Kolonya, esans, gülsuyu gibi cümle koku mamulleri satan dükkanlara eskiden bizde “Itriyat Mağazası” denirdi.

Bizde “kolonya” adını alan alkolü ıtriyatın memleketimize girişi Sultan Abdülhamit’in iktidarının ilk yıllarına rastlar.

Ondan önce benim çocukluğumda “gulav” diye bildiğim, Türkçede gülsuyu denilen koku makbuldü.

Kolonya gelince gül suyunun pabucu dama atıldı.

Kolonya da zaman içinde yerini parfüme bıraktı.

Kolonya memleketimize ilk geldiğinde Itriyat Mağazaları Beyoğlu’ndaydı, Fatih’te oturanlar Harbiye tramvayına biner, Beyoğlu’nda Itriyat Mağazalarında şişelerini doldurur, yine aynı yoldan Fatih’e gelirlerdi. Modernleşme tarihinin başlangıç yılları... O tarihlerde Fatih Kabil, Beyoğlu Paris’tir.

Çok sonraları, bu karşıtlıktan yola çıkarak memleketimizde “kutuplaşmayı” ilk romanlaştıran yazar olarak tarihe geçen Peyami Safa “Fatih-Harbiye” adında bir de roman yazdı. Onun gözünde “Fatih ud, Beyoğlu kemandır, Fatih saz peşrevi, Beyoğlu cazdır, Fatih ahşap, Beyoğlu taştır.”

Fatih’te gülsuyu, Beyoğlu’nda kolonya vardır.

Kolonya havasın, gülsuyu avamındır.

Kolonya sosyetenin, gülsuyunu ahalinin kokusudur.

Fatih’tekiler zamanla gülsuyundan kolonyaya terfi ettiler; kolonya havastan avama düşünce Beyoğlu’ndakiler parfüme geçiş yaptı.

Bir süre sonra kolonya muhafazakarlığın, pahalı parfüm ilericiliğin sembolü oldu.

O yüzden yeniyetmeliğinde Oray Eğin; Fatih’teki Hünkar lokantasından Papermoon’a terfi eden bir İslamcı yazara “kolonya kokulu” lakabını taktı. (Ha bu arada Oray Eğin, birbirinden muhteşem yazılar yazıyor. Korunanın modanın Kabe’si Milano’dan Avrupa’ya yayılmasını, “Virüs kapitalizmin bağışıklık sistemine saldırdı” gibi bir saptamayla açıklaması, şimdiye kadar yapılmış en ufuk açıcı saptamadır bence.)

*

Şimdilerde “kozmetik” diye bir kavram var hayatımızda; Itriyat dükkanlarının yerini de cümle kozmetik ürünlerini satan Parfümeri Mağazaları aldı artık.

Korona belası başımıza musallat olduktan sonra gazetelerde, televizyonlarda görüyoruz şimdi; Ramazan aylarında fırınların önünde oluşan pide kuyruklarına benzer kolonya kuyrukları var bu mağazaların önünde.

Çaresizlik içinde virüse bir panzehir beklerken insanlık, hepimizin aklına tekrar kolonya geldi.

Virüs aramızdaki semt, sınıf, statü farklarını bir anda ortadan kaldırdı.
Hepimizi aynı ihtiyaçta buluşturdu.

Demokratik bir virüstür bu virüs. İster Üsküdar’daki Kanaat Lokantasında, ister Ulus’taki Sunset’te yemek yesin, artık herkesin eline yemekten sonra kolonya dökmek elzem oldu.

Artık kimse kimseye “kolonya kokulu” lakabını takamayacak.

Hepimiz hep birlikte, sağcı solcu, laik muhafazakar, dindar ateist kolonya kokuyoruz çünkü!

*

Vakti zamanında hemen hemen hepimizin, şimdilerde bir çoğumuzun misafir odalarında gümüş bir tepsinin içinde, yanındaki rengarenk şekerleme, iştah açıcı renkli lokum kaselerinin yanında süslü bir gelin gibi duran şık şişlerdeki kolonya denilen ıtriyatın, bizdeki tarihi, ilk anayasamızın tarihi kadar eskidir ama zaten kıta Avrupası’ndaki yolculuğu da bizden bir asır kadar eskidir.

Almanya’nın Köln şehrinde üretilmiş ilk defa ve adı “Eau de Cologne”dur.  “Cologne” Köln’ün Fransız dilindeki söylenişidir, “Köln suyu” bize de “odikolon” diye Fransızcadan geçmiş, zamanla “kolonya” halini almış.

*

Her şey bir rahibin bir düğün hediyesi olarak götürdüğü bir kitabın sayfaları arasından çıkmış meğer. Zengin bir bankerin oğlu olan Wilhelm Muelhens’in 1792’de yapılan görkemli düğününe şehrin bütün aristokratları davetlidir. Herkes düğüne pahalı hediyelerle gider. Davetlilerin arasında bir rahip de el yazması eski bir kitap götürür damatla geline.

Genç Wilhelm Muelhens boş bir anında kitabı karıştırır ve sayfaları arasında “Aqua Mirabilis” adında bir su tarifiyle karşılaşır. Her açıdan ilginç bir tariftir; damadın girişimci ruhu depreşir, evinde hemen bir imalathane kurar. Birkaç sene sonra Napolyon buraları da işgal edince, şehirdeki bütün evlere birer numara vermeyi emreder. Muelhens'in evinin kapısına 4711 rakamı düşer. O gün bugün kolonyanın adı bu numarayla anılır:

“4711 Echt Kölnisch Wasser”... Yani, “4711 Gerçek Köln Suyu...”

*

Bazıları ise bu fikirde değil.

Onlar göre kolonya, Floransa’daki Santa Maria Manastırı rahibelerinin 14. yüzyıldan beri üretmekte oldukları “aqua reginae”ye dayanıyor. Giovanni Paolo Feminis adında bir gezgin, 17’nci yüzyılda Floransa'dayken bu karışımla hemen ilgilenir, kendini Köln'de çalışan bir eczacı olarak tanıtır, baş rahibeden formülü alır. Köln’e döndüğünde vakit kaybetmeden üretime başlar. İsmini değiştirerek önce “Eau Admirable”, daha sonra da “Eau de Cologne” olarak pazarlar. Kısa sürede talep artar, Feminis ihtiyaç duyar, İtalya'dan yeğeni Gian Maria Farina'yı çağırır yardımına.

İşletme artık Farina'nın idaresindedir. “Eau de Cologne” o denli beğenilir ki, mucidi olduğunu iddia eden başka Farina'lar ortaya çıkmaya başlar. 1860'larda Köln’de aynı isimde kırka yakın dükkân olduğu söylenir.

*

Sultan Abdülhamit’in memleketimize getirdiği kolonya işte bu Farina’nın kolonyasıdır.

Ahmet Faruki 1882’de memleketimizde ilk kolonya fabrikasını kurar, o zamana kadar ahalinin “odikolon” dediği sıvıya, Ahmet Faruki “kolonya” adını koyar.

Kısa sürede bu ferahlatıcı, güzel rahiya yayan sıvı evlere girer, yaygınlaşır. O zamana kadar eve gelen misafirlere oturur oturmaz gülsuyu ikram edilirdi. Kolonya bu geleneğin üzerine oturur. Gülsuyunu tahttan indirir, iki yüz yıldan beri o tahttaki yerini hep muhafaza eder.

Bayram, hasta ziyaretlerinde, eşe dost buluşmalarında, taşra lokantalarında yemekten sonra, şehirlerarası otobüslerde yolculara hep kolonya ikram edilir.

Bayılana kolonya koklatılır.

Kalp krizi sırasında bile ilk aklımıza kolonya gelir.

Kendimizden büyüklerin ellerine dökeriz kolonyayı, küçüklerin de kafasına boca ederiz şişeyi.

Saç sakal tıraşı sonrasının tek ferahlatıcı sıvısı kolonyadır mutlaka.

*

Bizde en çok bilinen markalar Pereja, Rebul, Selin, Eyüp Sabri Tuncer, Çoban kolonyalarıdır. Yüzlerce çeşidi yaygınlaştı iki yüz yıl boyunca.

Limon, tütün, zeytin, limon çiçeği, portakal çiçeği, gül, lavanta, İzmir geceleri, incir, baharat kokulu, karanfil, safran, cam, buz, yasemin, ıhlamur, mimoza, amber, Japon kiraz çiçeği, mavi ladin, hanımeli, kara gül, çimen, bahçe gülü, reyhan, beyaz zambak, iğde çiçeği... Daha yüzlerce kokunun kolonyası var artık memleketimizde.

Memleketimiz tam bir kolonya cennetidir.

Epeydir revaçta değildi, yenik düşmüştü pahalı markaların kokularına.

Korona kolonyayı hatırlattı tekrar bize.

Şimdiye kadar bir araya geldiğimizde aramızdaki muhabbeti ferahlatıcı bir kokuyla pekiştirmek için birbirimize ikram ediyorduk kolonyayı.

Şimdi ise kendimizi, başkasının bulaştıracağı bir virüsten korunmak için kendi kendimize ikram edeceğiz.

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
  • fikretsuleyman 10 gün önce Sayın Kızılkaya'nın yazılarını genellikle büyük bir beğeniyle okuyorum. Yazılarını büyük bir zaman baskısı altında yazıyor olabilir ama yine de olası yazım hataları için yazı bittikten sonra bir kez daha gözden geçirmesini dilerim. Güzel yazıları için kutlarım. Saygılarımla
    CEVAPLA