Fatih Akın: Yüzleşmek hepimize iyi gelecek
Çekildiği günden itibaren hararetli tartışmalara yol açan “The Cut” Türkiye’de de vizyona girdi. Türkiye’de de ağır eleştiriler alan filmin yönetmeni Fatih Akın’la konuştuk
Fatih Akın, Almanya’da büyümüş, orada “Fatih Akın” olmuş Türk asıllı bir dünya sanatçısı. Genç yaşına rağmen sinemada çok önemli başarılara imza attı. Almanya onun yurdu ama Türkiye de memleketi... Burada olup biten her şey, orada onun da ilgisini çekiyor. Herkes ondan kendi bildiği hikâyeleri anlatmasını beklerken, o hepimizi şaşırttı ve neredeyse 100 yıldır bu memlekette tabu sayılan Ermeni felaketine dair bir film yaptı. Film Türkiye’de, 5 Aralık’ta vizyona girdi. Konuşulacak çok şey vardı; yönettiği o “sert” filmden yola çıkarak bunların bazılarını konuştuk. Filmin Türkiye’de eleştirmenler tarafından beğenilmediğini de dile getirdim. Cevabı netti: “Eleştirileri okumadım ama umrumda da değil.”
■ “The Cut”ı çekme fikri, Hrant Dink’in hayatını anlatan bir hikâyeyle uğraşırken mi ortaya çıktı?
2007’de bir senaryo yazdım, onun adı da “The Cut”tı ama Yunanistan’la yaptığımız 1922 mübadelesinden bahsediyordu. İstanbul’da boğazı kesildiği için ses telleri zarar görmüş bir “rembetiko” sanatçısına dairdi. İstanbul’dan Yunanistan’a gidiyor, orada tutunamayınca Amerika’ya geçiyor, demir yolu inşaatında çalışıp Kızılderililerle karşılaşıyor. Bir western’di. Bunu yapamayacağımı anlayınca vazgeçtim. 2010’da bu kez Hrant Dink’le ilgili bir film yapmak istedim. O da avandgard bir projeydi.
■ Ermeni meselesinden Hrant Dink’in öldürülmesiyle mi haberdar oldun?
Hayır, bu meseleyle ilk defa 18-19 yaşlarında, Almanya’da öğrenciyken karşılaştım. Almanya’daki Nazi geçmişini çok iyi bildiğimden, Ermeni faciasını ilk duyduğumda, “Yok canım, biz Türkler böyle bir şey yapmış olamayız” dedim. Duyduklarımı anneme, babama sorduğumu hatırlıyorum. İkisi de inkâr ettiler hatta o zamanki devlet gibi “Onlar bizi kesti” dediler. Bu cevap beni tatmin etmedi, araştırmaya başladım, kitap okudum. İnkâr edenleri de kabul edenleri de senelerce okudum.
■ Ama aklında bir film yapma fikri yoktu henüz...
Yoktu. Okudum, çünkü Türkiye benim ülkem. Film düşünmüyordum ama bu sırada bana bir teklif geldi. Franz Werfel’in “Musa Dağ’da Kırk Gün” kitabını film yapmamı istediler. Müthiş bir romandır. Ama teklifi kabul etmedim. Telif hakları 2 yıllığına bir Alman yapımcıdaydı, yani zaman çok dardı ve telif hakları yanmasın diye acele ediyorlardı. Öte yandan söz konusu olan büyük bir kitaptı ve çok zordu. Bense henüz sadece 1-2 film yapmış bir yönetmendim, “Duvara Karşı”yı bile henüz çekmemiştim, acemiydim, kendime güvenmiyordum. Zaten çekmezdim de sanırım. Çünkü o kitabın hikâyesi çok hassastı. “İlle bu konuyu anlatan bir film yapacaksam, kendim bir şey yazmalıyım” dedim. İlk olarak Hrant Dink’i anlatan bir film yapmayı düşündüm. Hrant Dink’i öldürülünceye kadar tanımıyordum, sadece adını duymuştum, bir gazete çıkardığını biliyordum. Yazılarını öldürüldükten sonra okumaya başladım. Çok dokundu bana. Almanya’da bir Türk ailede doğup büyümüşsen eğer, istesen de istemezsen de azınlıksın. Bu da sende, dünyadaki bütün azınlıklara karşı bir empati duygusu geliştiriyor. Bana da öyle oldu. Kendiliğinden bir özdeşleşme var.
‘HRANT DİNK, ULUSLARARASI BİR BARIŞ ADAMIYDI’
■ Hrant Dink’te ne gördün?
Büyük bir barış adamını gördüm; uluslararası bir barış adamı... Tamamen bağımsız olması çok hoşuma gitti. Siyasi duruşu, fikirleri bağımsızdı, hiçbir gruba mensup değildi. Ermeni meselesi gibi hassas bir meselede bağımsız durması benim ilgimi çok çekti. Batı, Ermeni meselesini koz olarak tutuyor elinde, siyasi olarak kullanıyor. “Türkiye hoşumuza gitmeyen bir şey yaparsa bu kozu oynarız” diyor. Hrant bunu çok erken anladı ve net olarak ifade etti. Bu bakış beni etkiledi. Ermeni diasporasıyla da papaz oldu. O empati yaratılsın istiyordu, diaspora ise çok katıydı. Diasporanın onu kabul etmemesi, sinema anlamında bir çekicilik taşıyordu.
■ Zihinsel olarak bunlarla beslenirken, gerçek anlamda Ermenilerle karşılaşman nasıl oldu?
Çeşitli nedenlerle Hrant filmi olmayınca, ben de eski mübadele senaryosunu çıkardım çekmeceden ve 1922’yi 1915 yaptım. Rum karakterleri Ermeni’ye çevirdim ve araştırmaya başladım. Çok kitap okudum; Van’dan, Mardin’den, Suriye’den, Resulayn’dan, Lübnan’dan Amerika’ya göç edenlerin hikâyelerini okudum. Bütün bu hikâyelerde büyük bir sinemasal kuvvet gördüm. Daha sonra da filmimde geçen güzergâhı çizip o güzergâhta büyük bir yolculuğa çıktım. Mardin, Suriye, Lübnan, Beyrut, Küba, Amerika... Ermeni meselesine vâkıf onlarca tarihçi, yazar ve bilim adamıyla tanışıp fikirlerini aldım. Ve sonunda filmi yapmaya karar verdim.
■ Kahramanının adı neden Nazaret, özel bir sebebi var mı?
Filmimde bir iç yolculuk da olsun istedim. Karakterim başlarda dindardır. Katolikliğin doğmalarına sıkı sıkıya bağlıdır. Kolunda haç dövmesi vardır. Dinini felaketle karşı karşıya kalınca kaybediyor. Allah’a isyan ediyor, dinini kaybediyor ama başka bir şey buluyor; ruhanilik!.. Dinin bütün o gereksiz fazlalıklarından kurtulup ruhani yanıyla baş başa kalıyor. O yüzden adını Nazaret koydum.
‘THE CUT AĞIR, SERT MEVZULARA DAİR BİR FİLM OLDU’
■ “Filmim devrimci değil, daha çok heavy metal bir film” diyorsun. Neden heavy metal?
Ağır, sert mevzulara dair bir film demek istedim. İşim hikâye anlatmak, ben bir hikâyeciyim. Her hikâyenin bir ana fikri, bir de mesajı vardır. İnsanoğlunun da hikâyelere ihtiyacı var. Hayatın başlangıcından beri böyle. Mağara duvarlarına yapılan resimlerde başlar hikâyeler, sinema da bunun bir devamıdır. İşte bir yandan hikâye anlatıyorum, bir yandan da bilgi vermek istiyorum. Çünkü 1915’le ilgili sadece bu topraklarda değil, Batı’da da pek fazla bilgi yok. Bilinmeyen bir hikâye bu. Bu filme giden genç seyirci sinemadan çıkıp Ermeni meselesiyle ilgili bir araştırmaya girişirse, böyle bir motivasyon yaratırsa, filmim asıl amacına ulaşmış demektir.
■ Diyelim ki senin filmin sayesinde Ermeni meselesiyle ilgili olarak bilinçlendiler. Bu ne kazandırmış olacak?
Soykırımlar devam ediyor aslında. İnsanoğlunun içindeki cinayet işleme dürtüsü devam ediyor. Toplumlar kendi karanlık geçmişleriyle yüzleştikleri zaman, geçmişte yaşanmış travmaları daha kolay atlatıyor ve o travmadan sağ çıkıyorlar. Birey için de böyle, toplumlar için de böyle... Mesela Ortadoğu’da şiddet ayyuka çıkmış durumda. Sebebi, geçmişte yaşanmış olan travmaların yeterince iyi analiz edilmemiş olması, o yüzden hâlâ devam ediyor şiddet. Bugün Ortadoğu’da yaşanan şiddetin nedeni, Birinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında ortaya çıkan o travmalarla yüzleşilmemesi. Ben bir insanım ve sağlıklı bir toplum özlüyorum. Yüzleşmenin hepimize iyi geleceğine inanıyorum.
‘BEN KONUYU SEÇMEDİM; KONU BENİ SEÇTİ’
■ Bu filmle ilgili, “Ben konuyu seçmedim, konu beni seçti” diyorsun. Nasıl oldu bu?
Sanki bir mıknatıs gibi beni içine çekti. Ermeni meselesi bir tabuydu, korkuluyordu, yasaktı. Konuşulması bile suçtu sanki. Nerede bir yasak görürsem, bir şey beni ona doğru çekiyor. Bu konuda da böyle oldu, beni içine çekti sanki, büyüledi. Ben o hadiselerin hiçbirini yaşamadım, Ermeni değilim, Kürt değilim, Türkiye’ye göre bir azınlığa mensup değilim. Ama “ötekilerle” özdeşleşmek galiba doğamda var.
■ Seni büyüten Alman toplumu, Yahudi soykırımını yapmış bir toplum. Senin ülken olan Türkiye’nin başından da Ermeni felaketi geçmiş. İki toplumu karşılaştırdığın zaman, bu meselelere bakış açılarında bir farklılık görüyor musun?
“Alman toplumu, daha akıllı, daha cesur, daha empati kurabilen bir toplumdur” diyemeyiz. Nedenlerini tarihte aramak gerekir. Almanya İkinci Dünya Savaşı’nda yenildi, Alman toplumu yenilmiş, işgale uğramış bir toplum. Ve dünya Almanya’yı zorla “holokostla” yüzleşmeye itti. Nürenberg duruşmalarıyla başladı her şey. 1950’lerde Almanya’da “holokost” hiç konuşulmazdı, öyle bir şey yaşanmamış gibiydi, inkâr vardı. 1950’lerde çekilen Alman filmlerine bakın, yaşadıkları şeylerden eser bile yoktur, sadece ağaçlar, ormanlar, dağlar falan vardır.
■ İnkâr mı ediyorlar, yoksa yok mu sayıyorlar?
Yok sayma var. Üzerine konuşmuyorlar ve böyle bir şey olmamış gibi davranıyorlar.
■ Bu, orada neye yol açtı, bizde neye yol açtı?
Çünkü bizde de konuşulmuyordu bazı şeyler... Konuşmama hali 1968’e kadar sürdü ve Alman hükümetlerini hep sağa itti. Nazi kalıntıları hortladı. Helmut Schmidt’in Nazi geçmişi varmış meğer, Günter Grass’ın Nazi geçmişi de sonradan ortaya çıktı. 68 kuşağı holokost’u kabul ederek geçmişle yüzleşmenin yolunu açtı. Bu, Almanya için bir devrimdi. Böylece daha olgun bir toplum çıktı ortaya.
‘ATATÜRK, MESELENİN VAHAMETİNİ BİLİYORDU’
■ Bizde durum nasıl oldu?
Birinci Dünya Savaşı’nda yenildik. Atatürk çıktı sahneye ve yenilgiyi bir zafere çevirdi. 1919’da Ermeni faciasından dolayı davalar açılmıştı. Yargılamalar yapılıyordu. Faillerin büyük bir kısmı ceza aldı, Malta’ya sürgüne gidenler oldu. Eğer Atatürk devreye girmeseydi, bana göre bu yargılamalar daha da şiddetlenerek devam ederdi. O sırada geçmişimizle yüzleşme imkânımız doğabilirdi ama Cumhuriyet bunu durdurdu. Alman hükümeti 1945’te yeniden yapılanma dönemine girdiğinde eski Nazilerle nasıl çalışmak zorunda kaldıysa, (çünkü işin ehli hiçbir kadro yoktu ellerinde) Atatürk de, yeni Cumhuriyet’i kurarken eski ittihatçı kadrolarla çalışmak zorunda kaldı. Yoksa Atatürk de Ermeni meselesinin ne kadar vahim bir şey olduğunu biliyordu.
‘Artık geri adım atılamaz’
■ 70 yıldır devlet Ermenilerden her bahsettiğinde “sözde” kelimesini kullandı. Ancak yakın bir zamanda, Recep Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı seçilmeden hemen önce “Ermenilerin taziyesini paylaştıklarını” söyledi. O metni gördün mü?
Evet okudum.
■ Nasıl buldun?
Tarihi bir metin olarak gördüm. Bu metinden sonra geri adım atılmayacağını düşündüm. Bu adımın siyasi bir nedeni vardır mutlaka. Mesela Batı’yı kaybetmek istememe kaygısı olabilir örneğin.
■ Olumlu bir şey mi?
Şöyle cevap vereyim. Benim annem babam bu filmi yapmaya soyunduğumda kaygılandı. Biliyorsunuz babam MHP’li falan... Böyle bir işe yeltendim diye başta üzüldüler. Erdoğan’ın sözünü ettiğin laflarını duyunca o zaman onlar da sakinleşti. Bu sözlerin en azından benim ailem üzerinde olumlu bir etkisi oldu.
‘2015’te ‘soykırım’ kelimesi kullanılmaz, çünkü seçim öncesindeyiz’
■ 2015 Ermeni faciasının 100. yılı olacak. Sen de bu yılı “korkuyu beklediğimiz bir yıl” olarak görüyor musun?
Hayır, görmüyorum. 2015’te değişen pek bir şey olmayacak. Seçim yılı ve bu yıl kimse “soykırımı” kabul etmez, ne olacaksa sonra olacak. Aslında böyle bir şeyin devlet tarafından kabul edilmesi pek önemli değil. Çünkü “soykırım” sadece bir kelime, “ağaç” gibi... Ağaç dersin ama bu sadece ağaç demek değil, ağzımızdan çıkan bir ses aynı zamanda. Bu acıyı anlamak için, toplumun onu analiz etmesi lazım, bilmesi, yüzleşmesi lazım. Bence bir yüzleşme, bir kabullenme olacaksa, bu devletten topluma değil, toplumdan devlete doğru olacak. Bu işe ilk el atan ben değilim. Hrant Dink’in mirasından kalan bir filmdir bu, bir sürü Türk aydını, başta Hasan Cemal, Orhan Pamuk, Elif Şafak olmak üzere benim önümü açtılar. Onlar mayınlı alanda yürüdüler, bana yol açıldı.
‘IŞİD, Ortadoğu’ya I. Dünya Savaşı’ndan kalan bir leş...’
■ Filminin geçtiği mekânlarda, yani Deyrizor, Resuleyn ve Halep’te şimdi IŞİD kafa kesiyor. Senin filminde de benzer bir kafa kesme sahnesi var. Yüzyıl önce olanların bugün benzer bir biçimde hortlamış olmasını nasıl yorumluyorsun?
Bu yaşanmış travmaların iyileşmediğini ispatlıyor o coğrafyada. Birinci Dünya Savaşı’nda Belçika ile Almanya birbirine girdi; hem de çok sert girdiler. Ama bugün Belçika, Almanya ve Fransa soy çatışmasını çözdüler, travmalarıyla yüzleştiler. IŞİD’e bakarsak; sanırım hikâyelerimizi yeterince paylaşamadık. IŞİD, Ortadoğu coğrafyasına Birinci Dünya Savaşı’ndan kalan bir ceset, bir leş... Osmanlı yenildi, Batı geldi, İngiltere, Fransa falan oraları böldüler, paylaştılar, çünkü petrol vardı. Belli bir süreden sonra geri çekildiler ama oraları öylece darmadağınık bıraktılar. Ardından Saddam gibi diktatörler çöktü o enkazın üzerine. Onlar gidince de enkazın altından cesetler hortlamaya başladı. Yüzyıllık hortlaklar... O yüzden benim filmim aslında geçmişten değil, bugünden bahseden bir filmdir.
‘Batı, Türkiye’yi eleştireni baş tacı eder’ fikri bu filmle iflas etti
■ “Ermenilerin yanında durup Türkiye’yi eleştirdiğin zaman, Batı tarafından baş tacı edilirsin” diye yaygın bir anlayış var. Bu durumda senin filmini öpüp başlarına koymaları gerekiyordu. Oysa filmin Avrupa’da hiç de övgüyle karşılanmadı. Bu bir çelişki mi?
Demek ki bu tez doğru değilmiş. Çünkü Batı, filmimi tam anlamıyla topa tuttu. “Türkiye’yi eleştirirsen otomatik olarak Batı seni baş tacı eder” fikri bu filmle iflas etmiştir. Demek ki böyle bir şey yokmuş. Bu durum da burada bazılarını şaşırtıyor. “The Cut”, kötü bir film olmadığı halde bu böyle... Dürüst bir film, bir kuvveti var.
■ Kahramanının ses tellerini keserek, sessizliğe büründürüyorsun. Yani “sükûta” mahkûm ediyorsun. Bunu niye yaptın?
Ermeni seyirciler, bunu “Bu bizim suskunluğumuzun sembolü” diye anlıyorlar, “Bizi yüz sene susturdular” diyorlar.
■ Öyle mi gerçekten?
Hayır, o amaçla yazmadım onu. Türkiye’deki fikir özgürlüğüne bir gönderme şeklinde kurguladım. Bu konu ülkemizde tabuydu, konuşamıyorduk. Konuştuğumuz zaman başımıza belalar geliyordu. Sesimiz kısılıyordu. O nedenle yazdım o sahneyi.