Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Bu ikinci bir “Kurtuluş Savaşı”dır.

        Terörden Kurtuluş Savaşı...

        Sadece aynı inanca sahip olanların, sadece tek bir görüş etrafında bir araya gelmiş olan tek bir siyasi partinin, sadece memleketi idare eden hükümetin işi değil, hepimizin ortak işidir.

        Hepimiz bu savaşın birer neferiyiz artık!

        Bu savaşı ya hep birlikte kazanacak ya da hep birlikte kazanacağız!

        Artık hiçbir bahanemiz yok.

        Daha önce başardık bunu, şimdi tekrar başarabiliriz.

        Bunun için kalbimizde yeterince iman, bedenimizde o güçlü ruh vardır.

        O ruhun adı “Türkiye’nin ruhu”dur!

        ***

        Bu topraklar üzerinde yaşayan hepimizi birbirimize bağlayan, bizi kardeş kılan, sevgili yapan, bizi kan kardeşi, ahiret kardeşi yapan yegâne şey, ortak kültürümüzdür.

        İnancımız, dilimiz, kimliklerimiz farklı olabilir ama hepimizin “yaşama alışkanlıkları” üç aşağı beş yukarı aynıdır.

        Hepimiz aynı kültürün çocuklarıyız.

        ***

        Rumeli ve Anadolu ahalisi olarak biz, yeryüzünde yaşayan Allah’ın kulları içinde galiba en sevgili olanlarıyız. Rabb’imiz bize öylesine güzel, öylesine birbirinden farklı, muhteşem, albenili, öylesine insanda hayret uyandırıcı şeyler vermiş ki... Hangi kıyafeti giysek, hangi yemeği yesek, hangi oyunu oynasak, hangi el sanatının karşısına geçip hayran hayran seyretsek, şaşar kalırız. Bu büyülü kültürel zenginlik, bu destansı kültürel farklılık tuhaf bir şekilde Anadolu denilen, “Nuh’a beşikler vermiş”, medeniyetin boy verdiği, dünyanın en bereketli topraklarında büyük bir kazanın içine giriyor, orada hemhal oluyor, birbirine karışıyor, hiçbirisi hiçbir renginden, hiçbir biçiminden hiçbir şey kaybetmeden yeniden o karışımın içinden çıkıp ta uzaklarda bir yerden, “Ben buradayım, ben hem o büyük resmin bir parçası, hem de tek başıma bir şeyim” diyerek bizi kendisine hayran bırakıyor.

        ***

        Bizim tarihteki en büyük başarılarımızdan birisi, işte bu çokluğu, bu farklılığı, bu çok renkliliği asırlarca muhafaza etmeyi başarmış olmamızdır. Bunu yaparken atalarımız, hiçbir zaman, hiç kimseyi “ötekileştirmedi”. “Öteki” kelimesine ihtiyaç duyduğunda, onun yerine “başka” kelimesini seçti.

        “Öteki” kötü, “başka” güzeldir çünkü.

        Çünkü aslında aynı dili konuşan, konuşmayan herkes “başka”dır.

        “Başka”nın güzel tarafı, seçenekleri çoğaltmasıdır.

        ***

        Geçmişte bugün olduğu gibi sorunlarımız bu kadar katmerli değildi. İnsanların sahip oldukları farklılıklar, onları onurlandıran, onları değerli kılan şeylerdi.

        İstiklal Savaşı’na da bu “ruhla” girdik zaten. Memleket işgal altındaydı ve “ortak vatan” için ayağa kalkanların hiçbirine bildikleri diller, sahip oldukları farklı inanışlar sorulmadı.

        Yeni bir “ruh” biçimlendirdi onları. Büyük hedef; tehlikede olan memleketini kurtarma, haysiyetine sahip çıkma, inançlarını muhafaza etme ve en önemlisi ortak kültürünü geleceğe taşımaydı...

        Bu yüzden, Anadolu halkı ellerini toprağa dayayıp doğruldu. Bu topyekûn bir kalkışmaydı. Ayağa kalkanlara öncülük yapanların kimi askeri mektepte okumuş, kimi mülkiyeden mezun, kimi de Kürt medreselerinde yetişmişti. Ama hepsini bir araya getiren yegâne şey, ortak bir “ruhtu” ve bu ruhun adı “ortak vatan”dı.

        “1920 ruhu” dediğimiz şey böyle oluştu.

        ***

        İlk Meclis’i dualarla açan kurucu babalarımızın saflarında “şeluşekip”leriyle Kürt beyleri, özgün kıyafetleriyle Laz uşakları, sarıklarıyla Arap seyitleri, deyişleriyle Alevi dedeleri dizildiler.

        Ellerindeki tüfekler kırıktı belki, ama dudaklarında dua, kalplerinde iman vardı.

        “Ya Rabbi, bizi aç üryan bırak ama vatansız bırakma” yakarışlarıyla vardılar işgalcinin üzerine.

        Kimse kimseyi Türkmen, Kürt diye itelemedi, kimse kimsenin Alevi diye ayağına basmadı, kıyafetini horlamadı, kimse kimseyi inancından dolayı aşağılamadı.

        O öyle bir ruhtu ki, onun yapıştırıcı gücü hâlâ bizi bir arada tutuyor.

        O öyle bir ruhtu ki, küçüldükçe büyüyor.

        O öyle bir ruhtu ki, azaldıkça çoğalıyor.

        O öyle bir ruhtu ki bizi biz yapıyor.

        ***

        Sırtında mintanı, ayağında şalvarı olmayan, bir lokma kara tayına hasret bir millet doğrulup topraktan, dağ dağ, ova ova salavat getirdiğinde, o gün bu topraklarda Türk’ün gücü Kürt’ün aklıyla, Arap’ın mahareti Çerkez’in güzelliğiyle, Süryani’nin taş ustalığı Keldani’nin telkâri işçiliğiyle, Alevinin zülfikârı Yezidi’nin “meleké tawus”uyla buluştu; “ortak vatan, tek devlet” şiarı bir bayrak olup Erciyes’in, Ağrı’nın, Cilo’nun, Toroslar’ın başı göğe ermiş doruklarına o gün asıldı.

        Bugün dünyanın neresinden bakarsanız bakın, o yüce dağların doruklarına o gün büyük bir birleştirici güçle asılmış o şiarın yazıldığı pankartı göreceksiniz.

        İşte “Türkiye’nin ruhu” budur.

        ***

        Bir dağ başında, kakalak bir masanın etrafında bir araya gelmiş ve bizi “iç savaşa” davet eden, bütün taraftarlarını toplasan, örgüt ismindeki harfler kadar etmeyen, ölümü kutsayan, mezhepçi, “MLKPKKPTKMMLDKPMKPTKEPLTİKBTHKPCMLSPBDKÖ” terör örgütü bu “ruhu” asla bozamaz.

        Gün, o ruha tıpkı Kurtuluş Savaşı’ndaki gibi, aynı heyecanla sarılma günüdür!

        Onlar, masum halkı bombalarla havaya uçurarak bir “halkı” kurtarmaya çalıştıklarını sansın; cehennem onlar, cennet katlettikleri masumlar için vardır.

        “Türkiye’nin ruhu” mahşer günü bile yakalarını bırakmayacak.

        Bunu böyle bilsinler!

        Diğer Yazılar