Çalınan zafer!
Doğan Cüceloğlu alanının en iyilerindendir. İletişim psikolojisi uzmanıdır. Onlarca kitabı, yüzlerce makalesi var. Dur durak bilmiyor, oradan oraya koşturuyor, gelişim üzerine seminerler veriyor.
Anlattığı gibi yazıyor, yazdığı gibi anlatıyor. Bir meddah gibi, dinleyicileri de katıyor anlattıklarına.
Anlattığı şeylerin hepsi başından mı geçmiş, kendi hayatından mı alınma, dinlerken zaman zaman kuşkuya düşüyor insan ama olsun. Derdi, meselesini başkasına aktarmak. O yüzden de mesellere başvuruyor, araya anekdotlar sokup hikâyeler karıştırıyor, öyle tatlı, öyle ağzından bal damlar bir edayla anlatıyor ki, ister istemez en karmaşık şeyleri bile hap gibi yutuyorsunuz.
Ben televizyon programları dışında bir kere canlı dinledim onu.
Çocuklarımın okuduğu okulda, “çocuk-ebeveyn ilişkisi” üzerine verdiği bir seminerde.
O seminerde bir hikâye anlattı, mutlaka kitaplarında vardır, ama ben o günden bugüne bir punduna getirsem de, bir de ben anlatsam diye kıvrandım durdum.
Kısmet bugüneymiş.
*
Amerika’da “bilişsel psikoloji” üzerine doktora yaparken, günün birinde çok ünlü bir psikolog olan (adını da söyledi ama aklımda kalmamış) hocalarından birisinin yanına gitmek istemiş.
Varmış hocanın kapısına, çalmış kapıyı, girmiş içeri.
Hoca büyükçe bir odada, bir berjer koltuğa oturmuş, arkasında bir okuma lambası yanıyor, ayaklarını uzatmış bir pufa, elinde bir kitap var, içeri birisi mi girdi, umurunda değil.
Hocanın tam karşısında da bir kanepe var. Kanepenin ayaklarının dibinde de henüz bir yaşına basmamış küçük bir çocuk, kanepeyle savaş halinde...
Kapıyı kapatmış öğrenci; hocasının, gelişinden haberi var ama bana mısın demiyor. Beklemeye başlamış. Bakalım hoca ne zaman konuşacak kendisiyle?
Öyle beklerken bir yandan da göz ucuyla çocuğa bakıyor. Çocuk kanepenin önünde ha bire debeleniyor. Tutunuyor kanepeye ayağa kalkıyor, tırnaklarını bir yere geçiriyor, ıkınıyor, yükselmeye çalışıyor, bir türlü kanepeye çıkamıyor; tam çıktım derken küt diye yere yuvarlanıyor.
Öğrenci Türkiye’den gitmiş. Çocuğun debelenmesini gördükçe, kısa bir süreliğine hocasını unutup çocuğa veriyor dikkatini. Çocuk kanepeden düştükçe, sanki kendisi düşüyormuş gibi oluyor; yazık değil mi bu sabiye?
Arada bir de hocasına bakıyor, hoca hiç oralı değil; ne onu, ne çocuğu görüyor sanki, kitabını okumaya devam ediyor.
Hocayı bırakıp tekrar çocuğa bakıyor.
Bu kaçıncı denemedir? Bu kaçıncı düşüştür? Her defasında büyük bir başarısızlık, büyük bir hezimet ama çocuğun hiç de pes etmeye niyeti yok.
Sanki hiç o kanepeden düşmemiş gibi, her düşüşün ardından tekrar aynı denemeye sil baştan girişiyor.
Bir ara, artık yufka Türk yüreği bu seyirlik oyuna daha fazla dayanamayan ve küçük bir çocuğa yardımım olsun da onu bu zahmetli çabadan kurtarayım diye düşünen öğrenci, hocanın oradaki varlığını hiçe sayarak hızlı adımlarla çocuğa doğru yürüyor. Çocuğu koltuk altlarından tutup kanepeye oturtuyor.
Oh be!
Sonra da gerisin geri yerine geçip yerinde beklemeye başlıyor.
Yardımsever Türk öğrencisinin bu davranışını gören hoca, elindeki kitabı bir yere bırakıyor, okuma gözlüklerini çıkarıyor ve öğrencisine sert bir sesle:
“Sen ne yaptın?” diye soruyor.
“Hiç, çocuğu kanepeye koydum.”
“Ben onu kanepeye koymayı bilmiyor muydum?”
“Ne bileyim, onu öyle görünce...” gibi bir şeyler geveliyor.
Profesör bu kez öğrencisine, hayatının en önemli dersini veriyor:
“Ben kitap okurken, bir yandan da gözüm ondaydı. Ne yaptığının farkındaydım. Ona bilerek müdahale etmedim. Düşe kalka o kanepeye tırmanmayı öğrenmesini bekledim. Ama sen ne yaptın?”
“Ben ne yaptım?”
“İyilik yapayım derken, dünyanın en büyük kötülüğünü yaptın ona.”
“Niye ki?”
“Çünkü kendisi çıkabilseydi o kanepeye, oraya çıkmayı öğrendiği için büyük bir zafer kazanacak, sonra dönüp babasına bakacaktı. Ben de baş parmağımı ona gösterip zaferini kutlayacaktım. Ama sen onun bu sevincini elinden aldın. Zaferini çaldın!”
*
Şimdi düşünün hele.
Zaferinizi kaç defa çaldılar acaba sizden?
Ne dediniz?