Cumartesi günü bir arkadaşım bana bir video gönderdi, altına da “Zülfü Livaneli bu sesi arıyor,” diye yazmıştı.

Bana videoyu gönderen arkadaşım; ne de olsa Kürt, ses de onun doğduğu yerlerden yükseliyor, olsa olsa bu gencin nerede olduğunu o biliyor, göndereyim de belki oradaki akrabalarına haber verir, bu yanık sesli çocuğu bulurlar da Zülfü Livaneli’yi sevindirir diye mi göndermişti bana; yoksa “bak dinle ne güzel ses, Zülfü Livaneli bile onu arıyor” diye mi doğrusu anlayamadım. İyi niyetli sevgili arkadaşıma niyetini sormadım da.

Sadece cevap olsun diye şu şakayı yaptım:

“Zülfü Livaneli devlet gibi adam, hemen bulur!”

Benim cevabımdan arkadaşım ne anladı? Zülfü Bey çocuğu bulmasın, bırakın inşaatta kalsın, o ses o duvarların arasında, o çocuk o boyanın içinde öyle steril kalsın, alıp getirmeyin buralara, hayatıyla oynamayın mı; yoksa bana ne, ben Zülfü Livaneli’nin işine karışmak istemiyorum mu demek istedim onu da bilmiyorum.

Ama bir gün sonra telefonuma bir sürü mesaj geldi:

“Zülfü Livaneli inşaattaki yeteneği buldu!”

Livaneli, çocuğu bulması için kendisine yardım eden Mahsun Kırmızıgül’e dolayısıyla hepimize Twitter üzerinden sevindirici haberi şöyle duyurdu:

“Bulduk Mahsuncuğum, Vanlı...”

Çok şükür, dünden beri sosyal medya denilen gayya kuyusunda ağaca çıkmış da oradan inmem de inmem diye inat eden, “merdiven dayayalım, hayır hayır itfaiye çağıralım, ne itfaiyesi kardeş, ben ağaca tırmanırım” diyerek bir dala tünemiş kediyi indirmeye çalışan hayırsever yurttaşlar gibi, memleketin şu anda kar altında, çığ felaketine maruz kalmış, ulaşımda güçlük çekilen şarkında kim bilir hangi şehrin hangi mahallesindeki buz gibi evinde, evdeki kedi kardeşlerimin değil de benim üzerimde uyusun, uyusun da biraz daha ısınayım diye içinden dua eden, okula gidip gitmediğini hiçbirimizin bilmediği, malasıyla kazandığı parayı kuruşunu harcamadan babasına teslim eden “mala ustası Kürt çocuk” bulundu da Zülfü Livaneli ve bulunması için bütün imkanlarını seferber eden Mahsum Kırmızıgül rahatladılar.

Öğrendiğimize göre Zülfü Livaneli, yakında vereceği başta Diyarbakır olmak üzere memleket sathındaki konserlerinde “mala ustası Kürt çocuğunu” da “konuk sanatçı” olarak çıkartıp geniş kitlelere tanıtacakmış.

Olur da kaset falan yaparsa Mahsun Kırmızıgül de aranjörlük sözünü verdi.

(Ama bu arada çocuk Habertürk’e konuştu ve sahneye mahneye çıkmak istemediğini, bir yere gitmeyeceğini, memleketinde evinde mutlu olduğunu söyledi.)

*

Hadise üzerine bir büyüğümle konuşurken, “Zülfü Livaneli hala konser veriyor mu?” diye sordu. “Vermez mi, maşallahı var,” dedim ama bir anda birkaç yıl önce, serin bir yaz gecesi Zülfü Livaneli için düzenlenen muhteşem bir “veda konserine” gittiğimi hatırladım hayal meyal. Yoksa o “Avrupa’ya Veda” mıydı? Neyse...

*

Mahsun Kırmızıgül’ün yapacağı “aranjörlüğüe” gelince...

Aranjörlük, bizim memlekette henüz anlamını kimsenin bilmediği bir kelime olduğu halde çekici, havalı, trendi bir meslektir. Öyle çok aranjör var ki, parmaklarınla vur masaya, yap besteni, salla aleme, bir sürü aranjöre değecek!

Ama sahiden de nasıl bir iştir bu iş, bilen yok! Misal iş arayan ve böyle bir iş bulan birisi akşam eve gittiğinde, bulduğu işin nasıl bir iş olduğunu hane halkına nasıl anlatacak?

“Nasıl bir iş buldun?”

“Aranjörlük!”

“O nedir?”

Cevabı zor değil mi? Bir kere kelimenin telaffuzu mesele.... Aranjör... vidanjör, katalizör, agrandizör gibi kelimeler kadar zor... Ferhenge baktım, ansiklopedilere göz attım. Mesleğin bozuk para edilmiş hali şu:

Sözleri ve melodisi olan ham şarkıyı alıp nerede davul, nerede bas, nerede saz, nerede gitar, nerede zurnanın çalacağını belirleyen kişidir aranjör. Yapılan sanatın uyum, ahenk ve işleyişine yön verir. Genellikle yazılı kompozisyonları düzenler. Müziğin armonik, melodik ve ritmik yapısını uyumlu hale getirir.

Bir çeşit düzenleyici yani. Maestro mu, büyük şef mi, onun gibi bir şey olmalı... Elini attığı şarkıyı, türküyü (sahiden türkü de buna dahil mi? Kürtçe klamlar, stanlar da mı?) uçurabilir, yerlerde de süründürebilir.

Mahsun Kırmızıgül gibi bir inşaatta keşfedilmemiş, sahiden de bulunduğu yere dişiyle tırnağıyla, Unkapanı çarşısında yerleri süpüre süpüre, hatta saçını süpürge yaparak yükselmiş, rüştünü çoktan ispatlamış, hatta müzikten sinemaya atlayarak burada da büyük başarılara imza atmış bir sanatçı elbette, o mala ustasına çok iyi bir aranjör olabilir.

Bunan zerre kadar kuşkum yok.

*

Elinde mala, sıvayı büyük bir beceriyle, sesindeki titreşimlerle uyumlu bir ustalıkla duvara yayan, Zülfü Livaneli ve Mahsun Kırmızıgül’ün “büyük yetenek” diyerek sesini tescil ettikleri çocuk, önce Livaneli’den öğrendik, meğer Vanlıymış. Van’ın Mahmudé kasabasından, Türkçe adıyla Saray’ından yani; bunu da Habertürk’ten öğendim.

Saray, Serhat ile Botan-Badinan kültürünün sınır kasabası sayılır. Oradan güneye inildikçe başka bir tını, yukarı çıkıldıkça başka bir ezgi çıkar yoluna... Zira Van Gölü'nün güneyinin kültürü Hakkari-Badinan mıntıkasına, kuzeyi serhat bölgesine yakındır. Oralarda icra edilen müzik de öyle.

Güney, Badinan-Botan söyler, kuzey Serhat çığırır... Serhat bölgesinin dengbéjleri, Patnos’tan başlayarak Kars’a kadar bir kilama asıldıklarında, sesini titretir, güfteyi rap’a yakın bir tarzda çok hızlı söylerler. İyi kulak kesilmezsen ne dediklerini kolay anlayamazsın. Bu tarza Kürt müziğinde “xulxulandin” denir; sesi titreterek söylemek yani...

Serhat müziğinin en büyük icracıları da Şakiro ile aslen bir Ermeni olan ama Kürtçe söyleyen Karapeté Xaço’dur. İkisi de rahmetlik oldular.

Dengbéj geleneğinde seçilmiş çıraklar yok, hiçbir dengbéj özel olarak bir başkasını yetiştirmez. Bu alan herkese açıktır ve fırsat eşitliği vardır burada. Sesine güvenen, meclislerde dinleneceğini bilen, hafızası kuvvetli, sesi billur her genç, bir divanhaneye diz kırıp kilam söyleyebilir.

Hangi ustanın yolundan yürüyeceğine de kendisi karar verir.

Belli ki “eli malalı genç” kendine usta olarak Şakiro’yu seçmiş.

Zaten sesine güvenen her yeni yetmenin gönlünde, eğer böyle bir geleneği sürdürecekse bir Şakiro yatar! (Ha bu arada hatırlatalım Şakiro, Özcan Deniz’in amcasıdır.)

*

Şakiro ise bu işe bir inşaatta söyleyerek başlamadı. “İnşaatta keşfedilmek” çok sonranın işi.

O iş şöyle oldu:

İstanbul’a getirilen İbrahim Tatlıses için bir efsane lazımdı, o efsaneye bir inşaat lazımdı, o inşaatı bulup oradan başlattılar şehir efsanesini.

Kürt’ten amele oluyor ya! Hem güneşin altında derisi yanan amelenin sesi daha yanık olur sanıyorlar!

Yoksa İbrahim Bey, İstinye’deki Behçet Kemal Çağlar Lisesi’nin inşaatında çalışmaya gelinceye kadar, feleğin çarkından geçmiş, bir sürü gece kulübü dolaşmış, birçok düğünde şenlikte türkü söylemiş büyük bir ses, meşhur bir icracı olarak çoktan rüştünü ispatlamıştı zaten!

*

Yalnız Zülfü Livaneli ve Mahsun Kırmızıgül’ün sosyal medyada el ele vererek, cümle alemin desteğiyle buldukları çocuk; İstanbul’a gelen İbrahim Tatlıses’in ilk halinden farklı bir avantaja sahip. İbo geldiğinde, anadili Kürtçeyle şarkı söyleyemiyordu, yasaktı! Onun için “Ayağımda Kundura” diye bağırttırdılar!

Şimdi Zülfü Livaneli’nin tıpkı İbo’nun keşfedildiği mekanda, bir inşaatta keşfettiği (herhalde! bir lisenin yıl sonu konserinde veya bir konservatuarın amfisinde keşfedecek değildi ya, elbette inşaatta!) genç, Livaneli’nin başta Diyarbakır olmak üzere memleket sathında vereceği konserlerine konuk sanatçı olarak çıktığında “Şakiro geleneğinden Kürtçe kilamlar” mı söyleyecek, yoksa ona da tıpkı İbrahim Tatlıses için bulunan “ayağımda kundura”ya benzer bir “elimde mala” türküsü mü “aranje” edilecek?

Ha peşinen söyleyeyim, dengbéj kilamları “aranjeye” gelmez.

Yapmaya kalkarsanız, elinize yüzünüze bulaşır, demedi demeyin sonra.

En iyi siz “elimde mala” üzerine şimdiden düşünmeye başlayın.

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
  • tolga_t 15 gün önce Müthiş bir yazı. Muhteşem bir ironi ustası Muhsin Kızılkaya. Pes diyorum başka bir şey demiyorum.
    CEVAPLA