'Altıncı Şehir'de!
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın meşhur kitabının izini sürerek uzun bir yolculuğa çıkan, İstanbul, Ankara, Konya, Bursa ve Erzurum’u gezdikten sonra “Tanpınar’ın İzinde Beş Şehir” adlı bir kitap yazmış Arjantinli yazar Alberto Manguel, kitabının İstanbul bölümünde, Tolstoy’un “Anna Karenina” romanının aileler için söylenmiş meşhur açılış cümlesini şehirlere uyarlayarak, “Bütün mutlu şehirler birbirine benzer, ama her melankolik şehrin melankolisi kendine özgüdür” der.
Manguel de görmüş; Orhan Pamuk “İstanbul, Hatıralar ve Şehir” kitabında, İstanbul’un melankolisini “hüzün” olarak adlandırır. Pamuk’a göre bu diyar, “hüzünlenmediği için hüzünlenenlerin” yurdudur, “yeterince üzülmediği için üzülenlerin” yani... O yüzden “hüzün” itibarlı bir şeydir bizim buralarda... Hüzün hem ruhsal bir kayıp duygusu hem de hayata umutla bakmayı ihtiva eden bir kelimedir ve belki de bu yüzden Hilmi Yavuz’un, “Hüzün ki en çok yakışandır bize” dizesi bu kadar meşhurdur.
***
Orhan Pamuk İstanbul için haklı olabilir, ama şehirlerin içinde “hüznün” en çok yakıştığı şehir bence Diyarbakır’dır. Diyarbakır’a dair cümle edebiyatın, hikâyenin, romanın, şiirin içinden “hüznü” çıkarın, geriye kara bazalt taş kalır. Belki de bazalt taşı bu kadar şehrin sembolü haline getiren şey, “hüzünle” bu denli yıkanmış olmasıdır.
Diyarbakır surlarına adını yazdıran her şairin, her edibin her mısraında, her satırında, hatırası uzak bir geçmişte kalmış bir eski zaman sevgilisinin silueti belirir. Bu sevgili bazen ilahi bir aşk, bazen terk edilmiş bir nazenin, bazen de romantik bir mutlu gelecek tahayyülüdür. Şair bu, mısraının hesabı sorulmaz.
Edip bu; yazar, yazdığını surun bir burcundan salar,
Hevsel bahçelerinde mi soluklanır artık, Dicle’nin suyunda mı yıkanır, gayri bilinmez akıbeti kelamın...
Ama her defasında, ille de “elde var hüzün!”
***
Bu defa da öyle oldu. Dönerken o kadim şehirden cuma günü, uçakta bu satırları yazarken, elimde kalan bir tutam “hüzündü”. Ak kâğıda dökülürse eğer o hüzün, belki şehrin yaralarına iyi gelir dedim; aslında o yara çoktandır içimizde boy veriyordu çünkü.
***
Ulu Cami’de kılınan bir cuma namazı sonrasında Hasan Paşa Hanı’nda, bu şehrin taşlarına çarpmış, çarşılarına sinmiş, bakırına işlenmiş, güvercin kanadına yazılmış, şiir yapılıp sevgilinin koynuna zulalanmış, mektup olup surun bedenlerinden salınmış bir başka özel tarihini Profesör Ahmet Davutoğlu’ndan dinlerken, bu hüzünlü şehri, çoktan Moskova mezbahalarında oluk oluk akmış milyonlarca insanın kanıyla kirlenmiş bir “Bolşevik hülyaya” feda etmeye kalkışanların o “hüzünden”, o acılı tarihten, o harf harf, kelime kelime birikmiş, sonra cönklere yazılmış o ortak kaderden ne kadar uzak olduklarını, bu yüzden de ne kadar zavallı, ne kadar acınası bir durumda olduklarını görüp daha bir kederlendim.
***
Akşam erken inmeye hazırlanıyordu ferahlık veren Han’ın avlusuna. Hoca’nın sesi, o bazalt taşların içinde kaybolup kulaktan kulağa geçerken, dirseğimi masaya dayamış, yüzüm solgun akşam güneşiyle yıkanmış bir halde Karacadağ’a dönük, yanı başımda yıkılmış olan şehrin bir bölümünün altında kalmış o zavallı “Bolşevik hülyanın” bu hüzünlü şehre; bu, şehir güldüğü zaman gülen, hüzünlendiği zaman kahrolan sakinlerine ettikleri dolanıyordu kafamın içinde.
Akrep böyledir işte. Sonunda dönüp kendine zerk eder zehrini...
Ama boşalırken o zehir akrebin dilinden, saçıldı işte her yere de.
Hayat topyekûn zehirlendi.
Şimdi o zehrin veba misali yayılmasının önüne geçmeye çalışıyor Davutoğlu... Onun ne kadar samimi, ne kadar içten; bu şehir için, içinin ne kadar yandığını, uykularının nasıl kaçtığını bildikleri içindir ki Diyarbakırlılar, Ulu Cami’nin önce avlusunda, sonra önünde, daha sonra da Hasan Paşa Hanı’nın taş zemininde yüzlercesiyle, asasına dayanmış piri, paltosuna sarılmış ninesi, yanına umudunu almış genciyle, onun o kederli, o hüzünlü edasına ortak olmak için çırpınıp duruyorlardı.
***
Davutoğlu söz verdi. Şehir, eski ruhuyla yeniden inşa edilecek. Taşın kıymeti bilinecek, serin avluları çocuk gülüşleri dolduracak, caddeler şenlenecek, hiçbir yapı Sur’un üstüne çıkmayacak ve en önemlisi bir deli valinin yıktığı surlar yeniden inşa edilerek bundan böyle Mehmed Uzun’un “Benim hüzünlü şehrim” dediği bu şehre artık sadece dört kapıdan girilecek.
***
Böyle bir şey olursa eğer Ali Emiri, Ziya Gökalp, Süleyman Nazif, Dr. Fuat, Cahit Sıtkı, Celal Güzelses, Esma Ocak’ın mezarlarına da bir ışık düşecek. Sezai Karakoç eski şehrinin yeni halini görecek mutlaka, ama o gün geldiğinde Ahmed Arif’le Mehmed Uzun’a haber ulaştırmak üzere belki de Hasan Paşa Hanı’nın avlusundan bir çift güvercin havalanacak!
Diyarbakır yanık yanık kokacak!
Ahmed Arif’in cıgarası gibi!