Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Aristokrat ailelere mensup binlerce talebe üzerlerindeki libası çıkarıp köylü kıyafetlerine bürünerek Moskova ve St. Petersburg darülfünunlarından kırlara doğru yürüyüşe geçtiklerinde sene 1874, mevsim yazdı; aşka gelmişlerdi ve “halka doğru” gidiyorlardı.

Evlerini terk, ailelerini reddetmişti hepsi. Çoğu malikanelerde büyümüştü. “Ruh ikizleri” köylülere gidiyor, buluşacakları serf dadılara, hizmetkârlara karşı suçlu hissediyorlardı kendilerini. Daha önce hayatlarında tek bir köy görmemiş olanlar da vardı aralarında. İsimleri “Narodnik”ti, hareketin adı “Halka Doğru”ydu, “Halkın dostları” deniyorlardı onlara.

“Halkın davasının” neferleriydi onlar. Köylülerin kıyafetine bürünmekle yetinmemiş, şivelerini de değiştirmişlerdi, “Sırrı Süreyya Önder” şivesiyle konuşuyordu hepsi. Köylülerin engin bilgilerinden faydalanacak, onlar da köylülere okuma yazma öğretecekti, heybelerinde onlara okutacakları kitap, ellerinde de Çernişevski’nin Nasıl Yapmalı? romanı vardı.

(Ah o roman yok mu o roman! Gözlerimden kan getiren o roman! Ortaokuldaydım, kitabı kim vermişti bana tam olarak hatırlamıyorum ama sanırım şimdi Danimarka’da yaşayan o kumral güzel adam, Mustafa Kaplan olmalı… Önsözünde “Lenin’in en sevdiği roman” deniyor, birkaç satır sonra da Lenin’in ortaokul öğrencilerine çektiği bir nutukta, “Yazıklar olsun size, ortaokula gelmişsiniz hala Çernişevski’nin Nasıl Yapmalı? romanını okumamışsınız” diyerek çocukları azarladığı yazıyordu. Madem ortaokuldaydım ve hâlâ okumamıştım ve Lenin’in emriydi, o halde okumalıydım! Karlı bir kış öğleden sonrası açtım iki ciltlik romanı, dün gibi aklımda; mavi kapağı, kapaktaki Rus kontesi gibi genç bir kadının resmi, Yar Yayınları… Akşam karanlığı basınca ilk cildini bitirdim, ikinci cildi elime aldım, gecenin bir vakti gözüme sanki perde indi, ovuşturunca kitabın sayfaları arasına kam damlamaya başladı, annem feryat figan yanıma koştu, “Oğlum kör oldu!” diye bağırdı, kitabı duvara fırlattı. Gözümden akan kanın sayfalarına döküldüğü o roman, diğer kitaplarımla birlikte 12 Eylül’ün zulmü altında can verdi. Şimdi bu yazıyı yazarken düşünüyorum, tam 42 sene önce okuduğum o romandan aklımda bir tek yazarın sık sık hikayeyi kesip okurla sohbet etmesi kalmış, o zaman bana ne kadar tuhaf gelmişti bu muhabbet!)

Kurmak istedikleri yeni bir toplum tahayyüllünü “Halkın dostlarına” sunan bu romanla “halka gitmek” hacca gitmek gibi bir şeydi. Halka borçları vardı gençlerin, o borcu ödemeye gidiyorlardı. (“Unutma Emin, senin de halkına borcun var.” “Benim kimseye borcum yok, hepsinden alacağım var, bir sürü tabela yapmışım, hiç kimse parasını vermemiş.” Vizontele Tuuba, Deli Emin ile bir devrimcinin diyaloğu…)

*

Hareket başlamadan 13 sene evvel, 1861’de toprakta serflik resmen kaldırılmıştı. Bu büyük bir hadiseydi, hatta Dostoyevski’ye göre, Rusya’nın 10. yüzyılda Hıristiyanlığı kabulü kadar mühim, onun kadar büyük bir olaydı. Toprak sahipleriyle köylüler artık barışacaklardı! Ondan yirmi sene önce Tanzimat Fermanı’yla biz “gavura gavur demekten kendimizi nasıl men ettiysek”, Ruslar da artık köylülere “serf” demeyeceklerdi.

Her “sınıf” üzerine düşeni yapacak, “eğitimli sınıflar” yani aydınlar halka inecek, halkı uyaracak, köylüleri eğitecek, onları aydınlatacak, yeni bir edebiyat, yeni bir “milli şuur” şahlanacak, böylece yeni bir Rusya kuracaklardı. (Ne kadar tanıdık bir ideal!)

Aklı başında Turgenyev, Lavrov gibi yazarların “sakin olun, büyük bir hayal kırıklığıyla karşılaşabilirsiniz” haykırışları davulcu yellenmesi gibi kaldı o muazzam karmaşada.

Marşlarla, devrimci nutuklarla, romantik şiirlerle girdikleri her köyde “yabandan” gelmiş tuhaf insanlar olarak karşılandı halkın dostları. Bu hem kılıkları hem dilleri hem de hareketleri tuhaf gençlerin buralarda ne işi vardı? Kuşkuya kapıldı köylüler. Hatta düşmanca bakanlar bile oldu. Mutlaka bir iş çevirmeye gelmişlerdi, pek çok yerde onları yetkililere ihbar etmeye başladılar. Hatta Kiev kırsalında bir köylü kadının evine yerleşen, hareketin liderlerinden Yekaterina Breşkovskaya’yı, kitaplarının çokluğundan korkan ev sahibesi polise ihbar etti, hemen tutukladılar.

“Halkın Dostları”nın sosyalist fikirleri köylüler için garip ve yabancıydı.Fikirlerini köylülerin o denli yabancı olduğu terimlerle açıklamaya çalışıyorlardı ki, karşı taraf dilden hiçbir şey anlamıyordu.

Bir konuşmacı bir köyde geleceğin toplumunu anlatırken, kuracakları yeni toplumda bütün toprakların herkese eşit bölüşüleceğini, kimsenin kimseyi sömürmeyeceğini söyler. Kalabalık dinleyicilerin arasından bir köylü fırlar, bağırmaya başlar:

“Toprağı bölüşmemiz ne güzel olur. İki işçi tutarım, onlar toprağı işler, ben de keyfime bakarım.”

Polis peşlerine düşer, sürek avı başlar. Yakayı kaptıran kendini ya kodeste ya da Sibirya’da sürgünde bulur. Bu ağır yenilgi, ağır bir bunalım getirir beraberinde. Kişiliklerini bile köylülerin kurtuluşuna bağlamışlardır, ümitleri yıkılınca kişiliklerinden de olurlar. İçlerinden yazar Gleb Uspenski uzun yıllar bir köylü gibi yaşadıktan sonra her şeyin tarumar olduğunu görünce aklını yitirir, tımarhaneye düşer. Bunalıma giren halkın dostlarının çoğu alkole sığınır. Kafalarındaki köylü sınıfı fikrinin gerçeklikle ilgisi olmadığı tokat gibi çarpmıştır yüzlerine. Onlar köylü değildi ve olamazlardı… Aralarında hiçbir bağ, köprü yoktu. Tam tersine kültürel, sosyal, entelektüel uçurum muazzamdı. Köylülük bir bilmeceydi ve o bilmece zinhar çözülemezdi.

Narodnik hareket bir küçük burjuva hareketiydi, sonra anarşizme kaydı, Çar’a suikast düzenlediler, marjinalleştiler. Başta Lenin’in de sempatiyle baktığı ve hareketin itici güç olarak gördüğü köylülüğün yerine Troçki ve Lenin “proletaryayı” koydu; Rus aydınları içinde “köylülüğe” en yakın hareket olan Bolşevikler, hiç beklenmedik bir anda proletarya ihtilalini yaptı. (O. Figes, Nataşa’nın Dansı, YKY, s.215-270)

*

Rus Narodnikler “devrim yapmak” için halka gitmişti; bizde ise yüzyılın başında bir darbe yoluyla “devrim yapmış” olan İttihatçılar, onlardan feyz alarak “halka yürümeye” kalkıştı.

Rusya’dan ve Balkanlardan gelen Yusuf Akçura, Hüseyinzade Ali Turan, Ağaoğlu Ahmet gibi Türkçü göçmen aydınları, İstanbul’da güçlerini Kürt Ziya Gökalp’ınkiyle birleştirdi. Madem Rum ve Ermeni aydınları halkına sahip çıkıyordu, o halde Türklerin ne eksiği vardı? “Halka Doğru” dergisini çıkardılar.

Ali Turan bizde “Türkçülüğün ve halkçılığın mürşidi” olarak bilinir, Ziya Gökalp “Türkçülük Nasıl Doğdu?”, başlıklı yazısında onun hakkında şunları söyler:

“Ali Bey Petersburg dârülfünununda iki tesir altında kalmıştı: Panislavizm, sosyalizm… Ali Bey panislavizmden pantürkizm mefkuresini çıkardığı gibi, sosyalizmden de halkçılık ahlâkını aldı.”

Birçok tarihçiye göre Hüseyinzade Ali, Petersburg’taki talebelerin halka yürüme hadisesinden çok etkilendi, İstanbul’a gelip Tıbbiye’ye girdikten sonra Narodnik harekete benzer biçimde üniversite öğrencilerinin öncülük ettiği ilk gizli örgüt olan İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin kurulmasına ön ayak oldu.

Narodniklerin Rusçuluğu “Türkçülük”; sosyalistlikleri de “halkçılık” olarak tezahür etti bizde.

Zafer Toprak’ın demesine göre bizim Türkçülerimizin şiarı, Narodniklerin şiarıyla aynıydı:

Türk aydını halka yönelmeli, halkla bütünleşmeli, halkın seviyesine inerek onu eğitmeliydi. (Türkçüler millet kavramını kullanmıyordu çünkü bu kavramın içine Türklerin dışında kalan imparatorluğun diğer tebaası da giriyordu.)

İlk sayısı 1913 Nisan’ında çıkan Türk Ocağı’nın yayın organı olan Halka Doğru dergisinin başlattığı “halka inme” hareketi o yıllarda, tıpkı Rusya’daki “Halkın dostları” gibi gelişti. Gün evde, konforlu şehirlerde oturma günü değildi. İstanbul’un dışında doktora, öğretmene, bilgiye, şefkate muhtaç bir halk (köylüler) vardı, bu amaçla Türk Ocağı’nda “halk hayatının hangi cihetlerinin görülmek, öğrenilmek lazım geldiği” üzerine konferanslar, seminerler düzenleniyordu. Ocak ve Dergi, Osmanlı aydınlarını göreve çağırıyordu. Rus aydınları hayatları pahasına halka yürümüştü, şimdi sıra onlardaydı. Osmanlı-Türk aydınının Rus aydınından öğreneceği çok şey vardı!

İlk hareketi Tıbbiye talebeleri başlattı. 1913 yazında yola çıktılar. Tıbbiyeli Kıbrıslı İrfan en önde yürüyordu. Anadolu bir asker deposuydu, o halde bu askerlerin geldiği muhiti görmek, hayat koşullarını incelemek Türk aydınlarına düşen bir görevdi. Anadolu’nun havası temiz, suları soğuk, rüzgârları ılgıt ılgıt esiyordu ama insanları bir deri bir kemikti. Tıbbiyeliler buna çare bulacaklardı.

Gerisini Zafer Toprak şöyle anlatır:

“Bu amaçla İzmir’e kadar yürüyerek gitmeyi planlayan gençler ordudan erkân-ı harbiye haritaları temin etmişler, pusulalarıyla ve köylüye dağıtılacak ‘sulfato’ şişeleri ve çiçek aşısı tüplerinden oluşan on beş yirmi okka ya da 25, 30 kiloluk yükleriyle 5 Temmuz Cuma günü İstanbul’dan yola çıktılar. Bu yaya yolculuğun kendileri için ne denli zevk olduğunu vurgulayan İrfan, yol boyunca Mehmed Emin Bey’in ‘Ben bir Türküm, dinim cinsim uludur. Ateş ile özüm sinem doludur’ teranesini hep bir ağızdan tekrarladıklarını kaydediyordu.”

Tıbbiyeliler Türk gücünün her şeye muktedir olduğunu dünyaya göstereceklerdi. İlk adımı onlar atmıştı, coşku doluydu hepsi. Sonradan “milli şair” payesini alacak olan Mehmet Emin Yurdakul’un “Anadolu Türk köylüsünün durumunu” gözler önüne seren, “şefkatli ve halka muhabbetle dolu” şiirleri herkesin dilindeydi.

Rumeli elden çıkmıştı, Anadolu besliyordu artık ahaliyi. O halde Anadolu “velinimetti” ve kıymetliydi…

Mustafa Kemal de kurtuluşu “Anadolu”da gördü zaten.

*

Cumhuriyet’ten sonra sıra Kemalistlere geçti. Onlar da en az Narodnikler ve onların izinden giden İttihatçılar kadar halkı, yani köylüleri seviyor, onlara güveniyor, onları “ışığa boğmak” istiyordu. İstiklal Harbi, köylülerin zaferiydi, kurtuluşu onlar sağlamıştı, asker olmuş, ekmek olmuş, libas olmuş, mermi olmuş Mustafa Kemal’in arkasında dizilmişlerdi. O halde “borçları” mutlaka ödenmeliydi.

İttihatçı halkçılık Narodnikler’den, Kemalist halkçılık da İttihatçı halkçılıktan etkilendi. Ziya Gökalp yeni dönemin mürşidiydi. Ona göre de Türkçülüğün esaslarından birisi “halka doğru” gitmekti. Halka, yani köylere yeni bir kültür götürmeye değil, tam tersine o kültürü “özümsemeye” gidecekti aydınlar. Halk kültürüyle terbiye olacaklardı. “Halka gitmek harsa gitmektir, çünkü halk milli harsın canlı müzesidir” diyordu Cumhuriyet döneminin büyük âlimi. O yüzden edebiyatta köy mevzusunu anlatmak “milli bir dava”ydı.

“Halk Evleri”nin kurulması, Kadro dergisinin yayına başlaması ve Yakup Kadri’nin Yaban romanının yazılması aynı yıla, 1932’ye rastlar. “Evler” Cumhuriyet değerlerini en ücra köşelerine yayacak, Dergi yeni dönemin ideolojisinin taşlarını döşeyecek, Roman da aydınlara gaz verecekti!

Çünkü “köylü milletin efendisiydi” artık!

Köy, bu yıllardan itibaren Cumhuriyet’in ulusalcı-halkçı ideolojisinin kutsal mekânı sayılacaktı.

Falih Rıfkı Atay, 1933 yılında Kadro’da çıkan bir yazısında ideal köyü şöyle tarif eder:

“Bizim köye, Kemalist köye, Türk ihtilalinin köyüne, radyodan, ocağın başında Köy Saati’ni dinleyen ve çamaşır suyunu elektrikle ısıtan köylülere kavuşacağız.” (Daha birkaç gün önce Şanlıurfa’nın Suruç ilçesinde “elektrik duasına” çıkan köylüler hakkında soruşturma açıldı. İşine gelince aydına “cahil numarasını yapan” ama isteyince de böylesi muziplikleri aklına getiren köylülerin idealleştirilmemiş maceraları Kemal Tahir’in romanlarında önemli bir yer tutar.)

Orda bir köy vardı uzakta, gitmesek de görmesek de o köy bizim köyümüzdü” artık.

Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Yaban romanı başka bir dünyanın kapılarını araladı. O romana göre memleketin geri kalmışlığının tek müsebbibi Türk aydınıydı. Aydın üşenmeyip üzerine düşeni yapsaydı, köye ilim, irfan, ışık götürseydi halımız böyle olmazdı. O halde “ey aydın, lütfen kıçını kaldır ve o Anadolu’ya git!” Roman özetle bunu söylüyordu.

Ama bu çağrı ne Narodniklerin, ne de İttihatçıların “yürüyüşüne” benzer bir seferberliğe yol açmadı. Halk Evleri’nin çabası “turistik” kaldı, köye giden birçok münevver de orada “piknik” yapıp geri döndü.

1940’ta “Köy Enstitüleri”nin açılması bu macerada önemli bir merhaledir. On beş yıl sonra buralardan mezun olan çocuklar, ilk edebi ürünlerini vermeye başladılar. O zamana kadarki, “Sen ne güzel bulursun / Dertlerinden kurtulursun / Gezsen Anadolu’yu” yaklaşımı kırıldı. Yapılan edebiyat o zamana kadar yapılanlardan farklıydı, köy gerçeği ilk defa “içeriden” birilerinin kalemiyle dile geliyordu. Mahmut Makal’ın Bizim Köy’ü ile başlayan, Fakir Baykurt, Talip Apaydın, Mehmet Başaran, Dursun Akçam, Ümit Kaftancıoğlu’nun romanları Türk edebiyatını köyde kazılmış derin bir kuyuya attı. Köy kutsandı, köy romanı yazmayan romancıya kimse kız vermez oldu. Aşık Veysel köyünden kaldırıldı İstanbul’a getirildi. Evlere süs eşyası olarak bağlama girdi. Zengin evlerinde “şark köşeleri” kuruldu. Şairler kaleme sarıldı, “Şairim zifiri karanlıkta gelse şiirin hası ayak sesinden tanırım / Şairim ne zaman bir köy türküsü dinlesem şairliğimden utanırım” nidaları yükseldi, resimde köy motifleri egemen oldu, folklor derlemeciliğinde Rus Narodniklerle yarışıldı, türküler derlendi, maniler, bilmeceler toplandı.

Kemalistler ipin ucunu kaçırıyordu, başlattıkları “halkçılık” hareketi umduklarının aksine yavaş yavaş komünizme evriliyordu, önlem almak lazımdı.

Köy Enstitüleri kapatıldı, köyü anlatan romanlara, sinema filmlerine karşı sürek avı başladı, Fakir Baykurt’un 1958 yılında Yunus Nadi Roman Armağanı’nı kazanmış olan köy romanı Yılanların Öcü’nden uyarlanan film yasaklandı, Necati Cumalı’nın romanından uyarlanan Susuz Yaz filminin Berlin’deki yarışmaya gitmesine de izin verilmedi. Gerekçe açık ve netti:

“Türk köylüsünün durumunu Avrupalılara kötü gösteriyorlardı.”

*

Kemalistlerin terk ettiği yerde “halk” sosyalistlerin eline düştü. 1970’lerin başından itibaren bu kez “halka yürümeyi” sosyalistler devraldı. Türk sosyalistlerini Rus Narodniklerden, İttihatçılardan ve Kemalistlerden ayıran şey ellerine aldıkları silahlar oldu. Edebiyat ve sanat silahlı mücadelenin bir aracıydı ama halk/köylü “bilinçsizdi”, Kemalistlerin “aydınlanmasının” yerini onların “bilinci” aldı, “Türk Halk Kurtuluş Orduları” kurdular, askeri parka kuşandılar, ayaklarına “postal” geçirdiler, sert, askeri marşlarla “halka yürümeye” başladılar. Ama köye ulaşır ulaşmaz, tıpkı Rus köylülerin yaptığı gibi Türk köylüsü de onları “ihbar” etti.

İttihatçıların, Kemalistlerin ve sosyalistlerin “halkı” aynı halktır!

Sosyalistler 1970’lerde içinde “halk” kelimesi geçen o kadar çok dergi yayınladılar ki hepsini saymak mümkün olmadığı için topluca “halkın sülalesi” adını aldılar. (Cumhuriyet’i kuran partinin adı da Halk Partisi, son 30 yılda yasadışı siyasete yasal siyasetle destek vermek isteyen Kürtlerin kurduğu bütün partilerin içinde de mutlaka “halk” kelimesi vardır, siz bakmayın tek işçinin olmadığı bir coğrafyada PKK, yani Kürdistan İşçi Partisi adında partiyi kurmuş olmalarına, o ayrı, uzun mesele.)

*

"Halkın Dostları"; Lenin'in “Halkın Dostları Kimlerdir ve Sosyal Demokratlara Karşı Nasıl Savaşırlar?” kitabının Türkiye'de yayınlanmasından altı yıl önce, 1970’lerin başında aylık bir “Devrimci Sanat ve Kültür Dergisi”ne de isim oldu. Dergiyi Ataol Behramoğlu ile İsmet Özel çıkarıyorlardı.

Dergi bugün bile sağlam bir kale gibi dimdik ayakta duran İkinci Yeni şiirine savaş açmakla başladı işe. Onlara göre bugün artık anıtlaşan Turgut Uyar, Edip Cansever, Cemal Süreya gibi büyük şairler halktan kopuktu, dergi onları tahtından indirecek, halkla, yani köylülerle şiir arasında bir bağ kuracak, şiirle donanmış geniş yığınlar böylece devrime koşacaklardı.

*

Türkiye’de “devrim” yapmak kolaydır; bir otomobile isim yaparsın olur biter. Zor olan, o otomobile benzin koymayı unutmamaktır.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
  • zekitahir 2 ay önce yazar, çok beğendiğim bir makaleye imza atmış...
    CEVAPLA