Muhtaç olduğumuz kudret!
Her daim mezkur meselemizin halli için oluşturulan Akil İnsanlar Heyeti’nin çalışmaları sırasında yolumuz Maraş’a düşmüştü. Çözüm karşıtları şehre gelişimizden hazzetmemişti. Şehirde ağır bir provokasyon havası vardı.
Salona girdiğimizde içerisi gerilmiş yay gibiydi. Bıraksan kopacak... Her birimiz teker teker söz alırken, içerideki bütün o gürültüyü, bir konserin ortasında patlayan bir tabanca gibi, yaşlı bir kadının gür sesi bastırdı. Ayaktaydı. Elindeki; her tarafı zarar görmüş, eskimiş, hasar görmüş nüfus cüzdanını bize doğru sallayıp bir şeyler anlatıyordu. Sustuk, kulak verdik sesine:
Oğlu yirmi yıl önce Hakkâri’de şehit düşmüştü. Tezkeresine çok az bir zaman varken hem de... Tek çocuğuymuş. Mayına basmış çocuk, paramparça olmuş... Çocuktan geriye patlamanın şiddetiyle hasar görmüş o nüfus cüzdanı kalmıştı. Onu hiç yanından ayırmıyormuş. Şimdi o uzun tiradın hiçbir kelimesi aklımda kalmadı ama nüfus cüzdanı hiçbir zaman gözümün önünden gitmiyor. Oğlunu ufaltmış, ufaltmış bir eski püskü nüfus cüzdanına dönüştürüp kalbinin üstünde bir muska gibi taşımaya başlamış tam yirmi yıldan beri...
Oğlunun katillerine af getireceğimizi sanıyordu. Konuşma sırası bana geldiğinde o anneye sadece tek bir şey söyledim:
”Yirmi yıldan beri çektiğin acının aynısını başka bir anne çeksin ister misin anacığım?”
Artık neresine dokunduysam, oğlunun nüfus cüzdanını tekrar kalbine götürdü ve daha kanatıcı bir şey söyledi. Bu kez sesindeki öfke, yerini birazcık merhamete bırakmıştı sanki:
”Yirmi yıldan beri pencerem açık uyuyorum. Hiç derin bir uyku uyumadım. Tam dalıyorum, aniden uyanıp açık duran pencereye bakıyorum. Sanki oğlum pencereden girecek, gelip anacığına sarılacakmış gibi...”
*
Sıra salondakilerle bire bir konuşmaya gelmişti. Dokuz kişinin oturduğu bir yuvarlak masaya doğru yürüdüm. Herkesin elini sıktım. Gençten, ağlamaktan gözleri şişmiş, yüzünde derin bir kuyu taşıyan başörtülü kadına uzattım elimi, elimi sıkmadı. Hayır inancının gereği değildi. Ben ”teröristleri topluma kazandırmakla” görevli biriydim, dolayısıyla kocasının kanı henüz yerdeyken bu işe soyunmuş birisinin elini sıkmak, kocasının hatırasına ihanetmiş gibi gelmişti ona.
Yanına oturdum. Yanındaki adam anlattı hikâyesini, belli ki onun anlatmaya mecali yoktu.
Altı ay önce, yani ”barış sürecinin” başladığını Başbakan Erdoğan açıklamadan birkaç gün önce polis olan eşi Mardin’de öldürülmüştü. Bir buçuk yaşında erkek bir çocukla yapayalnız kalmıştı. Kocasının ölümünden sonra oğlunu alıp buraya, baba evine gelmişti. Henüz yirmili yaşlarındaydı. Şimdi omuzlarında gencecik yaşta dul kalmanın ağırlığı, kucağında babasız büyüyecek bir sabi, önünde katlanılması imkânsız, uçurumlarla dolu bir hayat vardı. Bütün bunlarla nasıl baş edecekti?
Biraz daha yaklaştırdım sandalyemi ona, dedim ki:
“Bak bacım, eğer barış süreci senin kocanın şehit edilmesinden bir gün önce başlamış olsaydı, şu anda kocan yaşıyordu. Ama kader diyelim, eşinin vurulmasından altı ay sonra başladı. Kocan son şehittir, inşallah hep son şehit olarak kalacak... Düşünsene, eğer bu süreç başlamamış olsaydı, şimdi senin gibi kaç genç kadın dul, oğlun gibi kaç çocuk babasız kalırdı.”
Demin yaşlı kadına söylediğim soruyu ona da sordum:
”Şu anda çektiğin acıyı başka bir kadının çekmesini ister misin?”
Soruma cevap vermedi, bana yaklaştı, başını omzuma koyup hüngür hüngür ağlamaya başladı. Ben de tutamadım kendimi, ağladım, masadaki diğer sekiz kişi de eşlik etti bize...
O sırada şunu fark ettim. Biz on kişiydik. Onumuz da farklı mesleklerden, farklı fikirlere sahip insanlardık. Ama gözyaşlarımız aynı acı için akmaya başlamıştı. Aynı anda fikirlerimizi, tutumlarımızı, inançlarımızı bir kenara bırakmış, ortak bir acıyla ortak gözyaşı döküyorduk.
O anda muhtaç olduğumuz kudretin ortak gözyaşlarımızda mevcut olduğunu anladım.
Barışa olan inancım daha da büyüdü.
Bugünlerde yine gözyaşlarını dökmeye başladı analar evlatlarının ardından, bense barışa olan inancımı hiç kaybetmedim...
Siz de kaybetmeyin n’olur!