Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Bir aşamadan sonra artık iyice kanıksadığım cırcır böceklerinin sesini, devreleri karıştığı için söylenen şeyin anlaşılmaz bir hal aldığı sitenin hoparlörlerinden duyulan kulakları rahatsız eden o cızırtılı ses bastırdı, aklımda kalan sadece “Yunus Güçel” ismi oldu. Anons ikinci defa tekrarlanınca kulak kesildim bu kez:

“Sitemiz sakinlerinden Yunus Güçel bugün vefat etmiştir. Cenazesi…” gerisini dinlemedim.

On yıldan beri her yaz geldiğimiz bu sahil kasabasındaki sitede Yunus Güçel’in de evinin bulunduğunu, uzun yıllardan beri burada yaşayan Hakkarili ilk gençlik arkadaşım Abdullah Kazak’tan biliyordum. Bundan on sene önce ilk defa buraya geldiğimde söylemiş, hatta telefon etmiş, Antalya’da yaşayan Yunus Paşa’yla beni de görüştürmüştü.

Hakkari’ye; dışarıdan sürgün olsun, normal yollardan olsun gelen bütün kamu görevlileri önceleri “bu yolun bittiği şehirde ne yaparım?” sorusunu sorar kendine, bir süre sonra da orası hepsinde “bağımlılık” yapar, kolay kolay ayrılamazlar oradan. Ayrılanlar da hayatlarının sonuna kadar unutmaz, bir şekilde bağını sürdürürler o şehirle.

Yunus Güçel de onlardan birisiydi.

1980 ile 1982 yılları arasında Hakkari’de iki yıl valilik yapmıştı.

Yunus Güçel’e kadar, ondan önce ve ondan sonra Hakkari’ye nice vali gelip gitmişti ama onun bu yazıya mevzu olmasının özel bir nedeni var, işte onu anlatmak istiyorum bugün size.

*

Vefat haberini duyunca cırcır böceklerine karışmış o duyuruyu yapan sesten; doğanın en güzel çiçeklerini, en güzel ormanını, en güzel kokularını, en güzel denizini cömertçe sunduğu bu cennet misali yerde çakılı kaldım oturduğum verandadaki sandalyede, bilincim kanatlandı, hafızam yanına bir yığın ağırlığı alarak beni alıp 12 Eylül darbesinin hemen sonrasındaki o kasvetli, o kaskatı kesilmiş, o buzdan da soğuk, o kana bulanmış, o kedere bürünmüş, o ıstırap dolu Hakkari’sine götürdü.

Hava, buzun altında kalmış demir gibi soğuktu. Herkesin bedenini “kış ruhu” esir almıştı. Alayı korkudan büzülmüştü, şehir de onlar gibi içine çekilmiş, onların kalıbını almıştı. İnsanlar ve şehir coşkun akan bir gazap nehrinin ortasında yapayalnız kalmış bir söğüt ağacı gibi tir tir titriyordu korkudan. Ölüm haki kıyafetlerle dolaşıyordu şehirde. İşkence haki, sema haki, hava haki, su haki, korku haki, şehir hakiydi. Şehirden yükselen işkence çığlıkları Sümbül dağına çarpıyor, çarptığı yerden şehre geri dönüyordu. O çığlıkları duyacak hiç kimse yoktu. Ellerinde silahlarla sanki dışarıdan gelmiş bir barbar sürüsü, yerlileri hizaya sokmaya çalışıyordu.

Tam doksan gün boyunca bedeninde bir mühür gibi postal izi taşımayan tek fert bırakmadılar şehirde.

O yıl liseye başlayacaktım. Darbe günü tesadüfen yolu olmayan bir köydeydim. O korkunç doksan gün boyunca o korunaklı köyde kaldım. Doksan gün sonra şehre geldiğimde şehre yeni bir valinin geldiğini söylediler.

Yunus Güçel emekli bir tuğgeneraldi, “darbeci beşbenzer general” ona Hakkari valiliğini uygun görmüşlerdi.

*

Yunus Güçel hızlı başladı işe. Önce emniyetteki şubelerin kapılarında yazan “GİZLİ” tabelalarını söktü, devletin vatandaşından “gizli” bir işi olamazdı! Sonra doksan günlük gözaltı süreleri dolup meşhur Diyarbekir Cezaevi’ne götürülenlerden sonra gözaltına yeni alınanları, suçunu sorup, “ihtilalden önce derneklere üyeydiler” cevabını alınca, “o zaman devlet yok muydu, derneklere üye olmak suçsa devlet neden tutuklamıyordu onları” diyerek serbest bıraktırdı çoğunu.

Karlar yavaş yavaş erimeye başladığında, haki rengin esir aldığı şehirde ufak bir tebessüm, karların altında başını uzatan ürkek bahar filizleri gibi göstermeye başladı yüzünü.

Baharla birlikte zulmün ritmi birazcık düştü.

Sanki Yunus Güçel’i birileri o korku diyarına birazcık umut getirsin diye göndermişti.

Tek katlı, toprak damlı evlerin tümünü sahiplerine beyaza boyattı. Şehrin sokakları temizlendi, etraf çiçeklendi. Kara çarşafla sokaklarda dolaşan kadınlara kara çarşafı yasakladı, “o kara çarşafın altında rengarenk çok güzel fistanlarınız var, onları dışarı çıkarın” dedi, herkes emre itaat etti. Kurum müdürleri ve devlet memurlarına sabah sporunu mecburi kıldı. Sabahın erken saatlerinde peşine taktığı o koca göbekli adamları, dağ bayır koşturdu. Şehirdeki hastaneyi, okulları ve benzer kuruluşları “denetlemeye” başladı. Hastane temizlendi, sıra okullara geldi.

*

Bir sabah okula gittik, okulun her tarafı sabunla yıkanıyordu. O gün vali liseyi “denetlemeye” gelecekti. Bütün sınıflardan en başarılı öğrencileri okulun kütüphanesine topladılar. Dışarıdan gelmiş memur çocuklarını ön sıraya, beni de ne olur ne olmaz “bir açık verebilirim” korkusuyla sıranın en gerisine oturttular.

Yunus Güçel gayet dinç, kendinden emin bir komutan edasıyla girdi kütüphaneye. Hepimiz, yemekhaneye giren komutanı bekleyen erler gibi ayağa kalktık. “Nasılsınız?”dedi, hep bir ağızdan “Sağ ol!” dedik, “oturun” dedi, oturduk.

En ön sırada oturan lise son sınıftaki Ziraat Bankası Müdürünün kızını kaldırdı, yekten “Laiklik nedir?” diye sordu. O da, “Laiklik din ve devlet işlerinin….” cümlesini bitirmeden oturttu, yanındaki Alay Komutanının oğluna aynı soruyu sordu, o da “Din ve devlet…” deyince onu da oturttu, defterdarın oğluna sıra geldi, o da aynı şekilde cümleye başlayınca onu da oturttu, sıra gittikçe bana yaklaşmaya başladı ve en sonunda sıra bana geldi, ben de “Laiklik her şeyden önce temizliktir,” dedim, cümlenin sonrası aklımda yoktu, bütün okulun sabunla yıkandığını görünce böyle bir cevap gelmişti aklıma, baktım gözleri parlıyor, “Evet evladım, çok iyi devam et,” dedi. Temizlik üzerine beylik bir iki laf ettikten sonra ben de aşka geldim, coştukça coştum, “Komutanım, Batı toplumları temizliği bizden öğrendiler. Fransa kralının günlerce sırtında kalan kirli gömleği en sonunda balkonda yakılıyordu, İngiltere’de kral ve kraliçenin dışkıları zurnalarla dışarı atılırken biz Anadolu’da tuvalet icat etmiş, kanalizasyon sitemini kurmuştuk,” dedim. Heyecandan kalbi durmak üzereydi, bana doğru geldi, sıradan çıkardı, tahtanın yanında asılı büyük boy Atatürk posterinin yanına götürerek, “Bakın, bakın Mustafa Kemal’e ne kadar benziyor,” dedi, “İşte laikliğin tanımı budur,” dedi.

Oysa ne ben Mustafa Kemal’e benziyordum ne de laiklik benim tanımladığım şeydi. Anadolu’da yapılan şeylerin de bizimle hiçbir alakası yoktu, vakti zamanında Anadolu’da birtakım uygarlıklar kurulmuş, biz de o medeniyetlerin harabeleri üzerine oturmuş, yaptığımız ilk iş de o medeniyetlerden bize miras kalan antik taşlardan derme çatma köy evleri yapmak, antik tiyatroları da keçi ağılına çevirmek olmuştu.

Olsun, benim amacım o sırada her şeyi “temizlikle” düzene sokmak isteyen bir tekaüt paşanın içini rahatlatmak, ya da belayı savuşturmak ve galiba bunu başardım da.

O günden itibaren beni bir sürü “denetlemeye” yanında götürdü, ille “seni harp okuluna göndereceğim,” dedi. O günlerde Kenan Evren bir konuşma yapmış, tarihi boyunca Harp Okuluna Hakkari’den tek bir öğrencinin gitmemiş olmasından yakınmıştı. Askerler de bunu emir telakki etmiş, Hakkari’den Harp Okulu’na götürebilecekleri bir öğrenci arayışına girişmişlerdi. O öğrencinin ben olmadığımı çok iyi biliyordum ayrıca ben harp okuluna da gitmek istemiyordum, her defasında bir bahane uydurdum, en sonunda bir arkadaşımızı “zorla” götürüp okuttular. Yakın bir zamanda albaylıktan emekli oldu.

*

Bir önceki yazımda sözünü ettiğim kütüphaneye memur olarak askerlerin şehrimize sürdüğü Güner Sernikli bize satranç öğretmişti. Satranca o kadar sarmıştık ki, o karanlık günlerde bir nebze ışığı satranç tahtasında arar olmuştuk. Bir kahveye bir satranç takımı koymuş, okul çıkışında oraya gidip birkaç saat satranç oynuyorduk. Bu anlardan birinde polis kahveyi bastı, bizi “suçüstü” yakaladılar, kumar oynuyorduk! Allem ettik kallem ettik, satrancın kumar olamadığına ikna edemedik kafayı kumarla sıyırmış polise, hepimizi alıp karakola götürdüler, geç bir saatti, sabaha kadar nezarette tuttular, sabahın köründe bizi bıraktılar, ben de eve gitmek yerine onları şikayet etmek için Vali Yunus Güçel’e gittim. Yorgun, uykusuz, perişan bir halde derdimi anlattım. O anki öfkesi hala gözlerimin önünde, bağıra çağıra emniyet müdürünü getirtti, rezil rüsva etti orada. “Derhal karakola birkaç satranç takımı alacaksın,” dedi, sonra da bana dönerek, “O geri zekalı polislerin tümüne satranç öğreteceksin,” dedi.

Dediğini yaptım, gösterdim hepsine, satrancı öğrendiler mi bilmiyorum.

*

7. Kolordu Komutanı, Diyarbakır Cezaevi’nin mucidi Kemal Yamak, -ki daha sonra da Turgut Özal’a danışmanlık yaptı- 1981 yılında 19 Mayıs törenlerini Hakkari’de izleme kararı almıştı. Haber şehrimize bir telaş getirdi ki sormayın. Gençlik adına konuşma yapma görevini okul müdürü bana vermişti. Hamaset dolu saçma sapan bir metin yazmıştı, içinde bol bol Behçet Kemal Çağlar’ın dizeleri geçiyordu. Konuşma metnini bir kenara bıraktım, kendim bir metin yazdım. Metinde, “Hiçbir şeyin sorumlusu gençler değildir, gençlerini heba eden bir ülke gençliğini de heba eder” dedim. Konuşmanın başına da Nazım Hikmet’in “Kuvayı Milliye Destanı”ndan aldığım şu dizelerini aldım:

“Dağlarda tek tekateşler yanıyordu

Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki

şayak kalpaklı adam

nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden

güzel, rahat günlere inanıyordu

ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında

birdenbire beş adım sağında onu gördü.

Paşalar onun arkasındaydılar.

O, saati sordu.Paşalar: “Üç” dediler,

Sarışın bir kurda benziyordu.

Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.

Yürüdü uçurumun başına kadar,

eğildi, durdu.

Bıraksalar

İnce, uzun bacakları üstünde yaylanarak

ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak

Kocatepe'den Afyon ovasına atlayacaktı.”

Sıra bana geldi. Kürsüye çıktım. Okul müdürünün verdiği metni cebime koydum, yazdığım metni çıkarıp okudum. Bir ara kafamı kaldırdım, müdür korkudan titriyordu. Konuşmam bitince protokolün önünden geçerek yerime doğru yürürken General Kemal Yamak seslenerek beni durdurdu. O sırada kalbim de durdu. Sesin geldiği yöne döndüm korkuyla.

“Okuduğun şiir kimindir biliyor musun?” diye sordu.

Cevap vermemi beklemeden Yunus Güçel, “Nazım Hikmet’in bu şiiri Atatürk’ü en iyi anlatan şiirdir, burada zehir gibi çocuklar var,” dedi, sonra konuşmaya devam etti ama ben hiçbir şey duymadım. Duyduğum tek şey, “yerine geçebilirsin” emri oldu. Ama anladığım kadarıyla Vali gargaraya getirmiş, bir yığın laf kalabalığıyla beni o korkunç paşanın hışmından kurtarmıştı.

*

Bu yazıyı yazarken cırcır böcekleri hiç susmadı. Yunus Güçel’in vefat haberi beni bulunduğum yerden alıp ölüm sirenlerinin çalındığı Hakkari’nin o korkunç kışına götürdü.

Bazı zamanlarda zulmün lanetli yüzünde bile bir şefkat halesi belirir. Yunus Güçel 12 Eylül faşizminin yüzünde -nasıl olduysa artık- beliren böyle bir haleydi sanki. Bu yüzden Hakkari’de “düzeni bozmasına” daha fazla izin vermediler, iç savaştan dolayı kimselerin gitmediği Beyrut Büyükelçiliği’ne gönderdiler.

Ben onu tanıdığımda ihtiyar bir adamdı sanki. Ölüm haberini aldığımda aradan kırk bir yıl geçmişti.

Allah’ın rahmet eylesin.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00