Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Peyami Safa’nın “Fatih-Harbiye” romanı yayınlandığında cumhuriyet henüz 8 yaşındaydı. 1930’lu yılların başıydı. “Yeni bir ulus” yaratmak ve bu “yeni ulusa” yeni bir “genesis” aramakla meşguldü “ulustan önce var olan” devletimiz. Peş peşe gelecek olan zamana yayılmış “devrimlerin” her biri yeni bir “çığır” açıyordu insanların hayatında. Her değişim, değişimi destekleyenler ile geleneği muhafaza etmek isteyenler arasında derin uçurumlar yaratıyordu.

        Romanın müellifi Peyami Bey’e göre “cumhuriyet bir kültürel yarık” üzerine yükseliyordu. Yazarın derdi, Nurdan Gürbilek’in “Sessizin Payı” kitabından aktardığına göre, “Yeni kurulan cumhuriyeti bir tramvay hattıyla birbirine bağlanmış ‘iki ayrı kıta, iki ayrı hayat anlayışı, iki ayrı metafizik’ üzerinden okumaktı”. İki ayrı semti, iki ayrı dünyayı anlattı Safa romanında... Modern, seküler ve asri olanı temsil eden Harbiye ile fakirliği, geleneklere bağlılığı ve dindarlığı temsil eden Fatih... Gürbilek’e göre Safa’nın sözlüğünde Fatih ud, Harbiye kemandır. Fatih ezan, Harbiye balodur. Fatih saz peşrevi, Harbiye cazdır. Fatih ahşap, Harbiye taştır. Fatih hacı yağı kokusu, Harbiye parfümdür... (Bugün ‘Harbiye’nin yerine ‘Cihangir’i koymak lazım aslında.)

        Birbirine değmeyen iki ayrı kutuptan bahsediyordu yani...

        Demek ki “kutuplaşma” bugünün meselesi değil, ta o zamandan bugüne gelen neredeyse ezeli bir mesele... Peyami Safa da bu meseleye kalemini batırmış belki de ilk romancı... Zaten Peyami Bey, “kutuplaşma dramının” yazarı olarak da görüyor kendini. “Kültürel zıtlıklar” bir yazar olarak onun asıl meselesiydi. Ona göre “Doğu-Batı kutuplaşması” veya “çatışması”, “Türk ruhunun en büyük işkencesidir”.

        Yani anlayacağınız bu “işkence” bugün Recep Tayyip Erdoğan’la ortaya çıkmış bir “işkence” falan değil. Safa’nın romanında anlattığı demlerde bu mesele daha çok “kültürel zıtlıklar” üzerinden yürüyordu. Devlet henüz tam anlamıyla hayatın bütün alanlarına nüfuz ederek “yeni bir kimlik ve yeni bir hayat biçimi” empoze etmemişti hepimize.

        Ne zamanki “eski devlet”, “yeni ulus” yaratma projesinin son evresine geldiğine kanaat getirdi, artık o noktadan itibaren Safa’nın romanında bahsettiği “kültürel zıtlıkların” yanına bir de “devletin yarattığı” yeni “ulus kimliğinin sancısı” gelip oturdu. Bu “kimliği” koşulsuz kabul edenler “makbul vatandaş”, etmeyenler ise yıllar sonra askerler tarafından verilen bir “muhtıra” metninde yer aldığı ifadeyle “sözde vatandaş” oldu.

        “Sözde vatandaşlar” Kürtlerdi, Müslümanlardı, Alevilerdi, komünistlerdi... (Ekalliyetleri saymıyorum bile.) “Ötekileştirilmiş” olan bu kesimlerin her birisinin bir “kulpu” vardı. “Kürt ne anlardı bisikletten, gider kaymakama çarpar”dı. Aleviler her fırsatta gidip “mum söndürürler” di. Müslümanlar zaten “hacı yağı kokan” “takunyalar”dı. Komünist evine gittiğinde, vestiyerde bir başkasının şapkasının asılı olduğunu görürse, içeri girmiyordu.

        Bunların tümü çok uzun yıllar boyunca horlandılar, hapis yattılar, sürgünlere gönderildiler, hatta onlar içinde örneğin Kürtler için uygun görülen en muteber yer, bir “Türk’ün evinde hizmetçi” olmaktı.

        Peyami Bey’in romanından 70 yıl sonra kendilerine biçilen “hayat tarzını” benimsemedikleri için her dönemde horlanmış, “ülkenin sahici değerlerini, yerli halkını, gelenek ve inançlarına bağlı milleti temsil ettiğini söyleyen” bir kadro, Erdoğan önderliğinde iktidara geldi. Gelir gelmez de devletin herkesi tek tipleştirip koyduğu torbanın ağzını açtı. Kürt, Kürt olduğunu, Alevi Alevi olduğunu, komünist komünist olduğunu, Müslüman Müslüman olduğunu haykırmaya başladı.

        Artık “sınıfsız, imtiyazsız kaynaşmış bir kitleyiz”, “hepimiz Türk’üz” gibi klişeler “bizi” anlatmada yetersiz kaldı. 85 yıllık “tekçi” zihniyet “tekledi”, bu “fikirle” onca yıl “idare etmiş olan” anlayış da, ortaya çıkan bu “çoğulluğun” yerini tutacak bir kavram bulup koyamadı. Bu yeni durumu AK Parti kendince, “milli olmak” ve “yerli olmak” gibi kavramlarla açıklamaya çalışıyor. Muhalifleri ise “Erdoğan karşıtı” olmayı yeterli görüyor, hatta bu “karşıtlık” onları “birleştiren” yegâne “ortak nokta” halini aldı bile. Buna da kendilerince “kutuplaşma” deyip işin içinden çıkmaya çalışıyorlar.

        Aslında meselemiz “kutuplaşmış” olmamız değil, meselemiz “çoğulluğumuzun” farkına varmış olmamızdır.

        “Çokluk” içinde “birlik” fikrinde anlaşırsak eğer, ortada “kutup” “mutup” kalmaz.

        Tasalanmayın!

        PEYAMİ Safa’nın

        “Fatih-Harbiye” romanı

        yayınlandığında cumhuriyet

        henüz 8 yaşındaydı. 1930’lu

        yılların başıydı. “Yeni bir ulus”

        yaratmak ve bu “yeni ulusa”

        yeni bir “genesis” aramakla

        meşguldü “ulustan önce var

        olan” devletimiz. Peş peşe

        gelecek olan zamana yayılmış

        “devrimlerin” her biri yeni

        bir “çığır” açıyordu insanların

        hayatında. Her değişim, değişimi

        destekleyenler ile geleneği muhafaza

        etmek isteyenler arasında

        derin uçurumlar yaratıyordu.

        Romanın müellifi Peyami

        Bey’e göre “cumhuriyet bir kültürel

        yarık” üzerine yükseliyordu.

        Yazarın derdi, Nurdan Gürbilek’in

        “Sessizin Payı” kitabından

        aktardığına göre, “Yeni kurulan

        cumhuriyeti bir tramvay hattıyla

        birbirine bağlanmış ‘iki ayrı kıta,

        iki ayrı hayat anlayışı, iki ayrı

        metafizik’ üzerinden okumaktı”.

        İki ayrı semti, iki ayrı dünyayı

        anlattı Safa romanında... Modern,

        seküler ve asri olanı temsil eden

        Harbiye ile fakirliği, geleneklere

        bağlılığı ve dindarlığı temsil eden

        Fatih... Gürbilek’e göre Safa’nın

        sözlüğünde Fatih ud, Harbiye

        kemandır. Fatih ezan, Harbiye

        balodur. Fatih saz peşrevi, Harbiye

        cazdır. Fatih ahşap, Harbiye

        taştır. Fatih hacı yağı kokusu,

        Harbiye parfümdür... (Bugün

        ‘Harbiye’nin yerine ‘Cihangir’i

        koymak lazım aslında.)

        Birbirine değmeyen iki ayrı

        kutuptan bahsediyordu yani...

        Demek ki “kutuplaşma” bugünün

        meselesi değil, ta o zamandan

        bugüne gelen neredeyse

        ezeli bir mesele... Peyami Safa da

        bu meseleye kalemini batırmış

        belki de ilk romancı... Zaten

        Peyami Bey, “kutuplaşma dramının”

        yazarı olarak da görüyor

        kendini. “Kültürel zıtlıklar” bir

        yazar olarak onun asıl meselesiydi.

        Ona göre “Doğu-Batı kutuplaşması”

        veya “çatışması”, “Türk

        ruhunun en büyük işkencesidir”.

        Yani anlayacağınız bu

        “işkence” bugün Recep Tayyip

        Erdoğan’la ortaya çıkmış bir

        “işkence” falan değil. Safa’nın

        romanında anlattığı demlerde bu

        mesele daha çok “kültürel zıtlıklar”

        üzerinden yürüyordu. Devlet

        henüz tam anlamıyla hayatın

        bütün alanlarına nüfuz ederek

        “yeni bir kimlik ve yeni bir

        hayat biçimi” empoze etmemişti

        hepimize.

        Ne zamanki “eski devlet”,

        “yeni ulus” yaratma projesinin

        son evresine geldiğine kanaat

        getirdi, artık o noktadan itibaren

        Safa’nın romanında bahsettiği

        “kültürel zıtlıkların” yanına bir

        de “devletin yarattığı” yeni “ulus

        kimliğinin sancısı” gelip oturdu.

        Bu “kimliği” koşulsuz kabul

        edenler “makbul vatandaş”,

        etmeyenler ise yıllar sonra askerler

        tarafından verilen bir “muhtıra”

        metninde yer aldığı ifadeyle

        “sözde vatandaş” oldu.

        “Sözde vatandaşlar” Kürtlerdi,

        Müslümanlardı, Alevilerdi,

        komünistlerdi... (Ekalliyetleri

        saymıyorum bile.) “Ötekileştirilmiş”

        olan bu kesimlerin her

        birisinin bir “kulpu” vardı. “Kürt

        ne anlardı bisikletten, gider

        kaymakama çarpar”dı. Aleviler

        her fırsatta gidip “mum söndürürler”

        di. Müslümanlar zaten “hacı

        yağı kokan” “takunyalar”dı.

        Komünist evine gittiğinde, vestiyerde

        bir başkasının şapkasının

        asılı olduğunu görürse, içeri

        girmiyordu.

        Bunların tümü çok uzun

        yıllar boyunca horlandılar,

        hapis yattılar, sürgünlere gönderildiler,

        hatta onlar içinde

        örneğin Kürtler için uygun

        görülen en muteber yer, bir

        “Türk’ün evinde hizmetçi”

        olmaktı.

        Peyami Bey’in romanından

        70 yıl sonra kendilerine biçilen

        “hayat tarzını” benimsemedikleri

        için her dönemde horlanmış,

        “ülkenin sahici değerlerini, yerli

        halkını, gelenek ve inançlarına

        bağlı milleti temsil ettiğini söyleyen”

        bir kadro, Erdoğan önderliğinde

        iktidara geldi. Gelir gelmez

        de devletin herkesi tek tipleştirip

        koyduğu torbanın ağzını açtı.

        Kürt, Kürt olduğunu, Alevi Alevi

        olduğunu, komünist komünist

        olduğunu, Müslüman Müslüman

        olduğunu haykırmaya başladı.

        Artık “sınıfsız, imtiyazsız

        kaynaşmış bir kitleyiz”, “hepimiz

        Türk’üz” gibi klişeler “bizi”

        anlatmada yetersiz kaldı. 85 yıllık

        “tekçi” zihniyet “tekledi”, bu

        “fikirle” onca yıl “idare etmiş

        olan” anlayış da, ortaya çıkan bu

        “çoğulluğun” yerini tutacak bir

        kavram bulup koyamadı. Bu yeni

        durumu AK Parti kendince, “milli

        olmak” ve “yerli olmak” gibi

        kavramlarla açıklamaya çalışıyor.

        Muhalifleri ise “Erdoğan karşıtı”

        olmayı yeterli görüyor, hatta bu

        “karşıtlık” onları “birleştiren”

        yegâne “ortak nokta” halini

        aldı bile. Buna da kendilerince

        “kutuplaşma” deyip işin içinden

        çıkmaya çalışıyorlar.

        Aslında meselemiz “kutuplaşmış”

        olmamız değil, meselemiz

        “çoğulluğumuzun” farkına

        varmış olmamızdır.

        “Çokluk” içinde “birlik”

        fikrinde anlaşırsak eğer, ortada

        “kutup” “mutup” kalmaz.

        Tasalanmayın!

        Diğer Yazılar