngiliz kasabasında estirdiği terörü anlatıyor. Bu tür filmlerin çoğunda olduğu gibi, ana karakter dışarıdan gelen bir yabancı. Daniel “Harry Potter” Radcliffe tarafından canlandırılan Arthur Kipps, şehirli, genç bir avukat. Oğlunun doğumu sırasında ölen eşinin matemini hâlâ tutuyor ve işini kaybetmemek için kasabalıların uyarılarını boşvererek, terk edilmiş Eel Malikânesi’nde çalışmaya başlıyor. Filme adını veren öte dünya sakini “karizmatik siyahlı hanımefendi” yle tanışması da gecikmiyor...

        Viktorya Dönemi İngiltere’sinde, medcezirlere mekân olan taşranın boğucu huzursuzluğunda, kış karanlığında geçen “Siyahlı Kadın” öncelikle atmosferiyle ayakta duran bir film. Dış mekânlarda geniş tenha düzlükler ve çayırlar, iç mekânlarda eşyalarla dolu, tekinsiz evler var. Görüntü yönetmeni Tim Maurice-Jones, dört dörtlük bir sanat yönetimi eşliğinde karanlık duygusunun ağır bastığı geniş ekran kadrajlarla çıkıyor karşımıza. “Hayaletimiz” de, geniş kadrajların her köşesinden çıkarak bizi gerçekten geriyor. Tahmin edileceği üzere tıkırtılar, tuhaf sesler ve gölgeler tansiyonun tuzu biberi oluyor.

        2008 yapımı “Eden Lake” (Kan Gölü) filminden tanıdığımız yönetmen James Watkins’in, baştan sona eski usul bir korku gerilim filmi hedeflediği çok belli. Çağdaş korku sinemasının teknolojik hızından, kanından, şiddetinden uzak durmasına bir itirazım yok ama hayaletli filmlere ya da tekinsiz ev öykülerine yeni bir hava ya da ilginç bir mesele getirdiğini söylemem mümkün değil. Ayrıca ana karakter Kipps’in, hayalet kadın karşısında zayıf ve silik kaldığını düşünüyorum. Amerikan filmi olsaydı, mutlaka güçlü ya da giderek güçlenecek bir karakter olurdu. Peki, yıkılan bu Amerikan klişesinin yerine enteresan bir şey koymuşlar mı? Maalesef hayır. Evinden uzak genç avukatımız, taşranın güvensizliğinde, malikânenin ıssızlığında o kadar çaresiz ve şuursuz ki, film boyunca “Vah zavallı!” diye acımaktan başka bir şey gelmiyor elimizden. Kipps, hayaletle kasaba arasındaki husumeti ortaya çıkartan aracı bir karakter olmanın ötesine geçemiyor. Ayrıca, söz konusu husumetin iyi işlenebildiğini söylemek de zor. Ciaran Hinds‘in oynadığı, hayaletlere inanmayan Daily ve “Albert Nobbs”taki Oscar adaylığıyla dikkat çeken Janet McTeer‘in oynadığı medyum anne aslında Kipps’ten daha ilginç, çelişkilere sahip karakterler ama geride kalıyorlar.

        Gayet etkileyici, ürpertici bir açılış sahnesine sahip olan “Siyahlı Kadın”, hafızalarda yer edecek bir finalle sona eriyor. Tam o noktada Hollywood’un bu filmde neden parmağı olmadığını da anlıyorsunuz çünkü seyirci tepkisinden çekinen Amerikalıların cesaret edemeyeceği bir final bu. Film de o finalle silkinip toparlanıyor adeta. Sonuç olarak, “Siyahlı Kadın”, eski usul “perili ev” ve “hayalet filmi” sevenleri memnun edecek bir gerilim filmi.

        Diğer Yazılar