Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        Biz kitapları ne kadar sevdiysek, onlardan o kadar da korkarak büyüdük…

        “Biz” dediğim ben, benden önceki kuşak ve bir parça da benden bir sonraki kuşak… 1990’larda doğanlar bu hissi fazla yaşamadı zira 2000’lerden sonra bu memlekette kitap, yavaş yavaş korkulan bir nesne olmaktan çıktı; 2010’lardan itibaren de evlerimizdeki kitaplıklarımıza istediğimiz kitabı korkusuzca dizmeye başladık.

        *

        Bu sadece bize özgü bir korku değildi.

        Tarih kadar eskidir kitap korkusu.

        *

        Yazı icat edildiği günden itibaren insan, yazılı belgeleri saklama, onlardan bir kitaplık oluşturma düşüncesine kapıldı. Bugün ilk yazılı belge olarak kabul edilen kil tabletler eskiden tapınaklarda muhafaza edilirdi. Ninova kazıları, ilk kitaplıkların temelini Asurların attığını bize gösterdi. Okuyucular için tasarlanmış kütüphaneler ise Mısır ve Yunan uygarlıkları dönemlerinde çıktı ortaya.

        Yunan uygarlığının iki büyük kütüphanesinden biri bizim topraklarımızda kurulmuştur. Dünyanın ilk düzenli kütüphanesi İÖ 3. yüzyılda Bergama’da; ikincisi ise yine İÖ 283’te İskenderiye’de kurulmuştur.

        İskenderiye Kütüphanesi, eski çağlarda kurulmuş en büyük kütüphanedir. Mabette 700 bin kitabın barındığını söyler tarihçiler.

        Sonra bu büyük kütüphane yakıldı.

        Bir iddiaya göre Romalılar, bir iddiaya göre Hıristiyanlar, bir diğerine göre de Müslümanlar yaktı. (“Bu kitaplardaki bilgiler Kuran’da varsa gereksizdir, Kuran’da yoksa haramdır.”)

        *

        İskenderiye Kütüphanesi’ni kim yakmışsa ve hangi saikle o cinayeti işlemişse işlesin, o gelenek tarih boyunca her devirde sürdü.

        Muktedirler en çok kitaptan korktu.

        “Yangında ilk kurtarılacaklar” kitaplar olması gerekirken, yangına önce kitaplar atıldı.

        *

        Kral olsun kayzer olsun, şah olsun padişah olsun, diktatör olsun reisicumhur olsun, tarihin her döneminde muktedirler ta eski çağlardan beri fikirlerini beğenmedikleri yazarlara acı çektirmişler, zindana atmış, sürgüne göndermiş, divitini, kalemini, daktilosunu, bilgisayarını elinden almış, onlara dünyayı dar, hayatı zehir etmişler. Yazdıkları kitapları yasaklamış, toplatmış, poşete koymuş veya ateşe vermişler.

        Kitap yakmanın tarihi, kitabın tarihi kadar eskidir.

        Sadece kitabı yaksalar mesele olmayabilir; çoğu zaman kitapla birlikte yazarını da ateşe atmışlar.

        Dinler arası savaşta ilk canı yanan kitaplar olmuştur. 1517’de İspanya’da Kraliçe Kastilyalı Isabel’in danışmanı Cisneros, Granada’da Müslüman Endülüs Emevilerinden kalma el yazması Kuran-ı Kerim’le birlikte 5000 ciltlik dini ve ilmi kitabı bir çırpıda ateşe atmış, sadece birkaç tıp kitabına dokunmamıştır.

        10. 11. ve 12. yy’da dönemin en parlak medeniyeti olan İslam medeniyetine Haçlılar saldırdı. Bu saldırılar sırasında 3 milyona yakın kitabı imha ettiler. Moğollar da hakeza, onlarla İspanyollar, Haçlıların yaptıklarının üstüne tüy diktiler.

        Ülkeler fethedilirken, dini savaşlar sürerken, hasımlar birbirini yok ederken, fırsatı bulan önce kitaplara saldırdı. Çünkü o kitaplarda o toplumun hafızası vardı, önce o hafızayı yok ettiler.

        *

        Medeni dünyanın gördüğü en büyük kitap yangınını Naziler çıkardı.

        Hitler 30 Ocak 1933’te şansölye seçildi. 2 Şubat’ta, “içinde doğru olmayan bilgiler içeren” (ne kadar tanıdık bir gerekçe!) tüm yayınlar yasaklandı.

        Führer kükredi:

        “Biz barbarız ve barbar olmak istiyoruz. Bu şerefli bir sıfattır!”

        Bütün kütüphanelerden kitap taşımaya başladılar Berlin’e.

        10 Mayıs’ta gece saat onda Berlin Opera Meydanı’nda bütün hazırlıklar tamamlanmıştı. Tatlı bir bahar meltemi esiyordu. Çıldırtıcı bahar gecesine tezat ağır bir hava çökmüştü meydana. Faşizmim kartalı kanatlarını meydanın üstüne germiş, vahşi gagası meydana yığılmış kitap dağını işaret ediyordu. Teşkilatlarının gala kostümlerini giymiş bir öğrenci birliği birazdan başlayacak vahşi yakma törenini başlatmaya geliyordu. Hepsinin elinde meşaleler vardı. İtfaiyeciler, cinayetin işleneceği yere önce petrol döktü, sonra ateşe verdiler. Yük arabaları kitap taşımaya başladı ateşin çevresine. Öğrenciler yanan ateşin etrafında geniş bir çember oluşturdular. Kitaplar elden ele geçti ve büyük bir histeriyle ateşe atmaya başladılar onları. Tek tek bu işle baş etmeleri mümkün değildi, koli koli, balya balya atmaya başladılar. Her koli ateşle buluştuğunda bir ses var gücüyle yazarın adını haykırıyordu. Kitle söylenen her yazar adıyla birlikte daha da coşuyordu.

        Birinci tellalın sesi duyuldu önce:

        “Materyalizme ve sınıf savaşına karşı halkın birliği ve ideal bir hayat için Marx ve Kautsky’nin kitaplarını ateşe atıyorum!”

        Sıra ikinci tellaldaydı:

        “Ahlaki çöküşe karşı güzel ahlak için, aile ve devlet ruhu için Heinrich Mann, Ernest Glaser ve Erich Kastneri’in yazdıklarını ateşe atıyorum.”

        Sıra üçüncü tellala geçti:

        “Manevi yozlaşmaya karşı insan ruhunu soylulaştırmak için Sigmund Freud’un kitaplarını ateşe atıyorum.”

        Dördüncü tellal bağırmaya başladı bu kez:

        “Edebiyatın ihanetine karşı halkı yeniden eğitmek için Erich Maria Remarque’ın kitaplarını ateşe atıyorum.”

        Böyle böyle tellallar saatlerce bağırdılar. Ateş harlandıkça harlandı. Yüzlerce yıllık Avrupa kültürünü var eden hikayeler, romanlar, piyesler, şiirler, felsefe metinleri tıpkı canlı yaratıklarmış gibi ateşin yalazları içinde can çekişmeye başladı, ardından kısa sürede içinde küle dönüştüler.

        O gece tosuncuklar 20 ila 25 bin nüsha kitap yaktılar. Stephan Zweig, Joachim Ringelnatz ve diğer büyük Alman yazarlarının kitapları meydana kurulmuş olan “Faşizmin Açıkhava Fırını”nda cayır cayır yanarken, kalabalığın arasında biraz önce kitapları ateşe atılan çocuk kitapları yazarı Erich Kästner de vardı. Tarih ona kötü bir şaka yapıyordu, kitaplarının yanmasını seyrediyordu bir köşede. Daha sonra bu mevzua dair bir yazı yazdı, dedi k:

        “Ulusumuzun filizleri SS üniformaları içindeydi ve kitaplarımızı yakıyordu. Üniversite’den de çok sayıda profesör olayı izlemek üzere gelmişti. Gece yarısına doğru baş konuşmacı olarak Joseph Goebbels geldi ve orada bulunanlara coşku içinde bir konuşma yaptı.”

        Tellalların kitapları ateşe atarken söyledikleri laflar, daha önce bir “metin yazarı” tarafından yazılmıştı. O laflara sonra “Feuersprüche” yani “Ateş Büyüleri” adı verildi ve hepsi Goebbels’in kaleminden çıkmıştı.

        *

        Bu töreni düzenleyen Nazilerin kafasında o sırada ne geçiyordu acaba? Kendilerine düşman belledikleri, katılmadıkları, tehlikeli gördükleri bütün o fikirleri son virgülüne kadar ortadan kaldırmayı mı? Bunun mümkün olmadığını onlar da biliyordu. Ama bunu yaparak insanlığa bir güç gösteriyorlardı. Biz muktediriz, tek güç biziz, biz Tanrıyız diye haykırıyorlardı. Bunu da doğanın en güçlü silahıyla, ateşle yapıyorlar, bununla da tatmin oluyorlardı.

        Umberto Eco’ya göre, “Onlar için kitap yakmak, bir tür tedaviydi.”

        O gün kitapları yakılan Sigmund Freud, kitap yakmanın “insanlık tarihinde bir ilerleme” olduğunu söyledi müthiş bir ironiyle ve ekledi:

        “Ortaçağ’da olsa beni yakarlardı. Bugün kitaplarımı yakmakla yetiniyorlar.”

        *

        Mao 1919’da Pekin’de kütüphane memuruydu. Marksizm’i kütüphanede keşfettiğini övünerek söyler. Kitaplardan ve edebiyatçılardan nefret ederdi. “Kitap Yakmanın Tarihi” (Everest Yayınları) adlı kitabında L. X. Polastron’a göre, “Muhtemelen hala bilinmeyen bir hüsran ya da bir aşağılanma sonucu” bu duyguya kapılmıştı.

        Çin’de Kültür Devrimi (1966-76) sırasında “gerici ve halk düşmanı olarak mahkum edilen” milyonlarca kitap yakıldı. Bu yakma “ayini” sırasında sloganları “Bilgin sömürücü olmaktansa, cahil işçi olmak yeğdir,”di. Bu girişimle Çin’de “Rönesans ve Kültür Devrimi arasında kalan dönem” tümüyle yok edildi.

        Kitap koleksiyonu olanlar, yazarlar, evinde kitap bulunduranlar, kafalarına geçirdikleri eşek kulaklarıyla sokaklarda dolaştırıldı, hatalarını kabul edene kadar dövüldü ve bu durumdan pek hoşnut olan cahil çitçilerin yanına pis işlerde çalışmak üzere gönderildi ve birazcık yemek için her sabah “ben suçluyum, suçumu kabul ediyorum” diye bağırtıldılar.

        Onlara tek kitap yeterdi: Başkan Mao’nun “Kızıl Kitap”ı… Çin çok fakirdi o sırada, pirinci bile kendisine yetmiyordu. Ama Mao’nun kitabı ülkede kaç kişi yaşıyorsa o kadar basıldı (700 milyona yakın), bu kadar kağıdın parası nerden geldi, kimse soramadı bile.

        Kütüphaneler ateşe verildi, iki buçuk milyon kitap yakıldı.

        Birçok yazarla birlikte; 2000 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü alan Gao Xingjian (Gao Şingyen) de demin sözünü ettiğim pis işlerde çalışmak üzere bir yeniden eğitim kampına gönderildi. O zamana kadar bir bavul dolusu kitap yazmıştı. Bütün kitaplarını teker teker ona yaktırdılar, canını zor kurtardı.

        Boş kalan kütüphane rafları söküldü, yerine ranzalar konuldu, hepsi Kızıl Muhafızlara yatakhane yapıldı.

        *

        Bizim memleketimizde, 12 Eylül’den sonra operasyonlarda “ele geçirilen zararlı” kitapların Mamak çöplüğünde yakılmasından başka kitlesel kitap imha törenleri düzenlenmedi pek, şükür ama medeni dünyanın gördüğü en büyük kitap gömme törenleri bizim memleketimizde yüz yıl boyunca çeşitli aralıklarla yapıldı.

        İçimize öyle bir kitap korkusu yaydılar ki, çoğumuz, “kitapların yasak olduğu” dönemlerde kendi ellerimizle kitaplarımızı gömdük. Şimdi 1940’larda, 1950’lerde, 12 Mart’ta, 12 Eylül’de 28 Şubat’ta evinde “yasak yayın” bulundurmuş olanların o zamanlar yaşadıkları evlerinin civarını, bahçelerini kazarsanız, tıpkı ölülerden arta kalan kemik yığını gibi kitaplardan artakalmış çürümüş binlerce sayfayla karşılaşacaksınız.

        *

        Darbe dışı zamanlarda da mahkemelerin bir görevi kitap toplatmaktı bu ülkede. Kitap yazan yüzlerce solcu, Müslüman, Kürt aydınını, yazarını, şairini, alimini hapishanelerde çürüttüler. Hele evinde Kürtçe bir kitap bulunduranın vay haline…

        Tam 80 sene boyunca bizi kitaplardan o kadar korkuttular ki aklımızı hep “kitaplarım için nerde bir mezar kazabilirim” sorusuyla meşgul ettiler. Ölülerimizi mezarlıklarda gömer gibi kitap gömdük evlerimizin bahçelerine.

        *

        Bir ülkede bir rejimin otoriter olup olmadığını belirleyen şey, yasaklanan kitaplar ve hapishanedeki yazarların sayısı belirler; yasaklanmış kitap sayısı fazla, hapishanedeki yazarlar da bir o kadarsa, o ülkede baskıcı bir rejim var demektir.

        Cumhuriyet tarihine bir de bu gözle bakın derim size.

        *

        Yangında ilk kurtaracağımız şey kitaplarımız olmalı. Bugün bize hizmet etsinler diye geliştirdiğimiz bütün teknolojik aletlerin, bilgisayarların, petlerin, telefonların esaretinden bizi kurtaracak tek şey kitaplar, bir başka deyişle edebiyattır.

        Edebiyat hayatı çoğaltır, kendimizi tüketmemizi engeller, teslimiyet bayrağını kaldırmamızın önüne geçer, gerçek hayatın dışına çıkıp hayallerimizin gittiği yere bizi götürmesine yardım eder.

        Edebiyat bize sahip olmadığımız şeylere sahip olma umudunu verir ki, bu bizi hayata bağlayan yegane şeydir.

        Edebiyatın yalanları, gerçek hayatın yalanlarından daha zararsız ve daha eğiticidir, inanın buna.

        *

        Allah eli kalem tutan, yazıyla ekmeğini kazanan, yazının her türlü illete iyi gelen iyileştirici gücünün farkında olan hiç kimseyi, “faşizmin fırınına odun yetiştiren” insan durumuna sokmasın.

        Vebali büyüktür!

        Diğer Yazılar