"Değer"den "sorun"a Ortadoğu'da "etnik ve mezhepsel çatışma"
Dün Irak, Mısır, Libya, Yemen, Suriye, Bahreyn diye peş peşe sıraladığımız; bugün Sudan ve Cezayir üzerinden devam ettiğimiz, hepsi kendi içinde farklı sosyolojilere ve uluslararası ilişkiler dengelerine sahip pek çok Müslüman ülke tarihi kırılma dönemlerinden birini daha yaşıyor.
Ortadoğu ile okumaya çalıştığımız ve aslında dünya üzerindeki Müslüman nüfusun %60’ından fazlasının yaşamını sürdürdüğü Asya –Pasifik ülkeleri bağlamında da değerlendirmemiz gereken bu geçiş döneminin başlıca sorunlarından birinin mezhepsel ayrışmalar, tesellüf(selefileşme) ve teşeyyü(şiileşme) sorunu olduğunu değerlendiriyoruz.
2011 yılında Tunus’ta başlayan daha sonra bölgeyi adeta bir şiddet sarmalına dönüştüren süreç, Ortadoğu siyasi literatürüne ironik bir şekilde “Arap Baharı” olarak girdi. Bu zaman diliminde bölgenin çok kültürlü yapısı da ciddi biçimde sarsıldı. Farklı etnik ve dini yapıları içinde barındıran ve siyasi şartlara göre kırılganlaşabilen bu yapı, bölge ülkelerini bir kez daha dağılma ya da dış müdahalelere açık hale getirme tehlikesiyle karşı karşıya bıraktı.
Olayların başlangıç noktası Tunus, bölgesel denklemlerde pek de etkin olmayan rolü ve diğer Ortadoğu ülkelerinden ayrılan sosyokültürel yapısı sayesinde mevcut şiddet sarmalının içine düşmeden süreci atlattı. Ancak diğer ülkeler için durum farklı seyretti. Sonraları “domino etkisi” kavramını dillere pelesenk edecek şekilde hızla etki alanını genişleten kalkışmalar, adeta sorunun kökeni buymuş gibi yerleşik bir tamlamaya dönüşen “etnik ve mezhepsel fay hatları"nı harekete geçirdi. Suriye, Irak, Yemen, Bahreyn gibi ülkeler başta olmak üzere tüm bölge "etnik ve mezhepsel" temelli çekişme ve çatışmalara sahne oldu.
Ortadoğu’nun merkezi ülkelerinden biri olan Mısır’da Hüsnü Mübarek’in devrilmesiyle ülkedeki nüfusun yüzde 15’ini oluşturan “Kıptiler” meselesi yeniden dillendirildi. Mübarek rejimi ve sonrası askeri yönetimlerce, Kıptilerle ilgili sorunun ülkede siyasal İslam’ın yükselişiyle doğrudan ilgisi olduğu kabul edildi. Bu nedenle Kıptilerin yaşadığı sorunlar özellikle Müslüman Kardeşler tarafından çoğu zaman bir algı operasyonu olarak görüldü. Tam anlamıyla “laik” olmasa da nispeten seküler görünümlü Mısır rejimi, Kıpti Hristiyanların yaşadıkları güvenlik sorununu 25 Ocak Devrimi’ne karşı kullandı ve kendisini “ülkedeki toplumsal yapının garantisi” olarak lanse etti. Tarihsel olarak “Nasır milliyetçiliği” ile sorunlu olan Kıptiler, Mursi yönetiminde siyasal İslam’ın yükselmesiyle çareyi eski rejime sarılmakta buldu. Ancak Kıptiler, 3 Temmuz darbesiyle Mısır rejiminin eskisinden daha baskıcı ve otoriter bir şekilde geri dönmesine müteakip kendi güvenli alanını oluşturamadı. Ülkedeki şiddet ortamının beslediği ve sonraları DAEŞ’e biat eden radikal örgütler de rejimin yumuşak karnı niteliğindeki Kıptiler’i hedef almaya başladı.
Arap Baharı sürecinin uğradığı bir başka ülke olan Bahreyn’de hareketliliğin İran tarafından desteklen Şii karakterli oluşu, Suudi Arabistan’ı “varoluşsal tehdit” olarak gördüğü İran’a karşı harekete geçirdi. Bu durum nüfusunun çoğunluğu Şiilerden oluşan ülkeye Suudi Arabistan müdahalesini getirdi. Suudi müdahalesiyle Bahreyn’deki rejimin korunması, bölgedeki Şii-Sünni mezhepsel gerilimini artırdı. Gelinen noktada geçici bir çözüm getirilmiş olsa da, Bahreyn’in çoğunluğu Şiilerden oluşan nüfusu ile Sünni yönetim arasındaki uçurum derinleşti.
Ülkesine sıçrayacak herhangi bir hareketliliği engellemek üzere zengin ekonomisini devreye sokarak iktisadi önlemler alan Suudi Arabistan yönetimi, Katif bölgesindeki Şii nüfusun kalkışmasını önleme çabasındaydı. ‘İsyanın başını çeken’ bazı Şii din adamlarını idam etmesi, sorunu daha da kronik hale getirdi. Bu süreçte İran’ın Suudi Arabistan’daki hareketliliğe açık desteği, Suudi rejiminin içeride ve dışarıda elini güçlendirdi.
Arap Baharı’nın getirdiği şiddet sarmalının en yoğun yaşandığı ülke Suriye oldu. Ezici çoğunluktaki Sünni nüfusa karşın yönetimde Aleviler ’in etkin olması, bu süreçte Suriye rejiminin yumuşak karnını oluşturdu. Genel anlamda Suriye’nin İran açısından stratejik önemi ve daha özelde Suriye’nin İran’ın Lübnan’daki etkinliğinin garantisi konumunda olması gibi nedenlerden dolayı İran, Suriye’deki iç savaşa doğrudan müdahil oldu. Ayrıca Lübnan’daki Hizbullah örgütünün Suriye rejimine muhalif gruplara karşı sahada etkin bir mücadeleye girişmesi, Suriye’deki savaşın mezhepsel niteliğini arttırdı ve muhalif unsurların daha da radikalleşmesinde önemli rol oynadı.
Suriye’deki savaşın mezhepsel bir nitelik kazanmasıyla, rejimin özellikle Muhammed Ramazan El Buti ve Suriye müftüsü Bedreddin Hassun gibi Sünni ulema içinde muteber şahsiyetleri yanında tutma çabası dikkat çekti. Ülkedeki mezhepsel dengelerin aleyhine işlemesine önlem olarak Suriye rejimi, Aleviler dışındaki dini azınlıkları, ülkenin kuzey ve doğusundaki Sünni aşiretleri, Sünni burjuvaziyi ve laik Sünni kesimi yanında tutmak için özel çaba sarf etti. Suriye bu süreçte sık sık “laiklik” vurgusu yaptı ve sahada savaşan muhalif gruplar için “El Kaide” söylemini özellikle ön plana çıkardı.
2003’te ABD tarafından işgal edilen Irak’ta ise siyasi istikrar bir daha hiç sağlanamadı. Ülkedeki Sünniler, işgal sonrasında mezhepsel ve etnik esaslara göre şekillenen anayasa ve özellikle eski başbakan Nuri El Maliki döneminde uygulanan ‘mezhepçi politikalar’ sebebiyle kendilerini dışlanmış hissetti. Bu durum ‘DAEŞ’in Irak’ta geniş bir taban kazanmasına zemin hazırlanıyor’ şeklinde yorumlandı. İran’ın etkisiyle Suriye’ye müdahale eden Şii unsurlar, DAEŞ’e karşı Sistani’nin fetvasıyla kurulan Haşdi Şaabi gibi faktörler de bazı Sünni aşiretlerin radikalleşmesine yol açtı. Uluslararası toplum ise medya enstrümanlarıyla ‘Sünni İslam’ algısını ‘DAEŞ’ üzerinden gösterme gayretine girerek ‘İSLAMOFOBİ’ değirmenine su taşıdı.
ABD işgali ile kurulan ve adım adım bölgeyi şekillendirmeye başlayan dengelerle birlikte İran’ın Irak’ta artan etkinliği, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’ni harekete geçirdi. Bu ülkeler Suriye ve Yemen’deki durumdan farklı olarak sadece Sünni yapılar üzerinden hareket etmek yerine, yine bazı güçlü Şii gruplar ve Kürtler üzerinde etkin olmaya çalıştı. Kürt referandumuna verilen destek ve Iraklı şii lider Mukteda El Sadr’ın 2017’de gerçekleştirdiği Suudi Arabistan ziyareti bu süreçte dikkat çekti.
Bugün çok ağır insani krizlerinden birini yaşayan Yemen’de de karmaşık denklemler kuruldu. Suudi Arabistan, arabuluculuk yaparak ülkede yönetim değişikliğini sağlamış ancak kendini garanti altına almak için karşı devrim hareketleriyle de temasta kalmıştı. Daha önce desteklediği Ali Abdullah Salih’i görevden ayrılması için ikna eden Suud yönetimi, Yemen’de “devrim” algısını kırmak için, başta Husiler’in ilerleyişine göz yummuş ve Müslüman Kardeşler çizgisindeki Islah Partisi’nin muhtemel etkinliğini kırmak istemişti. Devrik lider Ali Abdullah Salih ise Arap isyanları sürecinde yaralandığında, yıllardır güçlü siyasi ilişkiler kurduğu Suudi Arabistan’da tedavi edilmiş olmasına karşın, değişen dengeler sonucu, Husilerle birlikte bu sefer Suud’a karşı hareket etmeye başlamıştı.
Tüm bu süreçlerde bir dönem ‘Ortadoğu’nun tarihsel ve kültürel zenginliği’ (ki tartışmaya açıktır) olan etnik ve mezhepsel yapının, dünya siyasetini domine etmeye çalışan süper güçler ve bu çatışmada çıkarlarını korumaya çalışan bölgesel ve yerel aktörlerin stratejik hedeflerine kurban edildiği görüldü. Öyle ki kültürel bir değer olarak düşünülen çeşitlilik, insan unsurunu göz ardı eden siyasal hesapların çarpışmasında kırılan fay hatlarını harekete geçiren bir sorun olarak kabul gördü. Ortadoğu’da etnik ve mezhepsel çeşitliliğin bir zenginlik ve değerden, “etnik ve mezhepsel sorun”a dönüşmesi sürecinde, bu sorunu çözmek için ortaya atılmış yerel - küresel fikri ve ideolojik yaklaşımların meseleyi net bir şekilde tanımlayamaması da ciddi bir rol oynadı.
Son tahlilde kendini anlama ve kabul etme yerine, bizatihi kendini bütüncül bir sorun olarak görmeye başlayan bir yapının, sorunu çözme adına kendini histerik bir tavırla yok etmeyi tercih ettiği bir durumla karşı karşıyayız.
Bu bağlamda bir değer olarak “Ortadoğu’da mezhepsel ve etnik çeşitlilik/zenginlik” tabirinden, “Ortadoğu’da mezhepsel ve etnik çatışma” sorununa geçiş sürecinin bölge için varoluşsal bir krize dönüştüğü görülüyor.
Sorunu yalnızca dış faktörlerle açıklama ya da iç siyasi çekişmelere bağlama yerine, bölgede tarihsel süreçte birçok kez başarılabilmiş barış ve birlikteliğin sağlanması için “sorun” olarak görülenin yeniden bir “değer” olarak kabul edilmesi gereği öne çıkarılabilir miydi?
Cevap: Bugün için hayır!
Zira buna “evet” dediğimizde; saydığımız tüm ülkelerin, her meseleye ilişkin farklı ekonomik, askeri ve siyasi çıkar ilişkileri içinde olduğu gerçeğinden kopmak zorunda kalırız.
- Bazen coğrafya "keder"dir. Beyrut'a...5 yıl önce
- Beyrut patlaması ve Hizbullah5 yıl önce
- Lübnan'da ne oluyor?5 yıl önce
- Abesle iştigal etmek ve hilafet5 yıl önce
- Cezaevinden mektup5 yıl önce
- Binali Yıldırım neden "Aday değilim" dedi?5 yıl önce
- HDP'lileri mi yayına almıyoruz?5 yıl önce
- Amerikan polis teşkilatı ve ırkçılık5 yıl önce
- Türkiye'de sistem tartışması yok5 yıl önce
- 60 yıl sonra 27 Mayıs darbesi5 yıl önce