Geleceğe kalacak 'rüya'
SİNEMAMIZDA son yıllarda kendini en çok geliştiren yönetmen hiç kuşkusuz Yılmaz Erdoğan. "Kelebeğin Rüyası"nda da yönetmenlik açısından çıtayı hayli yükseğe koyuyor ve zorlanmadan geçiyor. Anlatım ve prodüksiyon olarak dünya standartlarını tutturamayan yerli filmlerin arasında "Kelebeğin Rüyası"; oyunculukları, yapım kalitesi, görüntüleri, müziği, sanat yönetimi, kamera hareketleri ve mekân seçimiyle ışıl ışıl parlayan, şık bir film. Ama etkileyici bir sinema, göz yaşartıcı duygusal anlar ve güzel sahneler peşinde koşarken senaryosu itibarıyla eksenini şaşıran, sağa sola savrulan bir film aynı zamanda.
Sözgelimi, açılışta gösterilen jandarma zulmünün, köylülerin madenlerde zorunlu olarak çalışmasının öykünün geri kalanına pek bir katkısı yok. Ama bu sahne yönetmenlik olarak elbette şahane... Yılmaz Erdoğan, iki genç şair ile liseli kızın tanışma ve arkadaş olma faslını, François Truffaut'nun ünlü filmi "Jules ve Jim" tadında, yeşil Zonguldak manzaraları fonunda anlatırken de başarılı ama kendini güzel görüntülere ve sinemasal lirizme gereğinden fazla kaptırdığı kesin. Genç kızlarla erkeklerin Halkevi'nde eğlenceli tiyatro provaları yapıp deniz kıyısına pikniğe gittiği, liselilerin tenis oynadığı 1940'lı yılların Zonguldak'ı, karanlık madenlerin üzerinde bir tür yitirilmiş cennet gibi resmediliyor. Bu bölümde Yılmaz Erdoğan'ın genç Türkiye Cumhuriyeti'nin Batılılaşma hamlesine övgüler düzdüğünü düşünmek mümkün. Ama bunun da öyküye önemli bir katkısı yok...
Şair ile liseli kızın aşkı elbette hüzünlü ama bana sorarsanız, filmde asıl dokunaklı, etkileyici ve dramatik bölümler, üç gencin aileleriyle olan sahneleri... Babalardan gelen tokatlar, fırçalar, annelerin sözleri ya da bakışları dönemin toplumsal yapısı ve taşra üzerine daha çok ipucu veriyor. Özetle, arka fondaki aile ilişkileri, ön plandaki "zengin kız - yoksul erkek" aşkından daha fazla şey anlatıyor. Ayrıca, dönemin orta halli ailelerini dahi yokluk içinde yaşamaya zorlayan ekonomik koşullar ve gündelik sıkıntılar, geri planda kalıyor. Oysa filmin asıl seyirciye dokunan, göz yaşartan yanı, şairlerin ölüme ve yoksulluğa karşı verdiği mücadele değil mi?
Tüm bunlara rağmen bugünün Türkiye'sinden bu iki şairin hayatına bakmak, o kadar etkili ki, senaryodaki hatalar önemsizleşiyor. Tabii bunda, Kıvanç Tatlıtuğ ile Mert Fırat'ın büyük katkısı var. Tatlıtuğ, karakterini sözlerle değil iç dünyasında olup bitenleri hissettirerek oynuyor. Başarısının sırrı, sessizlikleri iyi oynaması ve ölçülü, ekonomik oyunculuğun değerini anlamış olması. Mert Fırat'ın hislerini çabuk dışavuran Rüştü Onur'u aynı sade üslup ile oynamaması doğru bir karar. Gerektiğinde çok sade oynayabileceğini bildiğim Fırat da, unutulmayacak bir portre çiziyor. Belçim Bilgin'in bu kadar güçlü iki ana karakterin yanında oynamayı kabul etmesi cesaretini gösteriyor. Bilgin kötü oynamıyor ama bence rol için tanınmamış genç bir oyuncu daha iyi olurdu.
"Kelebeğin Rüyası", seyircileri genç yaşta hayatını kaybeden iki şair, Rüştü Onur ile Muzaffer Tayyip Uslu üzerine düşündürmesi ve onların dizelerini okumak için güçlü bir arzu yaratmasıyla sadece sinema değil edebiyat tarihi açısından da ayrı bir yere sahip. Dolayısıyla, "Kelebeğin Rüyası", hatalarından çok sevaplarıyla geleceğe kalacak bir film.