Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Dünya prömiyerini Venedik Film Festivali’nde yapan “Kutu Cüceleri: Yaratıklar Aramızda” (The Boxtrolls) gösterime girdi. “Stop motion” animasyon tekniğiyle gerçekleştirilen film, çocuklar kadar yetişkinlere de seslenen hikâyesi ve özgün görsel atmosferiyle öne çıkıyor

        BİLGİSAYAR sayesinde animasyon, artık bir çeşit “sınırsız olanaklar diyarı”na dönüştü. Kimileri animasyonu daha gerçekçi kılmaya çalışırken kimileri özgün bir görsel dünya kurmayı hedefliyor. Graham Annable ve Anthony Stacchi’nin yönetmen olarak imza attıkları ilk uzun metraj filmleri “Kutu Cüceleri: Yaratıklar Aramızda” (The Boxtrolls), seyircilere özgün çizgiler ve farklı bir fantezi evreni vaat eden animasyonlardan. Annable ve Stacchi “stop motion” adı verilen eski usul, zahmetli tekniği çağımızın bilgisayar teknolojisi ve 3D formatıyla birleştiriyorlar. Film, daha ilk andan itibaren içinde bulunmaktan büyük keyif aldığınız bir dünyaya davet ediyor sizi. Eski usul animasyonların tadını veren inceden inceye işlenmiş yaratıcı karakter tasarımları, zengin bir görsel atmosferle buluşuyor. Hikâye ise sadece küçük seyircileri değil, büyükleri de alıp götürecek cinsten... Alan Snow’un 2005’te yayımlanan “Here Be Monsters!” adlı fantezi romanından uyarlanan film, 19. yüzyılın son dönemlerinde, İngiltere’de hayali bir kasabada geçiyor. Öykü “Ejderhanı Nasıl Eğitirsin”de olduğu gibi toplumlardaki ötekileştirme ve düşman yaratma eğilimlerini eleştirmesiyle öne çıkıyor. Efsanelere göre Kutu Cüceleri, çocukları kaçırıp yiyen korkunç canavarlar. Gerçekte ise yeraltında yaşayan ve kimseye zararı olmayan, “geri dönüşüme” katkıda bulunan çöp toplayıcıları... Kasabanın “beyaz şapkalı” zenginlerinin arasına girmek isteyen “kırmızı şapkalı” Archibald Snatcher, Kutu Cüceleri’ne savaş açıyor. Halkın gözünde onları düşmanlaştırmak için tiyatro gösterileri dahil elinden gelen her şeyi yapıyor. Cüceler tarafından büyütülen yetim çocuk Eggs ise, kasabadaki bu geleneksel nefreti kırmak ve halkını kurtarmak için yer üstüne çıkıyor.

        YERALTINDAKİ AZINLIK

        Cücelerin, varoşlarda yaşayan ve hiç kimsenin istemediği işlerde çalışarak şehir hayatını ayakta tutan yoksulları, etnik azınlıkları, göçmenleri temsil ettiği söylenebilir. “Beyaz şapkalı”lar maddi değerleri ahlaki değerlere tercih eden üst sınıfları hatırlatıyorlar. Archibald Snatcher ise iktidarın gözüne girmek ve sınıf atlamak için zulmü meslek edinenlerin bir simgesi.

        SON JENERİĞİ KAÇIRMAYIN

        Kendi bedenlerinden utanarak doğan cücelerin, insanları görünce kutuların içine girerek saklanmaları ve başkaldırmaya cesaret edememeleri de sembolik. Doğuştan gelen, “öğrenilmiş bir mağduriyet”e mahkûmlar. Beyaz şapkalıların kafayı “kokuşmuş peynir”e takarak gerçeklerden uzaklaşmaları, Archibald’ın huzur ve güven adına toplumu terörize etmesi de kayda değer noktalar. Bir fantezi evreninde geçse de çağımızın temel sorunlarını yansıtan “Kutu Cüceleri” çocuklarınızla seyredip, üstüne konuşmak isteyeceğiniz türde bir film. Üstelik eğlenceli, güzel ve şirin. Jeneriği beklemenizi ve iki karakterin felsefi konuşmaları eşliğinde “stop motion” tekniğine selam gönderen bölümü kaçırmamanızı tavsiye ederim.

        Filmin notu:7

        ‘Gâvur cini’ne sopa

        SEYİRCİLER ilk başlarda yerli korku filmlerine eğlenmek için gidiyordu. Yönetmenler ve yazarlar, tecrübe kazandıkça insanları korkutmayı da başardılar. Ama Japonya gibi özgün bir ekol oluşturmaktansa, Hollywood korku sinemasını, özellikle de Hıristiyan propagandası içeren “şeytan çıkarma” ve “kötü ruh” filmlerini İslami motiflere uyarladılar. Cinler bu aşamada, yerli sinemanın favori “kötücül varlıkları” haline geldiler. “Musallat” serisiyle seyirciyi güldürmekten ziyade korkutmayı başaran Alper Mestçi de yeni filmi “Siccîn”de “cinli bir öykü” ile karşımıza geliyor.

        CİN ÇARPMASI

        Amerikan filmlerinde kötülüğün kaynağı genellikle Şeytan’dır. “Siccin”de ise kötülük, teyzesinin oğluna âşık olan bir kadının köydeki “cinci hoca”ya gitmesiyle başlıyor. İlk seferinde “Bu adam senin helalin değil uzak dur!” diyen hoca daha sonra yüksek bir ücret karşılığında Hıristiyan âleminden bir cin “transfer etmeyi” öneriyor.

        Film özellikle büyü aşamasında, korkutmaktan çok tiksindirmeye, rahatsız etmeye çalışıyor. Yakın plan etler, cesetler, bağırsaklar, saç kılları vb... Cinin eyleme geçmesiyle ise bol makyajlı, özel efektli çok kanlı bir korku şovu başlıyor. Cin önce inançlı inançsız ayırt etmeden, bedenleri ve zihinleri ele geçiriyor. “Beşinci yatsı”dan sonra ise “çarpma”ya başlıyor. İmamın cin çıkarma töreninde, film orijinalleşip, yerlileşiyor. Malum, Hıristiyan “şeytan çıkartıcı”, kötülüğe karşı fiziksel güç kullanmaz. Dille ve imanla savaşır. Ruhu ele geçirilen kişinin bedenine zarar vermemeye çalışır. Bizdeki hoca ise kalın bir sopa çıkartıyor cine karşı! Tam o noktada, “İşte gerçek Türk korku filmi” diyorsunuz.

        Afişte yazdığı gibi “Büyü haramdır” mesajını veren, finalde “sürprizi”ni de yapan “Siccîn”in; özel efektleri, kurgusu, görüntü ve sesiyle yerli korku filmi sevenleri tatmin edeceği kesin. Sorun, gerçek bir olaya dayandığı iddia edilen öykünün inandırıcılıktan uzak olması ve baştan sona bir korku gösterisi gibi tasarlanması. Kapısı sokağa açılan orta sınıf, karanlık, kasvetli Türk evlerinde yaşayan karakterler çok düz ve renksiz. Son olarak, filme adını veren Siccîn’in, bir cin ismi değil, “Günahların kaydolduğu amel defteri” anlamına geldiğini de belirtelim.

        Filmin notu:4.5

        Diğer Yazılar