Kadir Mısıroğlu’nun, “Ziya Gökalp Kürt’tür, Türkçülük yapar. Türkçüler de onu adam zanneder” demesi, yeniden Ziya Gökalp’ı gündeme getirdi. Bu vesileyle bir Ziya Gökalp portresini yazmak bana da farz oldu!

*

Asıl adı Mehmed Ziya’dır.

Yaygın görüşün aksine “Gökalp” resmi soyadı değildir. Zaten “herkese bir soyadı” fikri onundur ancak Soyadı Kanunu, onun ölümünden on bir yıl sonra kabul edildi.

*

Fuat Dündar’ın verdiği bilgiye göre, Ziya Gökalp’ın babası Mehmet Tevfik Efendi, Diyarbekir’in birkaç kuşaktan beri ulema ve bürokrat yetiştiren bir ailesinden geliyor. Çermiklidir, Kürt değildir.

Annesi Zeliha Hanım ise Cemilpaşazadelerden sonra yörenin en önemli ikinci ailesi olan Pirinççizadelerdendir. Yedi sülalesi Kürt’tür.

Geniş, büyük ve namlı aileye Mehmet Tevfik Efendi adeta “iç güveysi” olarak girdi. Böylece Ziya Gökalp doğumundan itibaren “Kürdi” bir ailede büyüdü, yetişti. Ancak her “ataerkil” toplumda olduğu gibi, Kürt olan anneden çok, Türk olan babanın etkisi altında kaldı. O yüzden yazılarında ve kitaplarında babasının Türklüğünden bolca bahsettiği halde, annesinin Kürtlüğünden pek bahsetmez.

Her ne kadar Musa Anter, “Ziya Gökalp Kürtlerin Türklere attığı büyük bir kazıktır” dese de, etnik kimliği hakkında dışarıdan gazel okumak bizi bir yere götürmez, mühim olan onun kendini nasıl tanımladığıdır.

Türk milliyetçiliğine fikir babalığı yapmış, “Türkçülüğün Esasları” gibi önemli bir kitaba imza atmış Ziya Gökalp kendini Kürt değil, Türk olarak görürdü. Mezarından kalkıp kimseye cevap veremeyeceğine göre, o halde Türk’tür.

O kadar!

*

Babasıyla olan arkadaşlığından dolayı onu tanımış olan Samet Ağaoğlu’na göre Ziya Gökalp, kısa boylu, şişman ve esmerdi. Vücudunu zorlukla iki yana sallaya sallaya taşıyordu. Alnında yıldıza benzer bir iz taşıyordu; o iz intihar etmek amacıyla kafasına sıktığı kurşundan yadigardı.

Yaşadığı 48 yıllık kısa hayatı boyunca kendi alanının tek diktatörü olarak kaldı.

Kendi fikirlerinden başka her türlü fikre burun kıvırdı.

Türk toplumunu Batılı olmaya teşvik etmek için elinden gelen her şeyi yaptı. Bunu yaparken de, Batılı bir bilim adamından çok, etrafına müritler toplamış, bir dediğini iki etmeyen Doğulu bir şeyh gibi davrandı.

Ona göre yeni bir toplum yaratmanın yolu “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak”tan geçiyordu. Bu sloganı Tanzimat Fermanı’nın meşhur kahramanı Mustafa Reşit Paşa’nın bir sözünden borç almıştı ama bir süre sonra “borcunu” unuttu. Slogan onun malı olarak bize yadigar kaldı. “Garp medeniyetinden, Türk milletinden, İslam Ümmetinden olacaktık” ama devle karşı karşıya kaldığımızda, “hak yok, vazife var” düsturunu aklımızdan hiç çıkarmayacaktık!

Esas olan devletti!

*

Diyarbekir’deyken taşralı her genç gibi İstanbul’u düşledi. Bu yüzden Mülki İdadisi’ni dördüncü sınıfta bıraktı. Ancak ekonomik sebeplerden İstanbul’a gidemedi.

Yaş kemale ermişti, hemen amcası Hacı Sahib Efendi’nin kızıyla evlendirildi.

Hayalleri yıkılınca dipsiz bir derinliğin boşluğuna düştü.

Bir gece, petrol lambasının aydınlattığı loş bir odada, bağdaş kurduğu döşekte, yatağının üzerine dağılmış bir yığın kitap ve kağıt arasında, yastığın altına sakladığı tabancaya gitti eli, şakağına dayadı ve tetiği çekti.

18 yaşındaydı!

İflah olmaz bir pozitivist olarak bilinen ve Arapkirli bir Kürt olan Dr. Abdullah Cevdet, baytar mektebini yeni bitirmiş, o sırada kolera salgını sebebiyle Diyarbekir’deydi. Rus bir doktorla birlikte, anestezi kullanmadan Ziya Gökalp’in kafasındaki kurşunu çıkardı. Kurşunun yerine de bir yığın yeni pozitivist fikirle doldurdu. Üstüne üstlük onu İttihat Terakki’nin diğer iki kurucusu olan Arnavut İbrahim Temo ve Diyarbekirli bir Kürt olan İshak Sükuti ile tanıştırdı.

*

İntihar girişimi ona İstanbul’un yolunu açtı.

İstanbul’da Veterinerlik Fakültesi’ne yazıldı.

Kürtçü bir çevreye dahil oldu.

Gelirken Diyarbekir aksanını da beraberinden getirmişti, biraz da bu yüzden herkes onu Kürt bildi.

Fuat Dündar’a göre İstanbul’u, “Türklüğünü bilimsel olarak ispat etme” çabasına başladığı yer olarak tanımladı.

Burada o sırada gizlice faaliyet yürüten İttihat Terakki Cemiyeti’ne katıldı.

*

Faaliyetlerinden dolayı Abdülhamit onu memleketi Diyarbakır’a sürdü. Bir Kürt olarak ayrıldığı doğduğu şehre, bu kez Türklüğünü “bilimsel olarak ispatlamış” muzaffer bir Türk mürşit olarak geri döndü.

Jön Türklerin yaptığı 1908 darbesinden sonra Şark Vilayetleri Müfettişi oldu. Ahmet Cemil’le birlikte Peyman diye bir dergi çıkarmaya başladı. Bu dergide turan fikri ve Türklük üzerine yazılar yazdı. Kürt aşiretleriyle ilgili araştırmalar yaptı. (Çok sonra, 1970’lerin ikinci yarısında, bu kez bir Türk olarak “Kürtçülüğün Esaslarını” yazan İsmail Beşikçi’nin kitaplarını yayınlayan Komal Yayınları, Ziya Gökalp’in bu dönemde yaptığı çalışmayı “Kürt Aşiretleri Üzerine Sosyolojik İncelemeler” adıyla bir kitap olarak yayınladı.)

İttihat Terakki’nin 1909’daki kongresine Diyarbakır delegesi olarak katıldı, bir yıl sonra Merkez Komitesi’ne seçildi ve Selanik’e yerleşti. Kısa sürede Cemiyet’in tek ideoloğu oldu. Ömer Seyfettin ve Ali Canip’in çıkardıkları Genç Kalemler dergisinde ilk Turancı şiirlerini yayımladı.

Büyük Harp’ten hemen sonra da Ermeni tehcirindeki dahli sebebiyle birçok İttihatçıyla birlikte Malta’ya sürüldü.

*

Malta’da hapishanenin bir köşesini bir tekkeye çevirdi. Her biri burnundan kıl aldırmaz, yüksek mevkileri işgal etmiş bir yığın mahkum devlet adamı, adeta kendinden geçmiş bir halde saatlerce onun derslerini dinledi. Ağzından bal damlıyor, söylediği her söz esaret hayatlarını biraz daha katlanılır kılıyordu.

İttihat Terakki devri boyunca şan, şöhret, para, mal, mülk peşinde koşmadı. O bir mürşitti ve tek bir vazifesi vardı; Türk milletini Batı medeniyetine ulaştırmak için en kısa yolu bulmak!

Bu vazifeyi yaparken de etrafında olup bitenlere hiç aldırmadı, yapılan şeylerin fena şeyler olduğunu o da biliyordu ama hedefe ulaşmadan hiçbir şey düzelemezdi, o halde “gözlerimi kaparım, vazifesini yaparım” en doğru yoldu.

Samet Ağaoğlu’na göre, İttihatçılar döneminde, şiirde aruzdan heceye atlayış, sahnede ortaoyunundan gerçek tiyatroya geçiş, tarihte Osmanlıdan önce Türklerin varlığının kabulü, dinde Kuran’ın tercümesi, batıl itikatlarla mücadele, ıslahat hareketleri hep onun rehberliğinde oldu.

Devrin en kibirli, bütün küçük dağları yaratan siyasi şahsiyetleri onu gördüklerinde çocuk gibi varıp elini öptü, bu hareketlerini göstere göstere yapmaktan da gurur duydu.

*

Malta’dan kurtulunca doğruca Ankara’ya gitti. Ankara’dakiler İttihatçılara henüz yüz vermiyordu. Tutunamadı, nazikçe onu memleketi Diyarbekir’e gönderdiler.

“Milliyetçilik”, “Batı”, “ileri-geri toplum” gibi kavramlar ilk defa bu Kürt şehrinde bilincine çarpmıştı. Oraya dönerken, artık bütün Türk dünyasının tanıdığı büyük bir alimdi.

Bir şeyh edasıyla yere postu serip oturmadı. El kadar, taşbaskısı, küçük bir derginin sayfalarına kuruldu; zaten derginin adı da Küçük Mecmua’ydı.

Küçük Mecmua’da Osmanlı’nın yerine geçecek yeni Türk devletinin fikri temellerini inceden inceye örmeye başladı. Devlet, toplum, birey, vatandaş olarak hep birlikte Batı medeniyetine ulaşmanın yollarını göstermeye başladı.

Küçük Mecmua’nın arşivine girin bakın, henüz Cumhuriyet ilan edilmeden, Latin harflerine geçiş, soyadları meselesi, yeni devlet anlayışı, dilin sadeleştirilmesi gibi, daha sonra tarihe “Atatürk devrimleri” olarak geçen bir yığın devrimin teorik temellerini orada bulacaksınız.

“Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” şiarında “İslamlaşmak” ilkesini geri plana itti. Türk’ün İslamiyet’ten önceki tarihine önem verdi ve Hilafetin Türk milleti için artık gerekli bir kurum olmadığını ortaya attı.

Küçük Mecmua’da çıkan yazılar entelektüel muhitlerde bomba etkisi yarattı.

Cumhuriyet kuruldu, bazı eski İttihatçılar “muteber” adamlar haline geldi.

*

Onu Ankara’ya çığırdılar, Talim Terbiye Kurulu’nun başkanlığına getirdiler. Hakimiyeti Milliye gazetesinde bir de köşe verdiler. Burada “Yeni Türk devletinin esasları ne olmalıdır?” sorusunu cevaplamaya çalıştı.

Ona göre devlet her şeyin esası olmalıdır, hukukun da, iktisadın da! Bu fikir daha sonra “devletçilik” olarak resmileşti.

 

*

İkinci Meclis’e Diyarbakır mebusu olarak girdi.

Ama sefasını süremedi. Günlerce süren şiddetli baş ağrıları, evdeki mutsuzluk, dizlerini büken yorgunluk... her şey üzerine geliyordu. Halsiz, mecalsiz, yorgun, gittikçe şişmanlayan, sesi boğuk çıkan bir adam haline geldi. Artık bastonsuz yürüyemiyordu. (6-7-8 Ekim 2014’te bir gece ayaklanan vandallar, birçok yeri yakıp yıktıkları gibi Diyarbekir’deki Ziya Gökalp müzesine de saldırdı. Müze yağmalandı, birçok eşyası çalındı, çalının eşya arasında mürşidin son yıllarında dayandığı bastonu da vardı.)

Samet Ağaoğlu’nun aktardığına göre, Atatürk onun şerefine verdiği bir çay ziyafetinden çıkarken, “Bütün o eserleri, o makaleleri yazan hakikaten bu adam mı?” diye sormuş.

Daha çok gençti. Ama fikir aleminde bir yarı peygamber mertebesine ulaşmış gencin ruhunda fırtınalar esiyor, yorgun ve ağır bedenini taşımakta güçlük çekiyor, ölümüne başı ağrıyordu.

Otuz sene önce kafasına sıktığı kurşunun izleri onu azar azar öldürüyordu. Bunu kimselere söylemedi. Doktorlar gerçeği anladığında ise artık çok geçti. Kurşun beynini çoktan yemişti.

Bir sabah İstanbul’da Fransız Hastanesi’nin küçük bir odasında, belki de aklında, kafasına mermi sıktığı Diyarbakır’daki o uğursuz gece olduğu halde hayata gözlerini yumdu.

Derler ki, İstanbul halkı Şeyhülislam Yahya Efendi hariç, o güne kadar hiçbir cenazenin arkasından bu kadar büyük bir kalabalık, bu kadar azametli bir sessizlikle yürümemişti.

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
  • veziroglu 9 ay önce Teşekkürler... Ne kadar güzel bir dil ile bilmediğimiz çok önemli şeyleri dile getiriyorsunuz!... Kaleminize, yüreğinize sağlık.
    CEVAPLA
  • davvut 9 ay önce Muhteşem Bir yazı, kaleminize sağlık
    CEVAPLA