Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Bizans’a beyaz bir atın sırtında giren 21 yaşındaki Fatih Sultan Mehmet’in hayalini hafızalardan silip yerine 64 yaşındaki mendebur suretini yerleştirmek için 8 Şubat 1919 Cumartesi günü Galata rıhtımında gemiden inip bir Rum tarafından kendisine tahsis edilen dizginsiz beyaz bir ata binen Fransız General Franchet d’Espérey; yol boyunca sağlı sollu birliklerin yerleştirildiği, Rum ve Ermenilerin çılgın tezahüratları ve İstanbul’daki bütün kiliselerin aynı anda çalan kulakları sağır eden mahşeri çan sesleri arasında Fener’e doğru yola çıktıktan birkaç gün sonra Caddeyi Kebir’de gezintiye çıkmış olan 16 yaşında göğsü iman, kalbi milliyetçi heyecanla dolu genç şair Nazım Hikmet, Ağa Camii’nin önünde durur ve camiye asılmış olan Yunan bayrağına hüzünlü ve öfkeli gözlerle uzun uzun bakar.

O öfkeyle alır kalemi eline, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Taksim Camii’nin açılışında birkaç dizesini okuduğu “Ağa Camii” şiirini yazar:

Havsalam almıyordu bu hazin hali önce.

Ah, ey zavallı cami, seni böyle görünce

Dertli bir çocuk gibi imanıma bağlandım;

Allahımın ismini daha çok candan andım.

Ne kadar yabancısın böyle sokaklarda sen!

Böyle sokaklarda ki, anası can verirken,

Işıklı kahvelerde kendi öz evladı var...

Böyle sokaklarda ki, çamurlu kaldırımlar,

En kirlenmiş bayrağın taşıyor gölgesini,

Üstünde orospular yükseltiyor sesini.

Burda bütün gözleri bir siyah el bağlıyor,

Yalnız senin göğsünde büyük ruhun ağlıyor.

Kendi elemim gibi anlıyorum ben bunu,

Anlıyorum bu yerde azap çeken ruhunu

Bu imansız muhitte öyle yalnızsın ki sen

Bir teselli bulurdun, ruhumu görebilsen!

Ey bu caminin ruhu: Bize mucize göster

Mukaddes huzurunda el bağlamayan bu yer

Bir gün harap olmazsa Türkün kılıç kınıyla,

Baştan başa tutuşsun göklerin yangınıyla!

*

Vala Nurettin (Va-Nu) o sırada “Kitap” diye bir dergi çıkarıyordu. Nazım Hikmet’in bu şiire benzer dini ve hamaset dolu milliyetçi şiirleri hem o dergide hem de Yusuf Ziya’nın başyazarlığını yaptığı “Alemdar”da yayınlanıyordu. Yusuf Ziya, Anadolu’da örgütlenen direniş hareketine inanmıyordu, İstanbul’un İngilizler tarafından işgalini Osmanlı’nın parçalanmasını önler diye destekliyordu.

İstanbul’un her sokağında, köprü üzerinde, Tersane kapısında, Beyoğlu’na çıkan yollarda uzun boylu, zebella gibi, süngülü, daha çok Senegalli işgalci askerleri gören delikanlılar, kafileler halinde Anadolu’da örgütlenen direniş hareketine katılmanın bir yolunu arıyordu.

On dokuz yaşındaki Nazım Hikmet ile yirmi yaşındaki Va-Nu da...

Va-Nu’nun “Bu Dünyadan Nazım Geçti” kitabında demesine göre, bir gün Nazım’la birlikte boş bir arsanın içinden Dalyan tarafına doğru yürüyorlar. Şiirden konuşuyorlar.

Birden suratlarına doğru bir kamçı şaklar. Dehşetle irkilirler. Etraflarına bakarlar. Fuat Paşa arsası denilen boş arazide iğne atsan yere düşmüyor, her yerde işgal ordusunun askeri çadırları var. İki metre boyunda bir çavuş, bir Galata fahişesini koluna takmış, yanlarından geçerken sallamıştı kamçıyı. Güya kadına yan bakmışlardı.

O gün milli mücadeleye katılmak için Anadolu’ya gitmeye karar verirler.

Nazım Hikmet, babasının iş yerine uğrar, ona görünmeden masasına veda mektubu niyetine “Gençlik” adını verdiği şu şiiri bırakır ve çıkar:

Arkadaşlarının taşında ağla

Dört yıldır her yerde can verirken ilk

Bak bugün mukaddes duygularınla

Sana sus diyorlar zavallı gençlik

Dört yıldır hudutta kan dökenlerin

Yasalarla kendin yaz mersiyesini

Dört yıldır hudutta kan dökenlerin

Matem yıllarında yükselt sesini.

Bir ah!.. demeden de bak Anadolu

Bekliyor imanla son saatini

Göklere dayanan dağların yolu

Hep kardeş kemiği hep kardeş teni

Git bugün ıssız yollarda ağla

Dört yıldır her yerde can verirken ilk

Bak bugün mukaddes duygularınla

Sana sus derken.. Haykır!. ey gençlik.

*

Yılbaşı gecesiydi. Ama kimsenin yeni yılı kutlayacak hali yoktu. Nazım Hikmet ile arkadaşı Va-Nu Sirkeci’de Mahmudiye Oteli’ndeydiler. 1920 yılının son gecesini orada, ertesi gün başlayacak yeni yılın değil, çıkacakları tehlikeli yolculuğun heyecanıyla geçirirler.

1921 yılının ilk günü… Sabahın erken saatleri, Dersaadet yeni yeni uyanıyor. Hava soğuk, dişler kenetli, işgalin utancı sinmiş şehrin sokaklarına, ecnebi bir hüzün sarmış her yanı, kimsenin ağzını bıçak açmıyor.

Sirkeci rıhtımından kalkan “Yeni Dünya” vapuruna binen Nazım ile Va-Nu’ya iki “hececi” şair daha katılır; Yusuf Ziya ile Faruk Nafiz’le daha önce sözleşmişler. Dördünün de kimlikleri sahteydi, meslekleri de sahte… Va-Nu yumurta tüccarıydı. Nazım’ın üzerinde kadife yakalı gri bir pardösü, başında püskülsüz bir fes vardı.

Pamuk balyaları yüklü köhne gemide, balyaların arasında saklanırlar, gemi hareket eder.

Ertesi gün güzel bir havada Zonguldak’a varırlar. Ellerinde bayraklarla gençler şairleri karşılamaya gelmiştir. İtibar görürler, hep bir ağızdan coşkulu şiirler okurlar. Ama yolcu yolunda gerek, fırtınalı bir gecede, dev dalgalarla boğuşarak İnebolu’da karaya çıkarlar, Yusuf Ziya’nın hatırlatmasıyla eğilip vatan toprağını öperler.

*

İnebolu, Anadolu’ya açılan kapıdır, bu kapıdan geçmek için polis izni lazım. Alıp karakola götürürler, donlarına kadar aranırlar. Geçiş için seyahat belgesini bekleyin derler. Sefalet içinde on beş gün beklerler.

On beşinci günde Yusuf Ziya ile Faruk Nafiz’i çağırırlar. İkisi İstanbul’a geri gidecek! Çünkü “seciyesiz”, yani “karaktersiz”dirler.

Bu yafta hayatları boyunca iki yazarın boynunda asılı kaldı; İstanbul’daki mizah yazarlarına malzeme oldular.

Türk basınında birkaç Şeyhül Muharririn” varsa, bir tane de “Ümmül Muharririn”vardır, o da Halide Nusret Zorlutuna’dır ki hatıratında bu mevzuya şöyle temas eder.

“Bir gün Yusuf Ziya Ortaç büyük bir heyecanla daireme geldi, beni kalemden dışarıya çağırdı, gizlice fısıldadı.

‘Hemşire gidiyoruz, Anadolu’ya kaçıyoruz. Ben, Faruk Nafiz, Vala Nurettin, bir başka arkadaş ve siz. Geleceksiniz değil mi?’

Nasıl gidebilirim? Küçük ailemin reisi bendim. Annemle kardeşimi kime bırakabilirdim?

Gittiler. Fakat birkaç gün sonra giden dört vatanseverden ikisi geri döndü. Bunlardan birisi sonradan yazdığı şiirin bir kıtasında şöyle diyor:

Aynı membadan aldık ilhamı

Aynı hislerdi kalbimizdekiler

Kahraman oldu onların namı

Bize de bir gün ‘seciyesiz’ dediler

(H.N. Zorlutuna, Bir Devrin Romanı, s.156-157)”

Yusuf Ziya “Alemdargazetesinin yazarı; Faruk Nafiz de Damat Ferit’ten nişan aldığı için “seciyesiz”diler.

Bu muamele Nazım ile Va-Nu’nun içine taş gibi oturur, herkesten nefret etmeye başlarlar.

Kısa bir süre sonra Dr. Adnan ile Halide Edip’in “referansıyla” Ankara yolu açılır ikisine, “harcırah” gelir, yola çıkacakları günü beklemeye başlarlar.

*

İnebolu’da “Spartakist ağabeylerle” tanışmaları o günlere rastlar. Aralarında Sadık Ahi diye bir zat var, Berlin’de hukuk tahsili görmüş, ilerde Mehmet Eti adını alacak ve CHP’den Malatya milletvekili olacak. İşte bu bekleme anında, bu kırmızı atkılı zat Nazım Hikmet’i komünist yapar!

*

Savaş sonrasında Almanya karmakarışıktır. Hitler aralıktan kafasını uzatmış durumda. Akdeniz vapuru Hamburg’taki Türk talebeleri toplayıp yurda getirir. Vapurda Türkler arasında kavga çıkar, iki ideolojik kampa ayrılırlar. Evveliyatı da var ama vapurda bu ayrılık iyice su yüzüne çıkar. Hitler’in fikirlerinden etkilenmiş milliyetçilerin şefi Hamdullah Suphi Tanrıöver’dir. Almanya’da Karl Liebknecht’in, Rose Luxemburg’un fikirlerinden etkilenmiş solcu talebeler ise “Spartakist” diyorlar kendilerine, onların öne çıkmış bir liderleri yoktur, amaçları milli mücadeleye katılmaktır. Aralarında daha sonra Karadeniz’de boğdurulan Mustafa Suphi, Sadık Ahi, sonra profesör olacak Vehbi Sarıdal, sonradan CHP Genel Sekreterliğini yapacak olan Nafi Atuf Kansu gibi kimseler ve posbıyıklı ustabaşılar var.

Spartakistler, Misak-ı Milli sınırlarını ilk tanıyan ülke olarak Sovyetler Birliği diyor, başka da bir şey demiyorlar.

*

Sadık Ahi, Eğinli bir eşraf ailesinin çocuğuydu. Ona göre Ahiler, Doğu’nun ilk komünistleriydi. Kendini tarih öncesinin bir komünisti olarak görüyordu. Safkan, kadim bir komünist yani... Uzun boyluydu, zayıftı. Ahilerin sırları var diyordu. Nazım’a sosyalizmi anlatırken, onun da bir sırrı varmış gibi anlatıyordu. Bu konuda iki gencin yüzüne bulabildiği her fırsatta cahilliklerini vuruyor, “şairler” diye küçümsüyordu. O zamana kadar isimlerini duymadıkları birtakım adamları anlatıyordu, Karl Marx, Engels, Kautsky diyordu. Onlara Roma döneminin esir proleterlerinden bahsediyordu. Oradan günümüzün proletaryasına geliyordu. Zincir diyordu, emek diyordu, hürriyet diyordu. Bunları hiç duymamışlardı. Dünyada iki sınıf var diyordu. Hiç farkına varmamışlardı. Türkiye’de de köy ağaları, şehir zenginleri, istismarcılar bir de yoksullar vardı, hükümet zenginden yanaydı, fukaralar iliklerine kadar sömürülüyordu.

Sadık Ahi anlatıyor, Nazım ile Va-Nu dinliyordu. Beynelmilellik diyordu, emperyalizm diyordu, sınıfilik diyordu, emek-değer diyordu, halk tabakaları kandırılıyor diyordu. Halka zulüm edenlerin karşısına şair yüreğinle çık diyordu, “sosyal adaleti” sağlarsan eğer, alacağın hazzı düşün diyordu!

O anlattıkça şair yüreği kabardıkça kabarıyordu. Allah’ın bir elçi gibi gönderdiği bu şeyhte, zihnindeki her sorunun cevabı vardı. On dokuz yaşının merakıyla sordu Nazım, anlattı Sadık Ahi, önünde uzak bir yerde bir kapı duruyordu, kırkıncı odanın kapısıydı bu kapı, hafifçe dokunacak, yeni bir dünyaya girecekti.

Beyninde depremler oluyordu. Manevi bir sarsıntının girdabına giriyordu. O zamana kadar kişiliğini yoğurmuş milliyetçi-Müslüman fikirlerle Spartakistlerin yeni aşıladığı sosyalist fikirler arasında bocalamaya başlıyordu. Kırkıncı oda esrarlıydı, onu çağırıyordu

Nazım çok kısa bir süre içinde bu Ahi Şeyhe bağlandı, onun adeta müridi oldu.

Kırmızı atkısı remizdi. Sadık Ahi’nin yürürken kırmızı atkısı rüzgarda sallanıyordu.Yanı başında yakışıklı, uzun boylu Nazım’la rüzgara atkısını teslim ederken bu uzun boylu adam, durmadan anlatıyordu:

“Böyle bir boyun atkısı takıp ihtilal nutukları söylemek, ihtilal şiirleri okumak senin tipine ve manevi bünyene ne kadar yakışacaktır, Nazım!”

Sekiz sene sonra 1929 yılında Nazım Hikmet kırmızı atkısıyla yanı başında “Yürüyen Adam”ın şiirini yazdı:

Alnı yukarda

kırmızı boyun atkısı rüzgârda,

yürüyor.

Yürüyor adım adım

Yürüyor ağır ağır

yürüyor…

Rüzgâr deniz gibi köpürüyor

esiyor deniz rüzgâr gibi.

Akıyor iki yandan ışıklar

düşen yıldızlar gibi.

Sesler geliyor derinden

kalbin uzak sahillerinden:

-Nereye gidiyorsun yavrum benim nereye?

Dön sevgilim,

dön kardeşim,

dön evimin erkeği, dön geriye..

Yürüyor o

ıslıkla kızgın bir ölüm marşı çalarak.

Yürüyor o

gövdesi bir gemi gibi yükselerek, alçalarak.

Yürüyor adım adım

yürüyor ağır ağır

yürüyor…

Kim bilir

belki bir daha sokmıyacak parmaklarını

dizi dibinde dikiş diken kardeşinin

sarı saçlarına,

ve belki bir daha altında yatıp

güneşe giden yeşil bir yola bakar gibi

bakmıyacak

gürgen ağaçlarına…

Yürüyor o, yürüyor.

Açık geniş adımlarla arşınlıyor yolları.

Ağır iki balyoz gibi sallanıyor kolları.

Kıllı göğsü bir kalkan gibi kabarık..

İşitmiyor artık

hep ayni tahta masanın başında akşamlıyan

hasta topal dostların

kalbe karanfil ruhu gibi damlıyan

sözlerini.

Çıplak

iki bıçak

gibi çekmiş yüzünde gözlerini

yürüyor, düşmana doğru.

YÜRÜYOR ADIM ADIM

YÜRÜYOR AĞIR AĞIR

YÜRÜYOR…

*

İnebolu; Milli Mücadeleye katılmak için bekleyen Nazım Hikmet’in zihninde iki fikrin cenge durduğu bir savaş meydanı olur. Ya o zamana kadar bağlı olduğu “şoven milliyetçi” fikirler kırmızı atkılı yürüyen adamın aşılamaya çalıştığı pek muammalı, pek esrarengiz ecnebi menşeili komünizmi alt edecek, ya da bu pek şiirsel bu yeni fikir o yerleşik kalıpları kıracak.

İki genç şair bir “vahi” mekan aramaya başlarlar. Musa’nın Sina’sına benzer bir dağ olsa… Bir inziva mekanı çıksa karşılarına… Zihinlerinde çarpışan karşıt fikirleri bir tertibe sokmak, hislerini bir imbikten geçirmek istiyorlar. İnebolu’nun yaslandığı dağa tırmanırlar. Kendilerini mistisizmin yuvası Hindistan gibi, Tibet gibi bir yerde sanırlar. Buralarda, o kayaların kovuklarında, o yaşlı ağaçların duldasına sığınmış bilgeler olmalı, onları ararlar. O dağda, beraber sonradan okul kitaplarına giren “İnebolu” şiirini yazarlar.

*

Nihayet ayrılık vakti gelir. Ankara’ya doğru, motorlu bir taşıt bulamadıkları için kiralık bir atla yola çıkıp, yol boyunca o zamana kadar hiç görmedikleri Anadolu köylüsünün ekmeğini yiyip, suyunu içip onları tanıya tanıya, yoksullukla tanışa tanışa, kar ve çamur içinde yürüyerek, düşe kalka, tam altı hafta süren meşakkatli bir yolculuktan sonra Ankara’ya vardıklarında artık komünisttiler.

Ankara’da haftalar boyunca gerginlik içinde cepheye gönderilip gönderilmeyeceklerini öğrenmek için beklerlerken, bir ara “iki genç şair” diye Mustafa Kemal’e takdim edilirler. Ayaküstü karşılaşmada, acelesi olan Mustafa Kemal, “Bazı genç şairler modern olsun diye mevzusuz şiir yazmak yoluna sapıyorlar. Size tavsiye ederim, gayeli şiir yazın,” der ve hızlıca uzaklaşır yanlarından.

Bu Nazım Hikmet ile Mustafa Kemal’in ilk ve son karşılaşmasıdır.

*

Aylar sonra akıbetleri belli olur. O sırada memleketin şaire ihtiyacı yoktur, şairin de cephede işi yoktur, asker kadar öğretmene de ihtiyaç vardır. Nazım Hikmet ile Va-Nu’yu Bolu’ya öğretmen olarak atarlar.

Nisan 1921’de o zamanlar küçük bir kasaba olan Bolu’ya vardıklarında bu bekledikleri bir görev değildir. Buradan kurtulmanın bir yolunu ararlar. Kasabada Ağır Ceza Reisliği yapan Ziya Hilmi adında bir sosyalistle dost olurlar. Bir gün, Ziya Hilmi hep birlikte Sovyetler Birliği’ne gitmeyi önerir. Nazım’ın o sırada gönlünü kaptırdığı Nüzhet adlı kadın, ablası ve eniştesi Muhittin Birgen’le Tiflis’tedir.

Rusya’ya giderse eğer Nazım hem aşkına kavuşacak hem de zihninde artık iyice yerleşmiş olan sosyalizmin Kabe’sine varmış olacak… Madem burada adamı ihtilalin içine almıyorlar, o halde yapılmış komünist ihtilale dahil olmak için ne bekliyorlar!

Üç arkadaş Bolu’dan Tiflis’e doğru yola çıkarlar. Nazım’a göre, “Onlar üç arkadaştı, üç bulunmaz arkadaş/Üçüncüsü Ağır Ceza Reisi, bakır sakallı, çatık kaşlı, altın sesli Ziya Hilmi’ydi”.

Eylül 1921’de Bakü’de üç arkadaş Türkiye Komünist Partisi’ne katılmaya karar verirler. O anı Nazım Hikmet “Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim” adlı otobiyografik romanında şöyle anlatır:

“Karar ver oğlum diyorum kendi kendime, karar ver. Koyalım soruları da şu masanın üstüne, Anadolu’nun yanı başına. Neyini verebilirsin? Ne verebilirsin? Her şeyimi, her şeyi… Hürriyetini, evet! Hapishanelerde kaç yıl yatabilirsin bu uğurda? Gerekirse ömür boyunca! İyi ama sen kadınları seversin, yiyip içmeyi, temiz giyinmeyi seversin. Peki asılmak da var, öldürülmek de Suphi ile arkadaşları gibi boğulmak da var, komünist olursam diye sormadın mı kendi kendine Batum’da?”

Belli ki sormadı.

Kurtuluş Savaşına giderken yolda komünist oldu!

*

“Seciyesiz” Yusuf Ziya Ortaç ile Faruk Nafiz Çamlıbel’e gelince:

Yusuf Ziya Ortaç 1922 yılından itibaren bütün zamanların en meşhur mizah dergilerinden birisi olan “Akbaba”yı çıkarmaya başladı. 1950’lerde dergide Aziz Nesin’e yazı yazdırmak için İstanbul valisinden izin aldı. Öğretmenlik yaptı. Roman ve hikayeler yazdı. 1946-54 arasında iki dönem CHP’den milletvekili oldu.

Faruk Nafiz Çamlıbel ise, iki sene sonra Ankara’ya gitti. Anadolu’da öğretmenlik yaptı, “Han Duvarları”nı yazdı, daha sonra Behçet Kemal Çağlar’la birlikte 10. Yıl Marşı’nı yazdı. 1946’da DP’den milletvekili oldu, 1960 darbesinden sonra Behçet Kemal CHP’li olduğu için Anayasa yapmak üzere Danışma Meclisi’ne girdi, o ise DP’li olduğu için Yassıada’yı boyladı, 16 ay tutuklu kaldı, Yassıada’daki günlerini “Zindan Duvarları” şiirinde anlattı.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!