Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Maltepe sahilinde uzun bir yürüyüş yolu var. Sahili doldurmuşlar. Adalar çok yakınlaşmış.

Gökte yarım ay var, öteki yarısını fare kemirmiş gibi duruyor sanki. Yanımızdan gelip geçenlerin büyük çoğunluğu bizim gibi maskeli. Bazıları da çayıra sandalye çekmiş, evlerinin salonlarında oturuyorlarmış gibi rahat; sanki evlerinde yapamadıklarını burada yapıyor, burada ağırlıyorlar misafirlerini.

Belli aralıklarla çay, bisküvi ve cümle kuruyemiş, çekirdek falan satan küçük arabalar var. Yolumuza çıkan birisinde yüksek sesle Orhan Gencebay, ötekinde Ahmet Kaya çalıyor. Ahmet Kaya “Tabancayı unutmuş helada”, Orhan Baba ise “Bir teselli” istiyor Yaradan’dan.

Maltepe’de mukim arkadaşım Veysel’e soruyorum:

“Bu koca alan dolgu mu?”

“Evet.”

“Neyle doldurmuşlar?”

“İstanbul’daki inşat hafriyatıyla…”

(Ne inşaatmış be!)

“Peki doldurdukları deniz nereye gitti?”

Sanırım bu sorunun cevabı asıl işi inşaat yapmak olan Veysel’de de yoktu; ben de ille sorumun cevabını alacağım diye ısrar etmedim zaten.

*

İlerde, açık havada sahnelenen bir piyesin replikleri geliyor kulağıma. Sahnedeki aktörün ağzından peş peşe öz Türkçe cümleler (Hayır, olanaksız! Olanaksız!) çıkıyor. Çocukluğumdaki yazlık sinema anlarına gittim kısa bir süre için. Replikler farklı ama… (Ayhan Işık, Belgin Doruk’a söylüyor: “Bana, yıllar önce çılgınca sevdiğim bir kadını hatırlattınız.”)

Geniş bir alanda açılan sahaf sergisine girdik. Koca alan boştu. Yan yana bir sürü sahaf standı, hepsi çok şık… Sırayla gezmeye başladım. Her dükkanda biraz eşelendim. Ve karşıma dostum Sahaf Gürsel Bey çıktı. Asıl dükkanı Balıkpazarı’nda, Beyoğlu’nda… Birkaç gün önce aramış Taha Toros’un hatıratını, “Mazi Cenneti”ni bulmasını istemiştim, dün aramış, bugün Maltepe’de olacağını söylemiş, kitabı tedarik ettiğini, pasajdaki çaycıya bırakacağını, oradan almamı söylemişti. Beni burada görünce şaşırdı. Falih Rıfkı’nın “Gezerek Gördüklerim” ile, Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey’in “Bir Zamanlar İstanbul”unu aldım dükkanından, yan komşudan da Çetin Altan’ın “Kalem Bahçesinden Yedi Hayat”ını bulmuş, çocuk gibi sevinmiştim.

*

Çetin Altan yedi yazarın hayatından, belki de televizyon dizisi olabilecek yedi snopsis çıkarmış, senaryolaştırmadan öyle bırakmış. Eve gelince kitaptan Refik Halit Karay bölümünü okumaya başladım.

Arabaya binmeden önce Veysel bana, “Birçok yazında Refik Halit Karay’dan bahsediyorsun abi, neden, çok mu seviyorsun?” diye sormuştu.

Dilim döndüğünce anlatmaya çalıştım Refik Halit’i Veysel’e; belki de “Refikim Halit”i tekrar tekrar kendime.

Hem ittihatçıların, hem de Cumhuriyeti kuranların gadrine uğramış tek yazardır. İttihatçılar iktidardayken, tıpkı arkadaşı Ahmet Samim gibi “yüksek bir makama” çağrılmış, (Hırant Dink de çağrılmıştı) kendisine “gençliğine yazık olur” ikazı yapılmış, huylu huyundan vazgeçmediği halde Ahmet Samim’den daha şanslı çıkmış, kurşun yerine şansına sürgünlük düşmüştü.

Haldun Taner onun hakkında şunları söyler:

“Bence Refik Halit romancılığı, öykücülüğü dışında, mizahçı, hicivci kişiliği ile de, en az bu iki alandaki kadar değerli bir yazardı. Çok netameli bir ortamda, hışır İttihatçıların ortalığa duman attırdığı bir zorbalık döneminde, onların balonlarını delenler bir bir sokaklarda kiralık katillere öldürtülürken, o hiciv denen yaman silahla onlara saldırıyordu. Zeki idi, yürekli idi. Buna yüreklilikten daha çok, delikanlılık delişmenliği de denebilirdi. O günkü Türk ortamını, görgüsüz devlet adamlarını, ne oldum delisi zenginlerini, özenti aydınlarını ‘ti’ye alıyordu. Ve bütün bunları dikine dikine değil, yirmi üç yaşında bir gençten hiç beklenmeyen, akıl almaz bir dil ustalığı, bir mizah estetiği içinde yapıyordu.”

*

1987 yılının sonbaharında ben Güneş Gazetesi’nde gazeteciliğe başladığımda, Mehmet Barlas’ın ısrarı üzerine Refik Erduran’ın gençlik anıları gazetede tefrika ediliyordu. O yazı dizisinde Erduran ilk defa, Nazım Hikmet’in Rusya’ya kaçmasına nasıl yardım ettiğini açıklıyordu büyük bir sırrı faş ederek. Daha sonra bu anıları “Gülerek” adıyla kitaplaştırdı Erduran, o günden beri kitaplığımda bulunan kitaba şimdi bir hazine muamelesi yapıyorum. Kitapta Erduran bir yığın anekdot aktarıyor.

Ona göre Refik Halit “müthiş zeki, gerçekten sevimli, alabildiğine alaycı, kural aşmaktan ve -kendisinin sıkça kullandığı sözcükle- ‘edepsiz’ davranmaktan hoşlanan bir insandı. (İnanmazsanız ve o tür tutuma alerjiniz yoksa soyadına dikkatlice bakın).”

Erduran gençliğinde kurduğu Çağlayan yayınevinden Refik Halit’in birkaç romanını basmış, doğal olarak aralarında bir dostluk kurulmuş. Refik Halit’in kelimelerle oynama oyununu sevdiği hepimizin malumu… Erduran, günün birinde ona muzip bir soru sorar, büyük ironi ustası Refik Halit de hınzırca bir cevap verir. Gerisini “Gülerek”ten aktaralım:

“Soyadınız tersten okununca Türkçede ayıp sayılan kelimelerden biri çıkıyor. Bunu mahsus mu yaptınız?’

Cin cin gülmüştü.

‘Fark ettin demek?’

Sonra biraz düşünüp mırıldanmıştı:

‘Ben o nesneyi sevimli bulurum. Sevimli ve alık.’

‘Sevimli ve alık mı?’

‘Evet...’

Bundan sonra söylediğini sözcüğü sözcüğüne anımsamıyorum. Ama şöyle bir şeydi:

‘Gözsüz, kel, pürheves bir hayvancık gibi şirin. Öyle bir hayvancık kadar da akılsız. Zaten adının başına ‘dal’ koyarsan ‘dangalak’ yerine geçer...”

*

Lübnan’da 150’liklerle birlikte sürgündeyken, belki de sürgünde olmasına en çok üzülenlerden birisi de Atatürk’tü. Zira Atatürk en sadık okurlarından birisiydi. Onu affedip yurda getirtmek için bir yol arıyordu. Ancak Atatürk’ten daha “Atatürkçü” geçinen bir güruh; İstiklal mücadelesinin başlarına, 1919 yılında, “Anadolu’da bir patırtı, bir gürültü, kongreler, beyannameler falan, sanki bir şey yapabilecekler. Blöf yapmanın sırası mı? Hangi teşkilatın, hangi kuvvetin var? Bu ne hayal! Kuzum Mustafa, sen deli misin?” dediği için kanına ekmek doğramaya hazırdı Refik Halit’in. Daha sonra gerçekten de “Deli” diye bir piyes yazdı, bu küçük kitabını Mustafa Kemal çok beğendi, onu vesile yaparak, sırf onu kurtarmak için 150’liklere bir genel af çıkartarak yurda dönmesini sağladı.

*

Refik Halit asırlardan beri yakamızdan düşmeyen riyakarlığın nasıl bir hastalık olduğunu çok iyi bilen bir yazardı. Hele entelektüel muhitlerde, aydınlar arasında… Birbirinin kuyusunu kazan kazana… Sırtı dönen herkes testereyle doğranır. Herkes yüzyüzeyken cicim canımdır, dağılınca herkes ruhu beş para etmez bir herif... Birbirinden nefret edenlerden birisi vefat edince de onu hiç sevmeyenler de dahil aynı güruh hep birlikte, kara güneş gözlüklerini takıp Teşvikiye Camii’nin avlusuna doluşur. (Vaktiyle Çetin Altan’ın bir yazısından kalmış aklımda. Zamparalar, kadın tavlamak için takıp takıştırıp cenaze törenlerine giderlermiş. Ölüm karşısında insanın üreme hormonları harekete geçer, libidosu yükselirmiş… neyse.)

*

Aydınların bu riyakarlığını bilen Refik Halit, sürgün yurdu Halep’te, son gelen Cumhuriyet gazetesinde, ağır bir hastalığın pençesinde kıvrandığını okur. Kahvede bulunan arkadaşlarına, gerçekten de ölse, bu haberin İstanbul basınında nasıl yankı bulacağını çok merak ettiğini söyler ve bir deneme yapmaya karar verir. Muzip adam ya… Bir kalem ister, Cumhuriyet gazetesine ölüm haberini bildiren bir telgraf çeker:

“Refik Halit iltihabı sehaya’dan vefat etti. İmza: Muhabir Remzi.”

Gerisini Çetin Altan’dan dinleyelim:

“Bir hafta sonra gelen İstanbul gazetelerin hepsi de bu habere büyük yer ayırmışlardı.

Servet-i Fünun:

'Edebiyat alemi için pek elim, pek hazin bir ziyaı kaybetmekle nihayet derecede dilhununuz. Refik Halit Bey’in parlak ve mümtaz bir hayatı edebiyesi, yazılarından hiçbir naşirin, bilhassa hiçbir mizahnüvisin yetişemediği kadar kuvvetli, nafiz, cazip bir sihr-i muvaffakiyeti vardı. O ne keskin mizah, o ne ince zeka, ne füsunkar kalem, ne canlı ve müşahhas nükte idi…'

Cumhuriyet:

'Türk edebiyatında çok kuvvetli ve yüksek bir mevki sahibi olan genç naşirin vefatından yine edebiyatımız namına derin bir teessür duyduk. Türk lisan ve edebiyatının tekamülünde başlı başına bir çığır açan ve Ziya Gökalp’in tabiriyle ‘yegane Türkçe yazan’ bu muharrir, Türk milli edebiyatının temellerini kurmaya çalıştı.'

Vatan:

'Bir sanatkar sıfatıyla Refik Halit’in zayına ne kadar acısak azdır. Yeni nesil arasında Türkçe nesre onun kadar hakim olanlar, onun kadar ciddi bir sanatkar damarına malik olanlar pek azdır.'

Ölüm haberinin arkasından yazılan bu satırları o sırada kahvede bulunanlara Refik Halit yüksek sesle okur ve şunları söyler:

'Bak gördünüz mü beni unutmamışlar. Değerimi ortaya koymak için ölmemi bekliyorlar sadece. Hepsi bundan ibaret… Öldüğümü öğrenince gerçek düşüncelerini yazdılar.'"

*

Refik Halit’in ölmediği, şakacı, muzip adamın kendilerine bir oyun oynadığı kısa sürede anlaşıldı. Ölümünden kısa bir süre önce, 1 Haziran 1938’de çıkarttığı af kanunuyla yurda dönmesine ön ayak olan Mustafa Kemal’in bu girişimine; ölüm haberi üzerine yukarıda aktardığım serenatları yazan gazeteler karşı çıktı önce. Yunus Nadi ve Peyami Safa bu cengaverler ordusunun iki başkomutanıydı.

Yurduna döndükten sonra, belki de bu gazete ve gazetecilere inat Refik Halit Karay tam 27 yıl daha yaşadı.

Külliyatını okumaya bir ömür yetmez. Yazdığı her şey hala çok taze..

*

Maltepe sahilinde, doldurulmuş denizin üzerinde gezerken, aklımda Refik Halit’in İstanbul ve Deniz’e dair yazdığı şu satırlar vardı:

“…İstanbul’da deniz zaten bir süs vasıtasıdır, ciddi bir şeye benzemez. Tabiatın eli, kumda oynayan çocuğunki sanki şöyle, küreciğinin ucu ile Karadeniz’i Boğaz’dan çarpuk çurpuk geçirmiş, Marmara’ya akıtmış, oradan ise oluk açarak Akdeniz’e aşırmıştır. Sonra yine küreğiyle şuraya buraya koylar, körfezler, dereler ve haliçler çizmiş, öteye beriye adalar koymuş; burunlar, kayalıklar işlemiştir; epeyce eğlenmiş, plajda hoşça bir gün geçirmiştir.”

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!