Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Orhan Pamuk “Veba Geceleri”ni 21 Mart’ta imzalamış bana, bir hafta sonra geçti elime.

Daha önce de söylemiştim. Orhan Pamuk’un yeni bir romanını beklemek kadar heyecan verici çok az şey vardır hayatımda.

Tam tamına 38 yıldan beri okuyorum onu. İlk romanını 1983 yılında okudum ve o günden beri her yeni romanını bitirdiğimde dört gözle yenisini beklemeye başladım. Bu süre içinde 11 roman yazmış, demek ki, yeni bir romanı için ortalama üç buçuk yıl falan beklemişim.

*

“Veba Geceleri”nin içinden çıktığı zarfı açar açmaz “kitap elime geçti” diye mesaj attım ona ve okumaya başladım kitabı. 98. sayfadayken, “yavaş yavaş okuyunuz… acele etmeyiniz” mesajı geldi ondan, sanki acele ettiğimi görüyormuş gibi… O sırada acele ettiğimin farkına vardım, okumayı bıraktım.

Tamam yavaş yavaş, sindire sindire okuyacağım!

*

Gece yatakta romanı düşünmeye başladım. Alıp bir adaya götürmüştü yazar beni. (Ha peşinen söyleyeyim, gittiğim ada, kitabın kapağındaki adadan kesinlikle daha güzeldir!) Kafamda deli sorular dolaşıyordu ve sanırım daha bir süre, yaklaşmakta olan “dehşetli felaketten” şimdilik habersiz, “her bahar portakal ağaçlarının çiçeklendiği, sokakların hoş bir hanımeli, ıhlamur ve gül kokusuyla koktuğu, kuşların, böceklerin, arıların birden ortaya çıktığı ve martıların damlarda telaşla çiftleştiği” Minger Adası’nda dolaşacağım.

Şu ana kadar (200 sayfa okumuşum) karşıma çıkan alegorik işaretleri, (bana göre roman bir bütün olarak alegorik bir romandır, bir milliyetçilik alegorisi ki içinde geçtiği tarihi kesit milliyetçiliğin veba illeti gibi Osmanlı imparatorluğunu sarmaya başladığı, böylece acılar içinde, kıvrana kıvrana günün moda deyimiyle “entübe” olmaya doğru hızla gittiği bir dönemdir), “Minger Mingerlilerindir”diyen ada ahalisinin, bugünkü Hürriyet gazetesinin logosunun altına o sloganı yazanlardan 47 yıl daha ilerde olduklarını bir kenara bırakıyor, “yazar Orhan Pamuk’un evi Minger Adası’nın Arkaz şehrinin hangi mahallesindedir?” sorusunun cevabını merak ediyorum en çok.

Bu kadar dört başı mamur, Müslümanı Hıristiyan’ı, Türk’ü Rum’u, konsolosu valisi, ajanı jandarması, esnafı köylüsü, hacısı papazı, şeyhi müridi, eşeği landosuyla, Müslüman-Gavur mahalleleri, pembe, sarı, turuncu renkleriyle, şeftali ağaçlarının çiçek açtığı, sokakları ıhlamur kokan, etrafa hoş, değişik bir gül kokusu yayan, çınar ve akasya ağaçlarıyla, mermeri, gülü ve zeytinyağıyla meşhur, Bodrum Kalesi’ne benzer Haçlıların inşa ettiği kalesiyle bu muhteşem adayı börtü böceğine, otuna çöpüne kadar tasarlamış, yeniden inşa etmiş, yoktan var etmiş bir “mimar-yazar” mutlaka o muhteşem güzelliğin bir yerinde kendine de bir ev inşa etmiştir diye düşündüm.

“Kırmızı Saçlı Kadın”ı yayınladığı 2016’dan beri uzun bir süre kaybolduğunda, telefonla ulaşamadığımız, görüşemediğimiz zamanlarda mutlaka bu eve gitmiştir dedim kendi kendime! Bir de ketum bir yazar, yazmakta olduğu romanı kolay kolay anlatmaz, nerede olduğunu da yakın arkadaşlarına söylemez; demek kayıplara karıştığı o zamanlarda bu evdeymiş; şimdi romanın sayfaları birbiri ardına çevrilince, her sayfayla yarattığı Minger’in bir gizli yanını, bir cennet koyunu, bir havadar tepesini, bir Aden bahçesini, bir yeni mekanını, bir yeni sokağını, caddesini, oralarda beliren yeni bir sakinini keşfettikçe bu fikre daha çok inandırıyorum kendimi.

Bence kaybolduğu, bu beş yıllık süre içinde, Minger Adası’nın “Dantela Mahallesi’nde, Garnizon yönündeki, bahçesi Minger gülleriyle dolu, aşağıdaki muhteşem koylara bakan tepedeki küçük beyaz evdir” onun evi, artık buna eminim. Gerçi vilayet Valisi Sami Paşa, “her şeyden elini ayağını çekince, yani Abdülhamit kendisini azledince İstanbul’a değil” bu eve yerleşmeyi hayal ediyor ama adayı idare eden paşa mı, adayı yaratan yazar mı daha güçlü sorusunun cevabını merak etmenin alemi yok; Sami Paşa gelip kendisine can veren adamı oradan alıp kale zindanına kapatarak falakaya yatıracak değil ya?

*

Orhan Pamuk, edebi oyunlara bayılan bir yazardır. Kendi yarattığı hayali dünyası, yaşadığı gerçek dünya kadar kıymetlidir onun gözünde. Bu yüzden, aslında 11 romanı da tek bir dünyada geçer. Her romanında bir kahraman, mutlaka başka bir romanın kahramanıyla karşılaşır. Benzer mekanlarda dolaştırır kahramanlarını, benzer aşklar yaşatır. Çoğu birbirini tanıyor, akrabadır bazıları. Birbirlerinin düğünlerine, nişan törenlerine giderler, benzer cümleler çıkar farklı kahramanların ağzından.

O kurmaca dünya o kadar sahici, o kadar tanıdık bir dünyadır ki, dikkatli okurların çoğu yaşadıkları dünya ile romanlardaki o dünyayı birbirine karıştırırlar. Bundan da haz alırlar. Orhan Pamuk’u onların gözünde büyük yazar yapan şeylerden birisi de budur işte.

*

Bir süre önce Sait Faik’in “Menekşeli Vadi” hikayesinden yola çıkan, o hikayeden Lütfi Akad’ın çektiği “Vesikalı Yarim” filminden de bahseden, filmde geçen “Çok eskiden rastlaşacaktık,” repliğinin Türkan Şoray imzasıyla Orhan Pamuk’un “Kara Kitap”ının “Bak, Kim Geldi” başlıklı 13. Bölümüne “epigraf” olmasından bahseden bir yazı yazmıştım.

Yazı yayınlandıktan sonra Orhan Pamuk’tan 9 Aralık 2020 günü bir mail aldım. Yazıyı okuduğunu, çok hoşuna gittiğini söylüyor ve o sözü kitabına epigraf yapmasının hikayesini şöyle anlatıyordu:

Kara Kitap’ı yazarken arkadaşı Fatih Özgüven’le çok sık görüşüyorlarmış, Özgüven’le eski karısı Aylin eve sık sık eski Beta vido kasetleri getiriyorlarmış. O filmlerin arasında Lütfi Akad’ın “Vesikalı Yarim”i de varmış. Romanı yazarken o filmi kim bilir kaç kez seyretmişler birlikte. O filmde Türkan Şoray’ın İzzet Günay’a söylediği “Çok eskiden rastlaşacaktık” sözü üzerine de saatlerce konuşmuşlar. “Cihangir’deyim, akşam vakti beni mutlu ettin Muhsinciğim, şimdi okudum yazını ve gerçekten mutlu oldum,” diyor, ardından da “Yeni iddialı romanım Veba Geceleri bitiyor. 30-40 sayfa, bir ay kaldı. Geciktim ama güzel oldu. Çok çalıştım, serseme döndüm çalışmaktan, 550 sayfa,” diyerek müjdeli haberi veriyordu bana.

*

“Kara Kitap”ta kaybolan karısı Rüya’yı arayan Galip’in yolu Türkan Şoray taklidi yapan bir kadının bulunduğu bir randevuevine düşer. Pezevengin peşine düşer Galip ve oda kapısında pezevenk, “Türkan, bak İzzet geldi seni arıyor,” diye seslenir kadına.

“Sırtı kalçaya kadar açık leopar elbiseyi, pavyon kadınını oynayan Türkan Şoray’ın, yirmi yıl önce İzzet Günay’la başrolü paylaştığı Vesikalı Yarim filminde giydiğini yuvarlak komodin aynasının kenarlarına iliştirilmiş ‘lobi’ fotoğraflarından anladığında Galip, kadının ağzından Türkan Şoray’ın aynı filmde söylediği başka sözleri de işitmişti.”

Kadın, “Bir an aynada gördüğü Galip’e baktı.”

“Çok eskiden rastlaşacaktık...”

“Çok eskiden de rastlaştık,” dedi Galip, kadının aynadaki yüzüne bakarak. “Okuldayken aynı sıralarda oturmazdık, ama sıcak bahar günlerinde sınıfta uzun tartışmalardan sonra pencere açıldığında, hemen arkasındaki kara tahtanın karasından aynalaşan camın içinde yansıyan yüzünü şimdiki gibi seyrederdim.”

“Hmm... Çok eskiden rastlaşacaktık.”

“Çok eskiden rastlaştık,” dedi Galip. “İlk rastlaştığımızda bacakların o kadar ince, o kadar narin gözükmüştü ki bana, onların kırılıvereceğinden korkmuştum. Tenin sanki çocukken daha sertti de büyüdükçe, ortaokuldan sonra renklenerek inanılmaz bir incelikle yumuşadı. Evin içinde oynamaktan kudurduğumuz sıcak yaz günlerinde, bizi plaja götürmüşlerse eğer, dönüş yolunda, ellerimizde Tarabya’dan aldığımız dondurmalarla yürürken, sivri tırnaklarımızla kollarımıza, üzerindeki tuzu kazıyarak harfler yazardık. İnce kollarının üzerindeki küçük tüyleri severdim. Başımın üzerindeki raftan bir şey almak için uzandığında yüzüne dökülüveren saçlarını severdim...”

“Çok eskiden rastlaşacaktık.”

“Annenden alıp giydiğin askılı mayonun sırtında bıraktığı askı izlerini, sinirlendiğin zaman saçlarını dalgın dalgın çekiştirmeni, filtresiz sigara içerken ortanca ve baş parmaklarınla dilinin ucundaki tütün parçasını yakalayışını, film seyrederken ağzını açışını, kitap okurken elinin altındaki bir tabakta bulduğun leblebileri ve fındıkları farkında olmadan yiyişini, anahtarlarını kaybedişini, miyopluğunu kabul etmediğin gözlerini kısışını severdim. Gözlerini kısıp uzaktaki bir noktaya bakarken başka bir yere gittiğini, başka bir şey düşündüğünü anlayınca seni endişeyle severdim. Aklının içindekileri bildiğim kadarını ve daha çok da bilmediğim kadarını korkuyla korkuyla severdim, Allahım!” (Orhan Pamuk, Kara Kitap, s.156-57).

*

“Veba Geceleri”nin 23. Bölümü’nde, “Padişah’ın kızının muhafızı” Kolağası Kamil ile “asi” Ramiz’in “eski sevgilisi”, “ben salgına kapılıp genç yaşta ölmekten çok, hiç yaşayamadan bu adada ihtiyarlamaktan korkuyorum” diyen Zeynep’in karşılaşmasını anlatır Orhan Pamuk.

Her “felaket” anının içinde “Kolera Günlerinde Aşk”a benzer bir “romantik” aşk hikayesi vardır mutlaka. Kolağası Kamil ile Zeynep’in aşkına kitabında “biraz yer vereceğini”, bu aşkın “tarihi” kısımlarıyla “romantik” kısımlarını birbirinden ayıracağını peşinen bize söyler yazar. Çünkü, “Tarihi hikayeler ne kadar ‘romantik’seler, o kadar doğru değildirler ve ne kadar ‘doğruysalar’-ne yazık ki- o kadar da romantik değildirler.” (Veba Geceleri, s. 148)

Orhan Pamuk’un hayali adasının bir de kadim bir dili var; Mingerce! Şu ana kadar okuduğum yere kadar, Mingerce iki kelimeden müteşekkil tek bir cümleye rastladım; “Akva nukaru”, yani “Su şurada.” (“Akva’ (su) güzel Mingercenin en eski ve en güzel kelimesidir ve tabi ki başta Latince olmak üzere bütün Batı dillerine Mingerceden geçmiştir.” s.152))

Bu cümleyi Zeynep, Kolağası Kamil’e söyler.

Vebadan ölen babasının taziyesi bahanesiyle evlerine gidecek, o sırada “tesadüfen” evin önünden geçen oğlunu eve çağıracak ve böylece Zeynep’i görmesine vesile olacak annesinin planına uygun olarak Kolağası annesi Satiye Hanım’ın peşinden eve gider ancak “annesinin sözünü ettiği güzel kız” Zeynep evde yoktur. İki kadının sohbetinden de sıkılır, evin içinde Beşir diye bir de oğlan çocuğu dolanıyor, annesi oğlunun kıvrandığını görünce, “Beşir sana aşağıda su verir,” der. Kolağası aşağı iner, ahıra bitişik karanlık mutfağa girer.

“Kör karanlıkta su küpünü, maşrapayı asla bulamayacağını hissediyordu ki bir gaz lambası bir anda yandı ve söndü. Bir nefeslik ışıkta bir kadın, bir gölge, Mingerce ‘Akva nukaru’ (Su şurada!) diye fısıldadı.”

Kolağası suyu içip yukarı çıkar ve “aşağıdaki kızın” Zeynep olduğunu anlar, düşününce de güzel bulur kızı.

İki sevgilinin ilk karşılaşması bu kadardır. Her ne kadar Kolağası daha sonra oturup uzun uzun Mingerce sohbet ettiklerini söylese de yazara göre bu tür laflar “uydurma”dır. Bu yalanlardan, “resmi tarihler, ders kitapları ve 1930’larda Hitler ve Mussolini etkili popüler ve aşırı milliyetçi sağ basın da” etkilenmiş ve bu yalan böylece yayılmış.

Ve işte "Vesikalı Yarim"den “Kara Kitap”a, oradan da “Veba Geceleri”ne geçen o sihirli cümle:

“1901 yılında Minger dili iddia edildiği gibi, ‘Çok daha erken karşılaşacaktık!’ ya da ‘Her şeyi çocukluğun diliyle yeniden adlandıralım!’ gibi karmaşık ve derin anlamları ifade edebilecek kadar gelişmiş değildi ne yazık ki!” (Veba Geceleri, s.151)

*

O gün “bir nefeslik ışıkta” beliren Zeynep’in bildiği Mingerce, modern insanın duygularını bir şiir dizesi gibi ifade etmede imkanları bugünkü Türkçemiz kadar gelişmiş olsaydı eğer, Zeynep; pavyon kadınını oynayan Türkan Şoray’ın manav İzzet Günay’a “Veskalı Yarim” filminde söylediği, “Kara Kitap”ta da karısını arayan Galip’in Türkan Şoray’a benzettiği fahişeye söylediği “Çok eskiden karşılaşacaktık” lafını değiştirerek, “Çok daha erken karşılaşacaktık!” diyecekti Kolağası Kamil’e.

Ama ne yazık ki, Zeynep onun yerine “Akva nukaru” (su şurada!) diyebildi sadece.

*

Birçok nedenden dolayı, çok eskiden rastlaşmalı insan… Her aşka birisi geç kalır, birisi erken... Çok eskiden karşılaşacaktık” hayıflanması da bu yüzden... Ama bazıları da “çok eskiden” karşılaşır. Yıllar sonra dönüp hayatlarına baktıklarında şair Murathan Mungan’ın o güzelim şiirinden;

“Hani hepimiz arkadaşken,

Hani oyunlar tükenmemişken,

Henüz kimse bize ihanet etmemiş,

Biz kimseyi aldatmamışken,

Eskidendi, çok eskiden”

dizelerini hatırlayıp avuturlar kendilerini.

*

Çok sevdiğim bir filmde geçer “Çok eskiden rastlaşacaktık,” dizesi… Otuz yıldan beri okumakta olduğum “Kara Kitap”a geçmiş oradan. Veba da bulaşıcıdır ya, aşk da, aşkı anlatan muhteşem dizeler de… Şimdi de “Veba Geceleri”ne bulaştı işte!

Hastalık yerine insanın her yerine aşk bulaşsa!

O zaman da karantina ilan ederler mi bizi yönetenler?

Bu sorunun cevabını en iyi Orhan Pamuk biliyor bence.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00