Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Geceleri kafamı gökyüzüne kaldırıp ayı her gördüğümde Cemal Süreya’nın “Ay kana kana batıyor,” dizesi gelir aklıma.

Çocukluğumda, dağ başlarındaki yaylalarda ayın bu hali o kadar çok kalmış ki hafızamda…

“Ay kana kana batıp” her şahidi zifiri karanlığa hapsettiğinde “Göçebe”nin ikinci kıtası girer devreye:

“Ay kana kana batıyor

Eşkıyalar gecenin yangınını izliyorlar uzakta

Jandarma daima nesirde kalacaktır

Eşkıyalar silahlarını çapraz astıkça türkülerine

Ve bu dağlar böyle eşkıya güzelliği taşıdıkça”

*

Uzun bir şiirdir “Göçebe”… Cemal Süreya “Maliye Müfettişi olarak göreve gittiği Kars’ta ve Ağrı’da gövdesini kurmuş, daha sonra da 1962’de Paris’te” tamamlamıştır.

Bir memleket şiiridir, şehir şehir dolaşır şair, “hangi şehre giderse yalnızlığın başkenti” orası olur onun için.

“Kargapazarı dağlarını dolanan yaşlı ve öfkeli bir otobüste”yken “eşkıyalar” gelir aklına.

Ona göre eşkıya takibindeki jandarmanın şiiri yoktur, şiiri olan “dağları güzelleştiren” eşkıyalardır. Jandarmadan nesir, yani düzyazı bahseder ama söz eşkıyaya gelince türkü, şiir devreye girer.

Jandarma güç, otoritedir; eşkıya ise halk, adalet… O yüzden çok şiirseldir…

Kürtlüğünü kendinden bile sakladığı bir zamanda yazmış şair bu şiiri ama kimliğini yani o “eşkıya künyesini” o kadar büyük bir ustalıkla şiire dönüştürmüş ki, uzaktan bağırır bize, “Yüzüm giyotine abone.”

Cemal Süreya, “Göçebe” kitabıyla, 1966 yılında Türk Dil Kurumu şiir ödülünü alır.

*

Aradan on dört sene geçer. Kenan Evren ve arkadaşları Türkiye’deki anayasal düzeni bir askeri darbeyle devirirler. Siyasi partilerin yanında eskinin bir yığın kurumunu da kapatırlar.

Kapatılan kurumlardan birisi de Atatürk’ün kurduğu Türk Dil Kurumu’dur. Kurumun kapatılma gerekçelerinden birisi de Cemal Süreya’nın “Göçebe” kitabına ödül vermiş olmasıdır. Kenan Evren’e göre Cemal Süreya “jandarma ve eşkıyayı” aynı kefeye koymuş, eşkıyayı yüceltmiş, jandarmayı küçük düşürmüş, TDK da ona ödül vermiş, o halde derhal kapatılmalıdır.

*

Cemal Süreya 14 Mayıs 1989’da “2000’e Doğru”da “Jandarma Mavisi-Eşkıya Kırmızısı” başlıklı bir yazı yazar ve Kenan Evren’in “Aslında eşkıyaları bal gibi sevdiğini” söyler. Zaten onun yaptığı da bir tür eşkıyalık değil miydi? Dört general arkadaşıyla birlikte Anayasayı çiğneyerek, darbe yaparak en büyük eşkıyalığı onlar yapmamışlar mıydı?

Aynı yazısında şair eşkıyalar hakkında da malumat verir. Yazısında andığı “Meydan Larousse”ta eşkıyalık için şunlar yazılıdır:

“Tarihte yöneticilerin baskısından bıkan, halkın bir çeşit koruyuculuğunu yaptığı iddiasında olan birçok eşkıya türemiştir. Bunlar hakkında hikayeler, romanlar, şiirler yazılmış, türküler bestelenmiş, hatta hayatları senaryolara konu olmuştur. Bu tür eşkıyalar zenginlerden aldıkları serveti fakir halka dağıtarak onların desteğini kazanmışlardır.”

Cemal Süreya’ya göre Koçero da öyleydi, Çakırcalı da. Şöyle devam eder:

“Sanırım General Evren Çakırcalı’yı sever de Koçero’dan tiksinir. Oysa ne fark var aralarında?”

Birisi Kürt olduğu için olmasın ey şair?

“O şiirimde tarihsel kesit içinde bunu arıyorum” der yazısının devamında.

Aradığı biraz da Kürtlüğüdür aslında.

*

Cemal Süreya’nın bu yazısı çıktığında “eşkıyalık” meselesi tekrar gündeme gelir.

Yaz başıydı, gazetecilikte ilk yılımı henüz doldurmuştum, Güneş gazetesinin haber merkezinde redaktördüm, “Göçebe”yi bulmuş, o şiiri tekrar tekrar, uzun uzun okumuştum. Kitabı elimde gören Halit Çapın abim, “Ne okuyorsun Kürdoğlu?” diye sormuş, ben de ona Cemal Süreya ile Kenan Evren’in “eşkıyalık” husumetini anlatınca; aklına parlak bir fikir gelen her kurt gazeteciye ne haller oluyorsa ona da o oldu o sırada ve yekten, “Şu eski zaman eşkıyalarını kovalasana, yaparsın sen onu, bak hele Koçero’nun, Hamido’nun akıbeti ne oldu, güzel yazı dizisi olur,” dedi bana.

Çok parlak bir fikirdi. Gazeteyi idare edenlere söyledim, ya “bu çocuk bu işi yapamaz, boşuna masrafa girmeyelim” diye düşündüler ya da kafalarına yatmadı, önerimi kabul etmediler. Ama bu güzel fikir de heba olsun istemedim. Yıllık iznimi aldım, memleketim Hakkari’ye gittim, orada da Koçero’ya, Hamido’ya, Ahmed Arif’in şiirini yazdığı Rüstemo’ya (Salavat getirir dağ dağ taburlar/Narlı bahçe üzre kanlı bir akşam/Gelen elçi değil/Azrail olsun/Anam avradım olsun kaçarsam) benzer eşkıyalar yaşamıştı, üstelik hiçbirisinin hiçbir macerası matbuata yansımamıştı, bir gizli hazine duruyordu orada. Peşlerine düştüm, yaşayanları bulup konuştum, ölmüşlerin hikayelerini derledim, elimde müthiş bir malzeme birikti. İstanbul’a geldim, yazdım, gazeteye verdim, beğenmediler, yayınlamadılar.

Arkadaşım İrfan Sancı o sırada Sel Yayınevini yeni kurmuştu, yazdıklarım ilgisini çekti, “kitap yapalım” dedi. O günden beri piyasada bulunan “Eski Zaman Eşkıyaları” kitabım böyle doğdu işte.

İsim babası Koca Giritli abim Halit Çapın’dır, şad olsun ruhu yattığı yerde.

*

Eski zaman eşkıyalarını kovalarken, aklımın bir yerinde hep Yaşar Kemal’in “İnce Memed”i vardı. Ne de olsa Memed, eşkıyaların en güzeli, en incesi, en adaletlisi, en aşığıydı. Ona çok şey borçluydum.

İlkokul yıllarımda okumuştum onu. Kitabın namını duymuş ama şehrimizde kimsede yoktu. Halk kütüphanesinde varsa bile “sakıncalı” kitapların bulunduğu kilitli depodaydı. Bize en yakın şehir Van’dı, orada vardı mutlaka ama Van’a gitmek masraflıydı. Allah’tan bir gün Çernişevski’nin “Nasıl Yapmalı?” romanını okurken gözlerimden kan geldi de Hakkari’de göz doktoru olmadığı için Van’a gönderdiler de Van’da Toplum Kitapevinin vitrininde Cem Yayınlarının o sarı kapaklı kitabı duruyordu bütün güzelliğiyle. Sarhoş gibi aldım, sarhoş gibi okudum, bitince günlerce sarhoş dolaştım.

“İnce Memed”; bundan sonra okuyacağım her kitabın ondan aldığım zevk kadar büyük bir zevk verebileceğine inandırdı beni. Bu yüzden o günden bugüne her kitabı aynı duyguyla okuyorum ben de.

*

“Eski Zaman Eşkıyaları” kitabım beni Yaşar Kemal’e de götürdü. Bir gün onu İstiklal Caddesi’nde gördüm, tanışmıyorduk, önünü kestim, kendimi tanıttım, “O sen misin lan, o eşkıyalar kitabını sen mi yazdın, ben de seni arıyordum,” dedi. Yaşar Kemal’di bunu söyleyen, kanatsız uçmaya başladım, uçarken kulağıma gelen, “Hani o her defasında sınırın bu yakasında suç işleyip Irak’a kaçan, orada suç işleyip bu tarafa kaçan adamın hikayesi var ya, o muazzam bir hikayedir, bana İnce Memed’in beşinci cildini yazdıracak neredeyse,” sözlerini o gün bugün bana verilmiş en büyük edebiyat ödülü olarak saklıyorum en kuytu yanımda.

*

Yazdıktan sonra, Cemal Süreya’nın yukarıya aldığım eşkıyaları anlatan dizelerini Ahmed Arif'inkilerle birlikte epigraf yaptım kitabın başına. Yaptım yapmasına da bütün o hikayeleri dinleyip, onları derleyip kitap haline getirdikten sonra da kafamı karıştıran şu duygudan kurtulamadım. Benim eşkıyalarımda ne İnce Memed’in ne de Cemal Süreya’nın, ne Ahmed Arif’in dizelerinde anlatılan eşkıya romantizminin, inceliğinin, şiirselliğinin, türkü kokusunun zerresi yoktu. Tam tersine korkunç, zalim, kıyıcı, fena adamlardı. Mesela onlardan ikisi, uzaktan tarlaya giden adamı tek atışta vurmak için beş mermiye iddiaya giriyor, tek atışta masum yolcuyu vuran diğerine beş mermi veriyor; bir başkası o evde yokken, karısı onu aldatıyor şüphesiyle karısını kucağındaki bebeğiyle kurşuna diziyordu.

Böyle olduğu halde bu romantizm neyin nesiydi?

O zamana kadar eşkıyalarla ilgili okuduğum her kitap, dinlediğim, okuduğum her hikaye, seyrettiğim her film, kulak verdiğim her türkü onları yüceltmiş, zorbalığa, haksızlığa başkaldıran birer kahraman olarak telakki etmişlerdi. Ben de buna inanmıştım. Ama şimdi dinlediğim bu yaşanmış gerçek hikayelerin okuduklarımla, seyrettiklerimle, duyduklarımla hiçbir alakası yoktu.

Birileri bir yerde yanlış bir şey yapmıştı da nerede?

Belki de meselenin aslı şurada gizliydi:

O zamana kadar fikrimi biçimlendirmiş olan kültür bana zenginden alıp yoksula dağıtmanın erdemlerini anlatmıştı. Bu anlayış her türlü isyanı kutsuyordu. Tarihte görülmüş bütün ayaklanmalar ilericiydi, yeter ki otoriteye karşı olsunlardı. Şeyh Bedrettin de Spartaküs de sosyalizmin ortaya çıkmadığı çağlarda yaşadıkları halde sosyalisttiler bu fikre göre.

Hem kim Köroğlu’nun, Çakırcalı Efe’nin, Şeyh Bedrettin’in, Spartaküs’ün, Robin Hood’un, Zapata’nın zaaflarını yazmıştı ki? Onlar birer halk kahramanıydı ve öyle kalacaklardı.

*

Burjuvazinin kahramanları yoktur. Kahramanlar halk arasından çıkar ve halk kahramanları destanlarda, türkülerde, halk hikayelerinde yaşarlar. Burjuvazinin kahramanları ise romanlarda...

Bu bilgiye ulaştığımda, Kemal Tahir okumaya başlamıştım artık. Onun 1957 yılında, “İnce Memed”ten iki sene sonra yayınlanan “Rahmet Yolları Kesti” romanı, kafamdaki “romantik eşkıya” mitine ağır bir darbe indirdi, sarsıldım.

Kemal Tahir, André Maurois’nın şu sözlerini romanına epigraf yapmıştı:

“Ahlak düzeni sağlam olmayan ve soyguncularıyla başa çıkamayan bir toplum, ruhunda artakalmış barbarlık duygusunun da baskısıyla soyguncularına karşı hayranlık duyar.”

Bu sözler romanının özetiydi. Belki de o koca romanı bu sözler için yazmıştı. Ona göre bizdeki sosyalizm anlayışı “çalışarak üretmenin” yerine “el koymayı” mubah görüyor, bunu “kamulaştırma” olarak addediyor, mülkiyete saldırma meşrulaştırıyor, o yüzden banka soygunları soylu birer eylem olarak telakki ediyordu. Oysa bütün bu eylemler bir tür eşkıyalıktır. Eşkıyalık da öyle sanıldığı gibi ilericilik falan değildir. Hepsi adi birer soyguncudur eşkıyaların. Eşkıyalar soylu falan da değildir, hele kahraman hiç değildirler. Devletin güçsüz kaldığı dönemlerde yerel birtakım güçler, çeteler ortaya çıkar. Bu güçler yanına çakal çukul takımından ipsizleri sapsızları toplar, kendileri adına onlara suç işletirler. Sanıldığı gibi onlar zenginden alıp fakire vermezler. Eşkıyadan medet ummak beyhudedir. Çalıntı malla adalet sağlanır mı? Eşkıya dediğin basit bir köylüdür. Kendine faydası yoktur. Eşkıyanın eşkıyalığı işe yarasaydı köylülerden çoban, korucu, tellal bulunabilir miydi? Hepsi dağa çıkar, üç ayda bir çiftlik parası kazanır, ardından af çıkar, hepsi düze iner, sonra da başımıza asilzade kesilirlerdi.

Ha halkın onlara hayranlık beslemesi, onları kahraman olarak görmesine gelince; bunun sebebi eşkıyanın yaptığının halkın yapamamasıdır. Onlar en cesurlarıdır, o yüzden halk onlara sempati duyar, türkü yakar onlara. Ama münevverlerin onları yüceltmesini Kemal Tahir anlayamaz. Aydınların eşkıyalara güzelleme yazmaları, onlara şiir dizmeleri, romanlarında yüceltmeleri, hatta Yaşar Kemal’in yaptığı gibi onlara “toprak reformu” bile yaptırmaları anlaşılır bir şey değildir, bu tam anlamıyla bir şuursuzluktur.

*

Ahlakını koruyamayan toplumlar kahraman diye eşkıyalara sarılırlar demeye getiriyordu.

Edebiyat mahfillerinde Kemal Tahir’in “Rahmet Yolları Kesti” romanını Yaşar Kemal’in “İnce Memed”ine karşı yazdığı yüksek sesle dillendirilince Kemal Tahir bunu da ret eder ve şunları söyler:

“…ona karşılık olarak yazmadım. Bütün dünyada yarı aydınlar arasında meydana gelen yanlış anlaşılmaya parmak basmak istedim. Yaşar, İnce Memed’i yarı aydınların tesiriyle yazdı. İnce Memed, fukara tek başına toprak reformu yapıyor. Hiç böyle şey olur mu? Şimdi Cumhurbaşkanı bile toprak reformunun ne demek olduğunu bilmiyor, kaldı ki o zaman İnce Memed toprak reformunu ne bilecek?”

Romantik “İnce Memed”in karşısına Kemal Tahir, “itten aç, yılandan çıplak” zavallı köylüleri koyar ve eşkıyalık mitini tek romanla yıkar.

Yıkar da bu yıkılan şeyin sesini hiç kimse duymaz veya duymak istemez.

*

Sonra başka şeyler oldu. Köylüler şehirlere geldi, şehirler köy oldu. Dağdan inen eşkıyalar, şehir denilen köylerde dağ olmadığı için “kurtların uluduğu vadilere” çekildi. Yeni tip bir eşkıya türedi.

Eşkıyanın “kurtlusu” Kemal Tahir’in deyimiyle “yarı aydınların” ilgisini hiç çekmedi. Onların sevdiği eşkıyalar, silahı hak aramanın aracı haline getirmiş dağlarda gezenleriydi.

*

Ne zaman başımı gökyüzüne kaldırıp “kana kana batan aya” baksam, “yaşlı ve öfkeli bir otobüste” kelimeleri şiirine “çapraz asmış” bir şair görünür gözüme.

Kaybettiği künyesini aramaya gidiyor memleketine.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00