Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Evde yalnızdım. TRT Müzik kanalı açıktı. Sırtım televizyona dönük, çalışıyordum. Bir anda, sanki çok, ama çok uzun bir zamandan beri duymadığım, çok tanıdık bir ses çalındı kulağıma. Biri bana sesleniyormuş gibi... Gayri ihtiyari geri döndüm, o kendine özgü, renkli kıyafetler içinde, boynunda kravatı, taralı saçlarıyla, çok genç bir İbrahim Tatlıses tam karşımdaydı.

        Sahnenin kenarına tünemiş, elindeki mikrofonu titrete titrete çok uzun bir havanın rüzgârına kaptırmıştı kendini: “Tükendi nakti ömrüm...”

        Her şeyi bıraktım. Okumakta olduğum Türkiye’nin 50’li yıllarını anlatan kitabı, önümde açık duran bilgisayarı, tam o sırada çalan telefonu boş verdim. Sesin yarattığı tül gibi bir hafiflik içinde, mıh gibi yere çakılmış zamanın derinliklerine daldım. Evet hayat, çoktan fark atmıştı zamana, çaresizdim...

        Ve bir anda İbrahim Tatlıses’in sesini ne kadar özlediğimi anladım.

        Sesi hayatımızdan eksildiği günden bugüne, ne kadar zaman geçti bilmiyorum, ama bildiğim bir şey var; bazı insanların sesleri hayatımızın fon müziğidir, yaşadıkça hep arkada çalmaya devam eder. Vakti zamanında Ahmet Kaya’da böyle olmuştu bana, bütün “kanayan zamanlarıma” eşlik etmişti sesi, öldükten sonra yokluğuna alışmak bir hayli zor oldu. Şimdi aynı duyguyu İbrahim Tatlıses’le yaşıyorum, ama şükür ki İbo, Allah gecinden versin yaşıyor.

        Yaşıyor ama bize türkü, şarkı söyleyemiyor artık. İbo sustu, arada bir “sosyal medya”da görünüyormuş, takip etmiyorum, haberler duyuyorum sağda solda. Memlekete, acılarımıza dair bir şeyler söylüyor, Instagram’da eski arkadaşlarını arıyor, Twitter’da bir şeyler yazıyor.

        Ne yazarsa yazsın İbo, dünyaya “söylesin” diye gönderilmiş özel bir kişiydi. Seçilmişti. Sadece ama sadece bize türkü, şarkı söylesin diye geldi, o kadar uzun yıllar boyunca söyledi ki... Söyledikçe açıldı, açıldıkça sesi güzelleşti, yaşlandıkça sesi zamana kafa tuttu, onun ötesine geçti.

        “Söyle” demişti ona Rabbim, “Daha çok söyle”... Söyledi ama söylediği kadar da “üstüne vazife olmayan” işlere kalkıştı. Misal, vakti zamanında “Atatürk ile Hitler’i birbirine karıştıran” bir şeyler söylemişti de cümle ulusalcı tayfa bir hışımla üzerine yürümüştü, o da kadranında Atatürk resmi olan bir saatle basın toplantısına çıkıp kendini savunmuştu. Ben de “İbo konuşmasın, şarkı söylesin” diye bir yazı yazmıştım da, aynı yazıdaki fikrimi televizyonda dillendirmiştim de, İbo canlı yayında benim bulunduğum programa bağlanmıştı da, bana “ayar” vermişti, ben de söylediğimde ısrar etmiş, ille de türkü, şarkı söylemesini rica etmiştim ondan.

        Ama o kimseyi dinlemedi. Yaptığı işin ne kadar önemli bir iş olduğunu bildiği halde sanki “söylemek” yetmedi ona, o kadar tuhaf işlere girdi ki, otobüs işletmeciliği, gömlek ticareti, parfümcülük, otelcilik, kebapçılık, radyoculuk, televizyonculuk... Daha aklınıza gelmeyecek bir yığın iş... Lakin girdiği hiçbir işte, şarkı, türkü söylerken yakaladığı başarıyı yakalayamadı. Çünkü onun işi oydu ve onun dışında hiçbir iş bilmiyordu aslında. Ama vahim olan, o işleri bilmediğini bilmemesiydi. İşlerini “büyütünce” de etrafı kalabalıklaştı. Kalabalıklaştıkça da onlara “ekmek” vermek için daha çok “büyümenin” yollarına baktı. Bu durum da onu bilmediği bir alana soktu.

        Orası “belalı” ama aynı zamanda “havalı” bir yerdi.

        Yoksulluktan gelip star mertebesine ulaşanlar çokça “havayı” severler. “Havanın” bedeli olan “belayla” baş etmenin, yoksullukla baş etmekten zor olduğunu anladıklarında ise her şey için çok geçtir artık.

        İbo da bu “geç kalmışlığın” bedelini yaşadı bence!

        O yüzden kara bir gecede, sinsi bir yılan gibi sokuldu yakınına bela. Uğursuz bir silahtan çıkan bir kurşun gelip ta sesinin ortasından vurdu.

        O ağır yaralandı.

        Sesi ise... sesi ise... söylemeye dilim varmıyor ama sadece şunu söyleyebilirim gönül rahatlığıyla:

        O uğursuz geceden sonra hiç kimse, bir daha “Tükendi nakti ömrüm”ü onun gibi söyleyemedi.

        “Sanırım derdimi lokmana gösterdim, dedi eyvah, bu derdinden öle, bir çare, hakiki bir ilah kaldı.”

        İbo sesinden vurulalı beri, hoyratların, bozlakların, eski zaman türkülerinin gülistanında bütün “güller simsiyah kaldı”.

        Haydi, tekrar söyle İbo!

        Diğer Yazılar