Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Ne Orhan Pamuk’un “Benim Adım Kırmızı” romanında İstanbul’un unutulmuş eski zaman sokaklarına kederli kederli yağdığı için, ne Nuri Bilge Ceylan’ın filmlerinin geniş kadrajında koca bir evreni doldurduğu için aklıma gelmedi kardan bahisle bu yazıya oturmak; “dışarıda kar yağıyor, odam sıcak” olduğundan da değil; Sait Faik’in “Alemdağ’da Var Bir Yılan” hikayesi “Günlerden pazartesi. Yine vapurun alt kamarasındayım. Yine hava karlı. Yine İstanbul çirkin,” diye başlayıp “Yalnızlık dünyayı doldurmuş. Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey. Burada her şey bir insanı sevmekle bitiyor,” diye devam ederek beni kendimden geçirdiği için hiç değil… Belki de “kar inadına içimize yağdığı” için… Evet evet, en iyi gerekçe bu olabilir.

        Bir yazıyı neden yazdığını peşinen söyleyen yazarın yazısını kim okur bilmem ama kar bahsi açılınca hepimizin, hiçbir ayrım yapmaksızın alayımızın çok benzer hislere kapılmasının tek bir sebebi vardır bence; kar Ahmet Muhip’in ölümsüz dizesinden ilhamla “dünyanın büyük yalnızlığını” hatırlatır hepimize.

        *

        Kar sessizliktir. “Beyaz bir sükut” olarak tarif etmişti bu sesi Cahit Sıtkı. O sesi duyar duymaz, bir battaniyenin altına süzülmek ister insan. Nedensiz bir hüzün çöker her yere, kesif bir ıssızlık kaplar alemi, terk edilmiş, yetim kalmış bir havaya bürünür şehir. Kar yağdığında, hapishanedeki Nazım’ın yüreğine girdiği gibi, “kalbe bir bıçak gibi girer hatıralar.”

        *

        Uyuşuk uyuşuk yağıyor kar. Yerle bitişik sınıfın penceresinden avluya bakıyorum. Hiçbir kar tanesi benzemiyor bir diğerine. Hiçbir kar tanesi çarpmıyor bir diğerine. Her birisinin yolu belli, kaderimiz gibi. O pencerenin önünde ne kadar kaldım, kar ne zaman durdu, yoksa hiç durmadı mı bilmiyorum;

        “Kar yağdı durmadan üç gün üç gece,

        Yaslandı duvarlara, kapıları zorladı, pencerelerden baktı ev içlerine.

        Kar hiç böyle kimsesiz kalmadı kendi özgül tarihinde.

        Çıngırakların, kızakların karı yağdı her şeyin üstüne sessiz bir öfkeyle.”

        Metin Altıok’un bu şiiri yazdığından haberim yoktu henüz. Okuma yazma öğretmek için açtırmıştı öğretmen Alfabe’den o sayfayı. Sayfadaki resimde, dışarıda kar yağıyordu. Bir odanın içindeydi Ali… Ninesi atkı örüyordu ona. Dedesi berjer koltukta gazete okuyor. Annesi sofrayı topluyor, babası yardım ediyordu, Ali sobanın arkasında kitap okuyordu.

        “Oku Ali oku, Ali kitap oku.”

        Bütün gün bu fişi ezberletmişti öğretmen bize.

        Alfabe’nin rengarenk başka bir sayfasında, ninenin ördüğü atkı boynunda, kafasında beresi, ayağında kar çizmeleri, sırtında sıcak tutan montuyla Ali kartopu oynuyor arkadaşlarıyla okulun bahçesinde. Ben üşüyorum. Yanmayan kalorifere yapışık vaziyetteyim. Annemi özlüyorum. Hasret, içimde bir ur, annem çok uzakta...

        “Ali oyna, Ali kar topu oyna” diye bir fiş gelmiyor aklıma. Ama o soğuk okulda, sıcacık evin huzurundan uzakta, annen yanında değilken gökten yağan kar değildir. Camın önünde, “Ali’nin evi”ne benzer bir ev özlerken bilseydim eğer Sezai (Karakoç) Bey’in “Kar” şiirini yazdığını, içinde geçen;

        “Allah kar gibi gökten yağınca

        Karlar sıcak sıcak saçlarına değince

        Başını önüne eğince

        Benim bu şiirimi anlayacaksın”

        kıtasını yüksek sesle okurdum sınıf arkadaşlarıma. O Şiirin içinde geçen “öyle kar yağdı ki elim üşüdü” dizesi beni başka bir şairin, Turgut Uyar’ın “Bilirim Bir Kışa Hazırlanmayı” şiirine götürdü:

        “...Şimdi tutalım bu diriliği artık.

        Zamanıdır. Zamanıdır. Neredeyse kar başlar.

        Küçük kuşlar ölür.

        Semerciler ve dilsizler ölür.

        Seninle ben kalırız.

        Yeni bir yaşamaya.

        Gökler ve kentler ufalır.

        Seninle ben kalırız.

        O şarkı sanılanlar bir kavga halini alır.

        Nerdeyse kar başlar.

        Birini düşünür gibi oluruz.

        Biliyorum ellerin de üşür.

        Biliyorum ama ısıtabilirsin onları. O ateşte. Hazırsın da.

        Biliyorum.

        Ama sana bir boyun atkısı gerek.

        Kış geldi.”

        *

        Elli yıl önce duruyordum o pencerenin önünde. Aklım öğretmenin fişlerinde, hayalimde Alfabe’deki “Ali”nin sıcacık evi...

        Şimdi bulunduğum apartmanın üçüncü katından seyrediyorum karşı tepeleri. Kar tutmuş.

        Sehpanın üzerinde Tolstoy’un “Savaş ve Barış”ı, yanında Ehmedê Xanî’nin “Mem û Zîn”i…

        *

        Tolstoy’un kahramanı Rostov ve ailesi yüklenmiş çoktan, eşyalarını paketleyip taşradaki evlerine doğru çıktılar yola. Napolyon ise şehri yukarıdan gören Vorobyevi Tepeleri’nden uzun uzun baktı şehre. “Bekle beni Moskova,” dedi ve sürdü atını. (Trenden inmiş, Haydarpaşa Garı’nın merdivenlerinde, omzunda sazı, karşısında şehri gören arabesk şarkıcılarımız da İstanbul’a böyle seslenir filmlerde.)

        Napolyon Moskova’ya girdiğinde Rusları eze eze, şehri bileğinin hakkıyla aldığı için, henüz kar görmemiş şehirde onun altın anahtarını kendisine teslim edecek valiyi bekliyordu. Vali çizmelerini öpecek ona şehri teslim edecekti! Tarihte hep böyle olmuştu, muzaffer komutanlar böyle karşılanmışlardı fethettikleri şehirlerin kapılarında.

        Ama şehir bomboştu. Altın kubbeli sarayları, ihtişamlı konakları, izbe yoksul evleri terk etmişti ahali. Zenginler şehir dışındaki malikanelerine, fakirler kurtarabildikleri hayvanlarını peşlerine katıp çıkmışlardı şehirden.

        Şehrini Napolyon’a sunan Vali’nin şeytani bir planı vardı. Napolyon şehre yerleştikten sonra onu ateşe vereceklerdi! Kremlin Sarayı büyük bir utançla kapılarını Napolyon’a açtığında, kundakçılar küçük alışveriş tezgahlarını ateşe verdiler önce. Şehrin Valisi Kont Rostopçin’in emri katiydi; şehir yanıp kül olacak, Fransızlar yangın yerinde çaresiz kalacak, mecburi şehri terk edeceklerdi!

        Alevler kısa sürede bütün şehri sardı.Napolyon’un askerleri arasında romancı Stendhal de vardı. Karargahın levazım birliğinde vazifeliydi. O korkunç yangını Tolstoy da anlatır romanında ama Stendhal şu cümleyle özetler her şeyi:

        “Dibi toprakta ucu gökyüzüne doğru uzanan, bakır rengi bir duman piramidi…”

        Üç gün, üç gece boyunca yandı Moskova.

        Üçüncü günün sonunda alevler Napolyon’un bulunduğu Kremlin’i sardı. İmparator kaçarken, “alev duvarı içinden, çöken taban ve tavan yıkıntılarından, düşen çatı kirişi ve eriyen demir çatıların ortasından” geçmişti.

        20 Eylül 1812’de alevler yavaş yavaş söndüğünde, koca şehrin beşte dördü yanıp kül olmuştu.

        Şehir aylarca koktu.

        Üç hafta sonra 10 Ekim 1812’de ilk kar yağdı. Karı kimse beklemiyordu. Kış erken bastırmıştı. Şehirde yiyecek tek lokma yoktu. Harabe şehre erzak sevkiyatı hak getire...

        Fransızlar yenilgilerini sırtlayıp çıktılar şehirden.

        “General Kar” hiç beklenmedik bir anda Rusların yardımına yetişmişti.

        *

        “Savaş ve Barış”ı tekrar koydum sehpaya. İçinde “kar” geçen her şey bir anda sökün etmişti işte.

        Edip Cansever’in “Ben Ruhi Bey Nasılım” şiiri uzun bir destana benzer. Dışarı bakarken pencereden, iki dizesi takıldı dilime;

        “Bir kış günüydü, kar yağıyordu

        Gök sapından boşalmış papatya yaprakları gibi duruyordu”

        *

        Çocukluğumda kar, şairin tarif ettiği gibi yağıyordu. Karın ne zaman yağacağını, saatini sektirmeden bilen ihtiyarlar vardı yaşadığımız muhitte. O ihtiyarlardan birisinin hikayesiyle büyüdüm ben de, annem babasından duymuş, kar yağdığında bana anlatırdı, hikaye şöyle:

        *

        Xanê köyünde bilge bir ihtiyarın yedi oğlu varmış. Sert rüzgarların estiği, kar gelmeden önce haberci olarak o sert rüzgarı gönderdiği soğuk bir sonbaharın hüzünlü bir akşam üzeri yaşlı adam evinin damına çıkmış, elini alnına siper yapmış, göğün dibinde biriken kapkara bulutlara bakıp hızlıca eve dönmüş.

        Bir felaketin yola çıkıp gelmekte olduğunu anlamış.

        En büyük oğlunun eline en keskin bıçağı tutuşturmuş, “çabuk ahıra in, öküzü kes” demiş.

        Ahıra inmiş oğlan, koca öküzü bildiği usulle yere yatırarak kesmiş. Gelip babasına emrini yerine getirdiğini söylemiş. Baba bu kez başka bir emir vermiş, “çabuk ocağa odun atın, büyük kazanı sürün ateşe. Öküzün etinden kavurma yapmaya başlasın evin kadınları” demiş ve yedi oğlunun yedisine de dama çıkıp kar küremeye hazır olmalarını söylemiş.

        Etler parçalanıp kazanda kavurma olurken, kar yağmaya başlamış. Böyle koca koca taneler halinde... Her tanesi “papatya” yaprağı sanki... Kar gökten indikçe, sessizlik büyümüş. Yedi oğulun yedisi de dama çıkmış, yağan karı damdan küremeye başlamış, yorulan aşağı inmiş, kavurmadan yemiş tekrar dama çıkmış, bu iş sabaha kadar sürmüş.

        Sabah olmuş bir de bakmışlar ki, köyde hiçbir ev yok. Bütün evleri kar yutmuş. Bir tek onların damından incecik bir duman tütüyor.

        Karlar eriyince, o yaman kış bitince, yaşlı bilge artık buralarda, bu dağların arasında, bu yalnızlıkta, konu komşu olmadan yaşanmaz demiş, ailesini yanına almış, evini barkını bırakarak Xanê’den ayrılmış.

        Xanê o gün bugün insansız kalmış.

        *

        Karlı kış gecelerinde, ne zaman istesem annem anlatırdı bu hikayeyi bana.

        Hikayenin sonunda durur, asıl hikayenin; babasının, yani dedemin evinin oturma odasındaki kör pencerede duran muşamba kaplı, arada bir dayımın indirerek yüksek sesle bazı bölümlerini böyle insanın içine dokunan bir tilavetle okuduğu kitapta oluğunu söylerdi bana.

        Dayım okurken benim de huşu içinde dinlediğim, en çok da iki aşığın birbirinden fersah fersah uzakta olmalarına rağmen, peri padişahının üç çöpçatan kızının, gecenin bir vaktinde sırf eğlence olsun diye dünyanın en güzel kızı (Zîna Zêdan) ile en yakışıklı delikanlısını (Memê Alan) birbirinin koynuna soktukları, ikisinin de gece aynı yatağı paylaştıklarını bir rüya sanmasınlar diye yüzüklerini değiştirdikleri bölümü sevdiğim kitapta yani… Hikayeyi kadim bir destandan ilham alarak yazan kitabın yazarı, bizim şimdi ilkbahar yaylası olarak kullandığımız Xanê köyünden gitmişti Doğu Beyazıt’a.

        “İşte o kitabı, o yaman kışta hayatta kalan o bilge adamın yedi oğlundan en küçüğü yazdı oğlum” derdi annem; babası vermiş bu bilgiyi ona. “Buralardan gittiler, belki de Hicaz’a gittiler bilmiyorum, oralarda medresede okudu çocuk, alim oldu ve o efsunlu kitabı yazdı, babam, yani deden ben senin yaşındayken böyle anlatırdı hikayesini.

        Derler ki eskiden, çok eskiden, bizim yetişmediğimiz çağlardan bugüne, kavuşmaları imkansız aşıkların çoğuna o kitaptan birkaç beyti muska diye yazdırıp bir hamaylının içinde boynuna asarlarmış. Aşk hastalığına iyi geliyormuş bu kitap derdi babam.”

        *

        Efsaneye göre; babasının kestirdiği öküzün kavurmasını yiyerek sabaha kadar kar küreyen, böylece sülaleyi ölümden kurtaran yedi kardeşin en küçüğü Ehmedê Xanî’ymiş. O yaman gecede karın altında kalsaydı eğer tekmil aileyle birlikte komşuları gibi, o da ölüp gidecek, mesela “Mem û Zîn”i yazamayacaktı. Kar Rusların imdadına yetişip Napolyon’u Moskova’dan kovmasaydı eğer, muhtemelen Tolstoy “Savaş ve Barış” yerine başka bir roman yazacaktı.

        *

        Bulunduğum üçüncü katın penceresinden yağan karı seyrederken, 50 yıl önce, alfabeyi sökerken hep hayalini kurduğum “Ali’nin Evi”nde hissettim kendimi bir anda. Sonra döndüm kendi evime; sehpanın üzerinde “Savaş ve Barış”, “Mem û Zîn”in yanında duruyordu.

        Kar yağar, “kalbe bir bıçak gibi girer hatıralar” her defasında.

        Diğer Yazılar