Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Ahmet Hamdi Tanpınar, “Bazı insanların varlığı, sert hayatı yumuşatır. Dönemin asık yüzünde, bir ‘şefkat tebessümü’ gibi dururlar onlar” der.

        Güner Sernikli onlardan biriydi.

        “O da kim?” demeyin...

        Benim gibi 50 yaşındaki adamlarla, çocuklarımız gibi 10 yaşındaki çocukların hocasıydı.

        Bir şehrin, Hakkâri’nin “Güner Abi”siydi.

        Hayatı bir biçimde onunla kesişmiş kim varsa, onda kendisinde eksik kalan şeyi bulduğu nevi şahsına münhasır bir insandı.

        Dün Hakk’ın rahmetine kavuştu.

        Ölüm haberini duyduğumuzda ağladığımızı gören 5 yaşındaki oğlumuz Miro, “Bu dünyadan gitti mi Güner Abi?” diye sordu.

        “Bu dünya dediğin ne ki?” diyemedik.

        ***

        Peki, bizim her şeyimiz, sizin için belki de sadece bir isimden ibaret olan bu adam neden bu yazıya konu oldu dersiniz?

        Güner Abi, Yılmaz Erdoğan’ın “Vizontele Tuuba” filminde Tarık Akan’ın canlandırdığı Hakkâri’ye sürgün gelmiş kütüphaneci Güner Sernikli’ydi desem, “Öyle mi?” diyeceğinizi duyar gibiyim.

        Evet öyleydi.

        ***

        1980 Kasım’ıydı... Korku, Sümbül Dağı’nın doruklarından inerek bir kâbus gibi çökmüştü şehrin üstüne. Hakkâri haki bir renge bürünmüştü. Kar vardı her yerde. Sokaklar bomboş, insanlar tek göz evlerine sinmişti. İşte o sırada sürgün geldi Güner Sernikli şehrimize.

        ***

        O yıllarda Hakkâri’ye iki modern bina yapmıştı devlet; biri kütüphane, öteki hapishaneydi. Modern hapishane tıklım tıklım doluydu, kütüphane ise bomboştu. Hayır halkın ilgisizliğinden değil, hapishaneye ne kadar “ilgi” gösteriyorsa ahali, aynı ilgiyi kütüphaneden de esirgemek istemiyordu aslında. Ama kütüphane hapishane kadar “sakıncasız” bir yer değildi. Oraya, hapishaneye gider gibi, elini kolunu sallayarak gidilmiyordu. Bütün kitaplar, kapısına “girilmez” levhası asılmış bir depoya kilitlenmiş, okuyucuya sadece kendilerinin uygun gördüğü kitaplar bırakılmıştı.

        Güner Abi’nin ilk işi, kitapları serbest bırakmak oldu. Kitaplarla okuyucu arasındaki engelleri kaldırdı. Depo, girilir bir yer oldu. Kataloglar yenilendi. Tozları silindi kütüphanenin. Bir süre sonra kütüphane, soğuktan üşümüş insanların sığındığı bir yer olmaktan çıkıp, okullu kız ve delikanlıların buluştukları, kitap okudukları, ödev yaptıkları, öyle ki müstahdemin günün birinde gelip Güner Abi’ye, “Hocam sen de burayı randevuevine çevirdin” dediği bir “kafeterya” haline geldi.

        Sonra sokağa çıktı. Diyarbakır Cezaevi’ne götürülenlerden arta kalan iğdiş edilmiş bir gençlik vardı dışarıda.

        Önce onlara satranç öğretti. Çünkü satranç muhakeme gücünü geliştiren, doğru düşünmenin yollarını açan bir oyundu.

        Bir süre sonra, düşündüklerini demokratik bir biçimde çözümleme becerisini kazandıran briç oyununa geldi sıra.

        Satranç ve briçle ulaştı gençlere; bir süre sonra da onlarla edebiyat, folklor derlemeciliği, test çözme yöntemleri, müzik ve memleket meselelerini tartışmaya başladı. İngilizce öğretmeye başladı, ufuklarını genişletti.

        ***

        Bu şehirde yeni bir kültürle tanışıyordu Güner Abi... Kütüphaneye gelip konferans veren Erzurum Atatürk Üniversitesi’nden cahil hocaların, “adını kara basarken çıkan kart-kurt seslerinden alan Dağ Türkleri” dedikleri bir halkın, o dağlara, koyaklara sığmayan kültürüyle...

        Bir halkbilimci için arayıp da bulamayacağı bir yere gelmişti. O kültürü araştırmak, o engin deryanın içinde, hiç ulaşılmamış yeni verilere ulaşmak dürtüsü sürükledi onu dağ köylerine, serin yaylalara, derin vadilere...

        Yaptığı iş çok sakıncalı, çok tehlikeliydi. Bir kılıf buldu yaptıklarına. Kafasında bir fötr şapka, boynunda bir fotoğraf makinesi, elinde atrapla kelebek avına çıktı. Kelebek toplarken her yerde; çorapları, rengârenk kilimleri, kök boyacılığını, koyun keçi adlarını, türküleri, masalları, efsaneleri, destanları sordu gerçek yaratıcılarına. Hiçbir derlemeci gelmemişti bu yasak kültür diyarına, bakir bir alan sorular bekliyordu.

        Sordu, araştırdı, dengbéj meclislerine oturdu, düğünlere katıldı, yemeklerini tattı, yas törenlerini gördü, aşiret anlaşmazlıklarının içine girdi, barış şölenlerine katıldı, şimdiye kadar hiç tanımadığı bir kültürü en derin girdaplarına kadar tanıdı. Teybine kaydetti, slaytlarını çekti; çektiği slaytları küçük maaşıyla Ankara’da banyo ettirdi, evlerine gitti, onlara slayt gösterileri yaptı; kendi aynasından onlara kendi suretlerini gösterdi.

        Aslında bunların tümü, onun için yeni bir hayatı keşfetmenin araçlarıydı. O araçları kullandı ve onların içinde kendini buldu.

        Hakkâri’deki her ev onun oldu. Orada yedi yıl kaldı. “Hayatın anlamını” orada keşfettiğini söyledi.

        Güner Abi’nin oralarda yaşadığı “şiirsel hayat”, gün geldi Yılmaz Erdoğan’ın şiiriyle buluştu, film oldu.

        ***

        O film önceki gün bitti.

        “Hayat, Güner Abi’yi kaybetti.”

        Dönemin zalim yüzünde, bir “şefkat tebessümü” daha eksildi.

        ***

        Cenazesine katılmak için dün havaalanına gittik Gülistan’la. Tesadüfe bakın ki THY’nin “Hakkâri” adlı uçağı bizi İzmir’e götürdü.

        Diğer Yazılar