Kuzu eti ne kokar?
İzmir Konak’ta, memleketin her yerinde şubeleri bulunan bildiğimiz süpermarketlerden birisine et almak üzere girdim. Rafların önünde fazla oyalanmadan doğrudan et reyonuna gittim. Bir tepsinin içinde kuşbaşı doğranmış kuzu eti vardı. Benden önceki müşteri işini bitirince, eti işaret ederek, “Şu kuşbaşından bir kilo kıyma istiyorum,” dedim.
Marketin kasabı uzaydan gelmişim gibi tuhaf tuhaf baktı yüzüme. “Bu cahil herif de nerden çıktı” bakışını bir süre üzerimde gezdirdikten sonra, “Olmaz efendim,” dedi.
“Ne olmaz?” diye sordum.
“O eti size veremem” dedi
Yanlış bir şey söylediğini hızlıca anlamış olacak ki sözlerini düzeltti:
“Veririm de kıymasını veremem” dedi.
“Değil de tek kıyma makinamız var” dedi.
“İyi ya, hemen çekiver işte” dedim safça.
Ama kasap kararlıydı.
İyice meraklandım:
Bu soruyu meğer çoktan bekliyordu:
Dalga geçtiğimi sandı:
Kafasını kaldırdı, gözleriyle tavanı işaret etti:
Baktım diyaloğumuz “inek içti-dağa kaçtı” tekerlemesine dönüşecek uzatmak istemedim ama tam bu sırada, benim ısrarla kokan kuzu kıymayı istememe bir anlam veremeyen bir müşteri kızgınlıkla araya girdi:
Kasapla bu diyalogumuz bir süre daha devam etti, kasap Nuh dedi peygamber demedi, oysa Nuh peygamberdi.
Kıyma almadan çıktım marketten.
*
Ama İzmir’de o gün kasaplarla imtihanım bitmedi. Konak Meydanı’nda vitrininde çok iyi sergilenmiş kuzu eti bulunan bir kasap gördüm. Girdim içeri. Kıyma almaktan vazgeçmiştim. Beğendiğim bir kuzu kolu, bir gün önce süt, limon, biber salçası, zeytinyağı, kekik, biraz soya sosu, tuz, karabiber, isot, rendelenmiş soğan, dövülmüş sarımsaktan müteşekkil bir sosa yatırıp ertesi gün fırına yollamak üzere iyice temizlettim. Bu kez kasap “kuzu kol temizlemiyoruz tek bıçağımız var, sonra müşterilerimiz bizi şikayet eder, kuzu etine bulaştırdığı bıçakla benim kokusuz, güzelim dana etimi kokuttu, ay üstüm başım kuzu kokuyor, bak nerdeyse meleyeceğim ayol diyecekler” demedi. Hazırladığı kuzu kolu kalın kağıda sardı, fiyat etiketini yapıştırdı ve beni kasaya yönlendirdi.
Kasada bir cam bölmenin arkasında oturan, her halinden dükkanın sahibi olduğu belli benim yaşlarımda bir amca var… Eti tezgaha koydum, “Bir poşete koyun” dedim ödeme yapmak için kredi kartımı cebimden çıkarmaya çalışırken.
“Poşet parasını peşin mi alıyorsunuz” dedim.
“Poşetin değil etin parası” dedi.
“Sen poşete koy ben kartımı çıkarıyorum” dedim.
Adam ısrarcı:
“Önce para” dedi tekrar.
Gözüne nasıl birisi göründüysem artık.
“Tamam, şöyle yapalım. Sen poşeti aç, ben buradan eti, potaya basket topu atar gibi atayım, muhtemelen tuttururum, bu arada kredi kartımı da öbür elinle al” dedim.
Adam dalga geçtiğimi sandı.
“Önce ödemeyi yap” diye ısrar etti.
“Sence parayı vermeden eti alıp kaçacak birisine benziyor muyum?” diye sordum büyük bir özgüvenle.
“Belli olmaz” dedi bıyık altından gülerek.
Daha fazla uzatmak istemedim, kredi kartımı uzattım, parayı çekti, etimi poşete koydu uzattı bana.
Dükkandan çıkarken, bir ara kendimi, elinde kuzu kolla Konak Meydanında bir sürü satırlı, beyaz önlüklü kasap çırağının kovaladığı bir adam olarak hayal ettim.
Ben elimde kuzu kol, eli satırlı kasaplardan kaçıyorum; Konak Meydanındaki İzmir ahalisi de elimdeki kuzu etinin yaydığı et kokusundan kaçıyor. Ben can derdindeyim, onların derdi ne bilmiyorum.
- "Asabiyet"ten mustarip bir komitacının portresi23 saniye önce
- "Beau Chérif"ten "Boş Herif"e; Şerif Paşa57 dakika önce
- Yaklaşan felaket!2 gün önce
- İdama giden Dostoyevski'nin son 15 dakikası55 dakika önce
- Dostoyevski neyimiz olur?48 dakika önce
- Yeni yılda mutluluk temennisi beyhude mi?12 saat önce
- "Suphi'yi kim öldürdü?"2 gün önce
- Gazoz!32 dakika önce
- Yol ayrımında bir serbesti denemesi57 dakika önce
- Atatürk, Kemalist değildi!4 hafta önce