Verandada sallanan bir koltukta oturmuş uzak ufka bakıyorum. Boşalan su bardağının dibinde kalmış buz parçasını kolumun üzerinde gezdiriyorum yavaş yavaş. Buz hızlı eriyor, kolumdaki yer yer kırlaşmış tüylerin arasından yürüyen su, damla olup kolumdan düşüyor. Havadaki su damlasını bir süre takip ediyorum.

Her şey ağır akıyor.

Zaman ağır akıyor, su damlası ağır düşüyor.

Yel ağır esiyor.

Gençliğimin öğleden sonraları düşüyor aklıma. Gün uzar, bir türlü bitmek istemez. Her şey sakız kıvamındadır. Duvar dibindeki gölgeliğe iki yaşlı kadın uzanmış, uzaktan bir su sesi geliyor kulağıma, içim kıyılmış gibi, gölgeden başını çıkarsam, güneş hançerini saplayacak sanki beynime.

Öğleden sonra acayip, çok tuhaf bir zamandır, hele uzak bir taşra şehrinde, kasabasında, köyünde yaşıyorsan... Bazı şeyler için erken, bazı şeyler içinse geçtir. Karnın açsa bir şey yemek istemezsin, zamansızdır. Uykun gelir, uyumak istemezsin. Bu zamanda aklına gelen her şeyi başka bir zamana, mesela akşama ertelersin.

 

 

*

 

En iyisi şiire sığınmak.

Uzanıyorum Edip Cansever’in toplu şiirlerine, sayfanın kenarını kıvırmışım “Sonrası Kalır”ın, açıp okuyorum “Öğle Sonu”nu:

 

Titriyor sazan balıkları 
Suyun altında 
Daha altında suyun saçları kesik 
Bir kızın yürüyüşü 
Gök bulanık ağlarken. 

Kırlangıç tarlaya yaslanmış 
Buğday giyinmiş duruyor 
Tuğla yüklü bir araba 
Geçiyor yoldan 
Göğsünde kırlangıcın 
Tuğlaların iniltisi. 

Öğle sonu yaşlılıktır biraz. 

 

*

 

Son dizeyi okuduğumda dönüp kendime bakıyorum. Hayat senden elini çekmeye yeltendiğinde, ona hala Ara Güler’in yaptığı el hareketini yapabilme kudretini kendinde görüyorsan umut var hala, henüz vakit erkendir.

 

*

 

Ne zamandan beri cıvıldaşıp duruyorlar bilmiyorum. Demek ki ötüşlerini kanıksamışım. Aklım, çok az hikaye yazmış olan Orhan Veli’nin “Öğleden Sonra” hikayesine gitti... Ama o hikaye bir kış gününde geçiyordu. Derken, bir anda farkına vardım, meğerse kulağımın dibinde ötüp duruyorlarmış. Böyle canhıraş bir şekilde birbirlerine ne anlatıyorlar bilmiyorum ama belli ki meselenin benimle de ilgisi var.

İkisi de görüş alanıma girdi. Sanki beni oradan kaldırmak istiyorlar.

İki kırlangıç...

Kanatları geniş, sivri, hızlı uçan, yere konmuş hallerine henüz kimsenin pek şahit olmadığı o hep havada gezinen kuş!

Kafamı kaldırdım, işte o anda farkına vardım.

Meğer yuvalarının tam altında oturmuşum.

 

 

*

 

Yaz için yeni geldik bu eve. Biz gelmeden önce ustalar badana yaparken, yuvanın etrafını da sıvamışlar. Ama belli, çalışırlarken özenli davranmış, yuvaya zarar vermemişler.

Zaten yuvasına insan eli değerse bir daha o yuvaya gelmezmiş bu en az yaz öğleden sonraları kadar tuhaf olan kuş.

Balkonun çatısına, kolunla kirişin birleştiği yere yaptıkları yuva bir testiye benziyor. İçerisini görme şansım yok, ama içi de en az dışı kadar tuhaf olmalı.

Onlar yuvalarına rahatlıkla girsinler diye mi, yoksa yuvaya biraz daha yakından bakmak için mi yerimden kalktım bilmiyorum.

Bir tabureye çıktım ve biraz daha yaklaştım yuvaya.

Hepimiz bir araya gelsek, bize onların buraya taşıdığı malzeme ne ise onu bir tepsinin içinde sunsalar, elimize alet edevat verseler, sanmam, hiç birimiz böyle bir şey yapamayız.

Özel bir ustalık gerekir.

 

*

 

Kendi evini yapan insan çok azdır. Parasını verir, projesini birisi çizer, evi başkası yapar. Kendi evinin ustası mimarlar da vardır elbet ama her şeyi kendisi yapan çok usta bir kuştur kırlangıç.

Yuvayı erkek kuş yapar. İçini dişi kuş süsler. Malzemeyi kendisi seçer. Her şeyi gagasıyla taşır, gelir büyük bir maharetle bizim verandanın tavanındaki yuvaya benzer yuvayı yapmaya başlar. Bittikten sonra da gider, dişiye kur yapar. İkna ederse eğer onu bu yuvaya getirir, burada  çoğalırlar.

Yüzlerce çeşidi varmış kırlangıcın. Kaya kırlangıcı, yar kırlangıcı, ağaç, kır kırlangıçları... Yuvayı erkek kırlangıç tükürüğüyle yaparmış. Uzak Doğu’da bu kuşun bir çeşidi jelatinimsi bir maddeyi belki de yosunu yiyor, sonra da yediğini tükürerek yuvasına malzeme yapıyormuş. Mağara tavanlarında yapılan bu yuvalardan çorba yapıp müşterilerine sunan pahalı lokantalar varmış dünyanın bazı yerlerinde. “Kırlangıç yuvası çorbası” içen yemek gezgini Mehmet Yaşin’in bir yazısından kalmış aklımda, kasesi bilmem kaç dolarmış. O tas çorbaya ödenen dolarların ne kadarı o malzemeyi tedarik etmeye, o yuvayı yapmaya yeter sorusu geliyor mu insanın aklına acaba o kase çorbayı içerken?

Hatırladım şimdi.

Çocukluğumun o yapış yapış öğleden sonralarında, evlerimizin olur olmadık yerlerine yuvalarını yapan bu kuşlara “hechecok” derdik. İsmin içinden “hac” geçtiği için belirli bir kutsallık addedilmişti onlara. Serçe avlamak mubahtı mesela biz çocuklar arasında ama hiç kimse kırlangıç vuramazdı. Kuşatanla kırlangıç avlamaya kalkan yaramaz çocukların taşları ters teperdi, bize böyle söylenmişti.

 

*

 

Bizim coğrafyamıza geliş ve gidiş tarihleri bellidir. Her yıl 8 Nisan’da gelirler Anadolu’ya, 17 Ekim’de de terk eder, daha sıcak memleketlere giderler.

Bu tarihlerde “kırlangıç fırtınası” oluşur bazı yerlerde.

Zaten bu kuşun adını her duyduğumda, Halil Abi’nin (Ergün) senaryosunu yazdığı, ta 1985’te seyrettiğim halde hiç aklımdan çıkmayan aynı adla o çok hüzünlü filmi geliyor aklıma. Kasabadan büyük şehre büyük umutlarla giden hiç kimse aradığını kolay kolay bulamaz büyük şehirde. Gidenlerin elinde kırık umutları kalır, kalanlar ise kaldıkları yerde gidenlerin yasını tutar, onların elinde de hüzün kalır. Ne giden mutludur, ne de kalan... Kalan mutsuz olacağını bildiği için gidene gitme demez, giden hem kalanı hem de kendini mutsuz eder.

“Kırlangıç Fırtınası” işte bunu anlatır!

 

*

 

Cemal Süreya’nın bir şiirinde de geçer kırlangıç. Hatta şair, kendine bir kırlangıç ömrü bile biçer.

“Kehanet 1985” adlı şiiri şöyledir Cemal Süreya’nın:

 

"Lokman şair senin hayatın
yedi kırlangıcın hayatı kadar
altısını ardı ardına yaşadın
bir kırlangıcın daha var"

 

Şiirin hikayesini de şair şöyle anlatır. Bir tür şiirin şerhidir bu anlatı:

 

“Lokman şair lafı geçer orda. Benim o. Birkaç yıl önce çok karamsardım. Kendime göre bir ömür uzunluğu biçmiştim. O şiir odur.
Lokman Hekim söylencesinden çıkış yaptım. Lokman Hekim’e uzun ömür verilmiş. Ne yapacak? Bunu kendisi saptayacak. Lokman Hekim çok yaşayan bir kuşun, kartalın yaşama süresini temel almış. O çağda kartalın 80 yıl yaşadığı varsayılıyormuş. Lokman Hekim 7 kartalın hayatını art arda yaşamaya karar vermiş ve o kadar yaşamış. 7x80 = 560 yıl.
Bu hesabı gördüğüm sırada 54 yaşındaydım. Ben de kendime başka bir kuş seçtim. Kırlangıç. Meğer kırlangıç dokuz yıl yaşıyormuş. 7x9 =63. Evet, 63 yıl çıktı. İşte böyle, düşüncesizlik ettim… Buna tam razı oluyordum ki biri gelip 4 yıl daha zam yaptı. Efendim, 9,5 yıl yaşayan kırlangıçlar da varmış. Hatta, çoğu öyleymiş.”

 

*

 

Cemal Süreya 1931 doğumludur. 1985’te kendine  63 yıl ömür biçti. Buna göre 1994’te öleceğini tahmin ediyordu. Ama tahmini tutmadı, 9 Ocak 1990’da 59 yaşındayken öldü.

Sivas’ta Temeltepe’de askerdeydim, Metin Üstündağ’dan bir mektup almıştım, “Cemal Süreya öldü, hayat öküz ve transit” diye yazmıştı mektubunda.

Yıllar sonra “Öküz” diye bir dergi çıkardı, ben de “Kürdilihicazkar” başlığı altında derdimi anlatacak yazılar yazmaya başladım orada.

 

*

 

Gölgeler uzadığında, güneş başka yerlere ışık vermek üzere acele ettiğinde, denizin tuzundan arınıp kendi ev haline büründüğümüzde iki kırlangıç, eğer o sırada verandadaysak dolanmaya başlar başımız üzerinde.

Biz evimize çekilmişiz, onlar da evine çekilmek istiyorlar iznimizle.

Biz alıştık onlara, bilmiyorum onlar bize ne zaman alışacak?

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!