Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Çoğu durumda haklı olsa da engin bilgisini bir kamçı gibi kullanan Murat Bardakçı, bu kez Orhan Pamuk’u aldı karşısına ve onun son romanı “Kırmızı Saçlı Kadın”la ilgili ağır bir yazı yazdı. Böylece Pamuk, “Bizi dünyaya kötü gösterecek” denilerek “ahlak zabıtalarının” önüne atılmış oldu.

        ***

        Bu, Murat Bardakçı’nın Orhan Pamuk’la ilgili ilk yazısı değil. Daha önce de yazarın “Beyaz Kale” romanının “intihal” olduğunu yazmış, koroya başkaları da katılınca Pamuk’tan nefret edenler bir hayli sevinmişti.

        ***

        Onun yazısından sonra “Kırmızı Saçlı Kadın”da roman kahramanının birtakım sözleri Orhan Pamuk’un gerçek görüşleriymiş gibi sunuldu. Böylece roman, bağlamından koparılarak sıradan bir fikir yazısı haline getirildi. Oysa dünyanın hiçbir yerinde bir romancının romanında yazdığı şeyler gerçeklik düzlemine çekilip tartışılmıyor, tartışmaya kalkışanları da zaten kimse ciddiye almıyor. Ama bizde öyle mi? Tam tersine, bir kitap hakkında ortaya atılan bu tür iddialar, her zaman kitabın kendisinden daha çok rağbet görüyor.

        ***

        “Kurmaca”, “üst kurmaca”, “metinlerarasılık” meselesi kuşkusuz edebiyat fakültelerinde, karşılaştırmalı edebiyat bölümlerinde, ciddi eleştirmenler nezdinde çok revaçta olan meselelerdir ama hepsi edebiyatın kendi bağlamı içinde konuşulup değerlendiriliyor, “hayatın gerçeği” üzerinden değil.

        Yani anlayacağınız bir romanda geçen bir pasajı bir başka yazar alıp onu “sanatın gerçeği” üzerinden değil de “hayatın gerçeği” üzerinden tartışmaya, eleştirmeye kalkışırsa, onun için en azından “art niyetli” derler.

        Haşa, bu konuda Bardakçı’yı “cahil” ilan edecek kadar kendimi kaybetmiş değilim ama bu kez işin içinde bir “art niyet” kokusu sezmiyor da değilim.

        Bu eleştiriyi yapanlar ya Pamuk’un romanını sonuna kadar okumamıştır ya da Pamuk’tan “hazzetmiyordur”. Ben, en az benden daha çok edebiyattan anladığına emin olduğum bir “bilgili” adamın, romanı bitirdiğinde mezkûr paragraftaki fikirlerin yazar Orhan Pamuk’a değil de, romanın kahramanına ait olduğunu bildiğini düşünüyorum.

        ***

        Kitabı okudunuz mu bilmem. Adı geçen roman “Batı hikâyeleri ile Doğu anlatılarının” bir nevi karşılaştırılması üzerine kurulu bir romandır. Batı hikâyelerinin birçoğuna kaynaklık eden Oidipus Efsanesi ile Doğu anlatılarının en meşhuru olan Şehname’de geçen Rüstem ile Sührab’ı karşılaştırır Pamuk. Buradan yola çıkarak “baba-oğul”, “birey-otorite” ilişkisini sorgular. Batı’nın ve Doğu’nun bu “ilişkilere” bakış açılarının farklılığını anlatır. Bu arada, “iki arada bir derede kalmış” “bizim” durumumuzu da romanın nirengi noktasına yerleştirir. Kitapta tartışılan sözler de dahil olmak üzere, romanın tekmil metni bize hikâyesini anlatan roman kahramanınındır, Orhan Pamuk’un değil.

        ***

        Peki o “densiz lafları” eden kahraman nasıl biridir dersiniz?

        Babası, bilmeden dedesinin eski sevgilisiyle yatmış, kadından bizim kahramanımız doğmuş. Babasının da bundan haberi yok. Gençliğinde kuyu kazan gariban baba, yıllar sonra zenginleşir, o sırada oğlu çıkar ortaya. Baba oğul, romanın merkezinde yer alan “kuyu”nun başında karşı karşıya gelir, oğul babayı istemeden öldürür, ceset kuyuya düşer.

        ***

        Bütün hikâyeyi, baba katili olan işte bu çocuk anlatıyor bize. Burada yazar Pamuk, bu kahramanın anlattıklarının sadece aktarıcısıdır. Baba katili kahramanın fikirlerini biz “saf ve düşünceli” okura aktarmakla yetiniyor sadece. Romanın nasıl ortaya çıktığını, okurla arasındaki mesafeyi bir kat daha artıran bir “üst kurmaca” tekniğini de kullanarak yapıyor bunu... Güzel güzel edebi oyunlar oynayarak, okurun zekâsıyla alay etmeden, onu her sayfada biraz daha şaşırtarak...

        ***

        Bu romandan sadece 114. sayfadaki o paragrafı alıp üzerine konuşmak, Orhan Pamuk’a son derece haksızlık olur. “Bizi dünyada böyle tanıyacaklar” diye düşünülüyorsa, bu durumda Marquis de Sade, Henry Miller, Nabokov başta olmak üzere, dünya edebiyatının bu ve benzeri yüzlerce dev yazarı, o “tuhaf” hikâyeleri yazarken acaba kendi memleketlerini “dışarıya” nasıl “tanıtmış” oluyorlardı dersiniz? Mesela Pasolini’nin filmlerini seyrettiğimizde bütün İtalya’nın bir “ahlaksızlık” çukurunda debelendiğini, “Lolita”yı okuduğumuzda Nabokov’u Amerika’yı bir “sapıklar ülkesi” olarak göstermek isteyen bir Rus ajanı mı sanıyoruz?

        ***

        Örnekleri çoğaltıp kimsenin zekâsıyla alay etmek haddime düşmez. Ancak, edebiyatta “kurmaca”, “üst kurmaca” gibi edebi meselelere dair birtakım aydınlatıcı şeyler okunmak istenirse, Jale Parla’nın, Yıldız Ecevit’in “yerli” külliyatını tavsiye ederim.

        Tabii ki eğer tek amaç Orhan Pamuk’u “ahlak zabıtalarının” önüne atmak değilse...

        Diğer Yazılar