Dracula Türklere karşı
“Dracula: Başlangıç” (Dracula: Untold), tarihsel olayları istediği gibi tahrif etmenin yanı sıra Türkleri de ırkçı bir bakışla ele alıyor. Başrolde Luke Evans’ın oynadığı bu bol özel efektli fantastik aksiyonun ciddiye alınır bir yanı yok.
HOLLYWOOD, tarihi tahrif etmeyi, her şeyi işine geldiği gibi yeniden kurgulamayı sever. Hele bir de olay, uzak bir tarihte ABD’den çok uzak bir yerde, sözgelimi 15. yüzyılda Osmanlı hâkimiyetindeki Balkanlar’da geçiyorsa, yazarların hayal gücünü kim dizginleyebilir? Ama bunun da bir sınırı olması lazım. “Dracula: Başlangıç”, işte bu sınırsızlığın filmi... Öykü, Kazıklı Voyvoda (III. Vlad) üzerine tarih kitaplarında yazanlardan yola çıksa da, bir noktadan sonra gerçeklerden tümüyle kopup “serbest uçuş”a geçiyor. Uçuştan kastım vampirlik değil.
Adı Dracula olan filmde elbette vampirler olacak. Sorun, hikâyenin geçtiği tarihsel fonun gerçekliğiyle ilgili. Osmanlı ordusunun filmde adı sürekli “Mehmed” olarak geçen Fatih Sultan Mehmed komutasında Kazıklı Voyvoda’ya karşı harekete geçtiği doğru. Ama bunun dışındaki her şey uyduruk. Vlad bizim tarih kitaplarımızda vergisini vermeyen, Osmanlı’ya meydan okuyan bir lider olarak geçiyor. Filmde ise halkını kurtarmaya çalışan, iyi bir aile babası, savaş istemeyen bir kumandan olarak çiziliyor. Savaşın nedeni ise Fatih Sultan Mehmed’in (Dominic Cooper) Vlad’dan (Luke Evans) “Viyana seferi” için kendi oğlu dahil, ordusuna 1000 erkek çocuk istemesi... Bu arada Vlad, bir ara İstanbul’u fetheden padişaha “Seni tarihten sileceğim” diyor. Final daha da inanılmaz ve tarihsel gerçeklere aykırı ama tabii ki anlatmaya niyetimiz yok. Kazıklı Voyvoda ve Osmanlı tarihi üzerine bazı temel bilgilere sahip herkes için film, baştan sona bir “yabancılaştırma efekti” gibi.
ÖNEMSENEBİLECEK GİBİ DEĞİL
Filmin “keyfini çıkarmak” için kendimizi klasik Hollywood şablonlarına bırakmamız gerekiyor ama Türkleri kötü ve zalim Doğulular, Kazıklı Voyvoda’yı ise Batı kültürünün simgesi iyi bir adam olarak gösteren ırkçı yaklaşım bunu da engelliyor. Bu ırkçı yaklaşım dışında filmde ne var ne yok, diye baktığımızda dişe dokunur bir şey görmek mümkün değil. Kont Dracula’nın vampirliğini Transilvanya dağlarındaki bir mağarada yaşayan, eski çağlardan kalma lanetli bir varlığa (Charles Dance) bağlayan öykünün, alışılagelmiş bir vampir filmine benzemediği kesin. Vlad, öyküde ailesini ve halkını kurtarmak için vampir olmak zorunda kalan ama yine de toplum tarafından dışlanan bir karakter olarak çiziliyor. Vampir olmanın bedelini ödeyen trajik bir kahraman o. Ama filmin bu meselelerde derinleşebildiğini söylemek imkânsız. Yönetmen Gary Shore’un ilk filmi olan “Dracula: Başlangıç”, “300” tarzında büyük bölümü bilgisayarda yapılmış fantastik bir aksiyon ve savaş filmi. Huzursuz edici doğa manzaraları ile gotik iç mekânlar, koyu renkler ve ısrarlı bir karanlıkla tasvir ediliyor. Ama bütün bu prodüksiyon kalitesine rağmen ırkçılığı ve tarihe karşı ciddiyetsiz yaklaşımıyla önemsenebilecek bir film değil.
KIZIM OLMADAN ASLA
“PRENS” (The Prince), Luc Besson’un “Taken” serisinin formülünü takip eden filmlerden... Öykü kızını kurtarmak isteyen bir babanın önüne çıkan herkesi öldürmesi üzerine kurulu: Suç dünyasından kopup otomobil tamirciliği yapan Paul (Jason Patric), öğrenci kızı Beth’in (Gia Mantegna) eve dönmemesi üzerine New Orleans’a gider. Orada uyuşturucu çetesiyle savaşırken, yıllardır intikam arzusuyla onu bekleyen Omar (Bruce Willis) ile de yüzleşmek zorunda kalır. Brian A Miller’in yönettiği “Prens”in en ilginç yanı, yumuşak başlı, endişeli, masum yüzlü bir baba figürü olarak karşımıza çıkan Paul’ün yavaş yavaş bir “yok edici”ye dönüşmesini görmek herhalde... Ufak çaplı sokak ve bar kavgalarıyla kızını aramaya başlayan Paul, finale doğru neredeyse bir “terminatör” haline geliyor. O da “Taken”daki Liam Neeson gibi sayamayacağınız kadar çok suçluyu sinek gibi öldürüyor. Yönetmen Brian A Miller, John Cusack’ın da bir süreliğine karizmasını sergileyip boy gösterdiği “Prens”i, kendini ciddiye alan, ağırbaşlı bir havada çekmiş. Görüntü yönetmeni Yaron Levy özenli bir iş çıkarırken The Newton Brothers da müzikleriyle ellerinden geleni yapmışlar. Ama tüm bu teknik kalite, karakterlerin sığlığını, öykünün yavanlığını ve klişelerin can sıkıcılığını engellemiyor. Vurdulu kırdılı erkek filmlerinden hoşlananlara seslenen “Prens”in en iyi yanı, öyküyü fazla uzatmadan tadında kesmesi.