Şifa niyetine nar suyu!
Ahmet Güneştekin, yaşayan Türkiyeli ressamlar içinde, eserleri en yüksek fiyata alıcı bulan ressamlardan biridir. Batmanlıdır. Kürt kültürünün “denbêj” ve “çîrokbêj” (hikâye ve masal anlatıcıları) geleneği içinde büyüdü. Doğduğu coğrafyada, hayatını süslemiş olan kilim, yer ve duvar halıları ile tahta oymaların büyülü renkli dünyasından ödünç aldığı renk ve motifleri çocukluğundan beri dinlediği masallarla, hikâyelerle harmanladı; yıllar sonra onları çağdaş sanatın ilmiğinden süzerek evrensel bir sanata dönüştürdü. New York’ta, dünyanın en ünlü galerilerinden Malborough’da açtığı sergide, eserlerinin tümü 2 saatte satıldı. Şu anda uluslararası sanat fuarlarına ve bienallere davet ediliyor, çeşitli şehirlerde sergiler açıyor.
Dünyaca ünlü Alman sanat eleştirmeni Johannes Odenthal, “Ahmet Güneştekin’in resmi, ulusal sınırlar, dinî kamplar ve politik çıkarlar arasında paramparça edilmiş bir geleneğin manifestosudur” diyerek tanımlıyor sanatını.
İstanbul Şişhane’de bulunan 9 katlı atölyesi, hem bir işyeri hem de dostlarıyla bir buluşma mekânıdır. Kadir İnanır, Erhan Çelik ve İsveç’te yaşayan Kürt romancı Firat Cewerî’yle birlikte bir akşam konuk olduk sofrasına. Bize muhteşem yemekler ikram etti.
“Ahmet, şimdiye kadar kimseye anlatmadığın bir hikâyen var mı” diye sordum.
“Var, sana anlatabilirim” dedi, anlatmaya başladı:
‘KATİLİ GÖRDÜM’
1990’lı yılların başı... Ayakkabı satan bir mağazası vardı ailemin; ona bakıyordum. Dükkânın arkasını da küçük çaplı bir atölyeye çevirmiştim. Fırsat buldukça orada resim yapıyordum. ‘faili meçhul’ dedikleri cinayetlerin ayyuka çıktığı dönem... Özellikle Batman kan gölü... Gündüz gözüyle sinsi bir yılan gibi yaklaşıyor hasmına tetikçiler, enseye tek kurşun sıkıp, pantolonun üstüne saldıkları yakasız gömleklerinin örttüğü bellerine silahını takıp aynı sinsilikle devlete sığınıyorlar. Yani karakollara... Derin devlet “Hizbullah” adını verdiği örgüte yol vermiş, öldürmek istediklerini onlara öldürtüyor.
Çok sevdiğim bir çocukluk arkadaşımla bir öğlen üzeri şehrin en kalabalık caddesinde yürüyorduk. Yan yanayız, ne bir adım önde, ne de geride... Bir çatapat sesine benzer bir ses duydum önce, aniden yanımda yürüyen arkadaşım boş bir çuval gibi yığıldı ayaklarımın dibine. Kısa bir sessizlik düştü çarşıya, bir uğultu kalmış aklımda, hayat durdu, zaman dondu. Önce bir anlam veremedim, arkadaşımın başından akan kan küçük bir göl oluştururken kaldırımda, kafamı kaldırdım, katili gördüm! Gözlerimiz değdi birbirine. O da bizim arkadaşımızdı, birkaç saniye önce canına kıydığı Faysal’la benim ortaokuldan, aynı mahalleden can ciğer arkadaşımız. O Hizbullahçı, Faysal PKK’lıydı. Sanki “Sana acıdım, hayatın kıymetini bil, çek git bu şehirden” dedi bana. Baştan ayağa korkuya kesildim!
O gün yol göründü bana. Faysal’ın katili istikametimi tayin etti. Evliyim, iki çocuğum var, ikisi de daha sabi... Sattık savuşturduk dükkânı, yüklenip ağabeyim Kerem’le birlikte, elimizde küçük bir sermaye, ver elini İstanbul... Bu İstanbul’a ikinci gelişim, daha önce 1986 yılında Akademi sınavları için gelmişim, bana bağrını açmadı o zaman şehir, şimdi şehri fethetmeye giden bir sanatçı adayı değil, ekmeğini onun taşından çıkarmaya giden bir ticaret erbabı adayıyım. Para kazanacağız, başka türlü çocukların karnını doyurmak zor...
Zeytinburnu’nda eli iş tutan bir sürü Kürt tekstil işi yapıyor. Aralarına daldık, bir atölyelik yer elbette vardır bize de! Varmış. Giriştik işe, gecemiz gündüzümüze karıştı, çalıştık, bir süre sonra atölyeyi küçük çaplı bir işletme haline getirdik. Sonra ihracata başladık. Para kazandık. Sonra ben patron oldum. Artık halimiz vaktimiz yerindeydi. Arada bir elime aldığım fırça, işime yenik düşüyordu. Her defasında paranın fırçanın ucunda değil de, atölyedeki iş makinelerinin çıkrıkları arasında saklı olduğunu görüyordum. Sanat bir taraftan çekiyor, para bir taraftan. Ve her defasında para kazanıyordu.
‘İMDADIMA İKTİSADİ BUHRAN YETİŞTİ’
Sanat piyasası o dönem ne ki? Küçücük bir pasta, o pastanın bir köşesinde bir gıdım kapsam bile çoluk çocuk aç kalacak. Ama yine de sanatın bir çekim gücü var, özletiyor kendini meret, kahrediyor insanı... Tekstilciyim ama tekstilci olmadığımı biliyorum. Aradan geçen altı yıl zarfında, 1997 yılına kadar resimle arama artık kalın bir duvar çekip kendimi iyice ticarete vermişken, imdadıma iktisadi buhran yetişti. Memlekette kriz patladı, biz birkaç gün içinde Titanik gibi battık. İflas ettik! Borçlarla, senetlerle, peşimize düşen alacaklılarla, yanımızda çalışan işçilerle birlikte İstanbul’un ortasında, Zeytinburnu’nda cıs cıbıldak kala kaldık.
Dükkânı kapattık. Benim kaçacak hiçbir yerim yok. Bir daha artık bir ceset tarlasına dönüşmüş olan Batman’a dönmeyeceğim; Faysal’ın katilinin kesin emri var bana! Elbette İstanbul’da kilimimi sereceğim bir yer bulurum. Ama ağabeyim Kerem öyle yapmadı, Batman’daki ailenin sözünü dinledi, aldı çoluk çocuğunu memlekete döndü.
Başımıza gelen felaket artık nasıl Kerem’in içine oturduysa, umarsız bir hastalığa yakalandı orada. Hekim, hastane derken midesi bir türlü iyileşmiyor, o yakışıklı, civan delikanlı her gün eriyor; en sonunda Ankara’da teşhis konuldu: Mide kanseri!
Ankara’ya yanına gittim. İbn-i Sina Hastanesi’nde tam 42 gün boyunca başucundan ayrılmadım. Canım ciğerim göz göre göre ölüyordu. Bu işte benim payım neydi? Neden yanından ayrılmıyordum? Bir insanın öleceğini bile bile ona “Hayır ölmeyeceksin” diye yalan söylemek! Ona söylediğin yalana kendin inanmıyorsun ki, o inansın! Modern tıbbın ağabeyimle işi bitti. Doktorlar, “Götürün memlekete, son günlerini sevdiklerinin arasında geçirsin, bizim işimiz bu kadar” dedi. Ama ben bir türlü bunu kabullenemiyordum. Hayır hâlâ yapacak bir şeyler olmalı. Sordum soruşturdum, “Diyarbakır’da kanserli hastaları iyileştiren bir adam var” dediler. Ben ki hayatım boyunca bu tür hurafelerden kaçmışım. Ama buna inanmak istedim. Galiba ağabeyimin ölümünü görmek istemiyordum. Peşine düşeceğim umut, beni bir ölüm anından uzaklaştırabilirdi.
‘MECBUR HALEP’TE BİLE OLSA BULUP GETİRECEĞİZ NARI’
Hep beraber Diyarbakır Havaalanı’na indiğimizde, ben ilacı bulmaya gideceğimi söyledim bizimkilere. Onlar Batman’a, ben Dicle Üniversitesi’ne... Bahsettikleri adam orada çalışıyormuş. Bana adamın müstahdemlik yaptığını, bir şarlatan olduğunu söylediler üniversitede. Ama hayır, onu bulmalıydım. Baktılar ısrarlıyım, adamın Ergani’nin bir köyünde yaşadığını söylediler. “Bu saatte işte değil, cuma günü mesai bitiminde köyüne gider” dediler. Adresini aldım, yeğenimin arabasına bindik adamın köyüne gittik gecenin bir saatinde. Kapısını çaldım, kendimi tanıttım, ölümcül bir hastam olduğunu, kendisindeki kanser ilacını almaya geldiğimi söyledim. Doğru yere gelmiştim, evet adam kanserli hastaları iyileştiriyormuş. Beraber gitmeyi önerdim, adam gelemeyeceğini söyledi. O halde ilacı ver dedim, onu da veremezmiş. Çünkü nar lazımmış. Yapacağı ilacın özü nar suyuymuş. Nar mı? Bu saatte ve bu mevsimde? Valla nar olmadan adamın yapacağı hiçbir şey yokmuş. Mecbur Halep’te bile olsa bulup getireceğiz narı. Adamla sözleştik, ertesi gün sebze halinde buluşmak üzere, Diyarbakır’a döndüm.
Sabah erkenden hale gittim, hiçbir yerde nar yok. Ofis semtinde sosyetik manavlar var, oraya bakmamı söylediler. Onlara gittim, birisinde üç tane nar vardı! Ama bana lazım bir çuval, adam böyle demiş. Manava yalvardım yakardım, kanserli hastam olduğunu söyledim, inandı bana. Narları Mersin’den getirtiyormuş. Mersin’i arattım, oradaki tedarikçisinden bir çuval nar istedi, Diyarbakır’a gelen ilk otobüse verecek...
İlacı yapacak adamla buluştum ve Mersin’den gelecek narları beklemeye başladık. Gece vakti geldi narlar, adam hepsini ayıklamamızı istedi. Yeğenimle oturduk, uzun bir süre uğraşarak bütün o narları ayıkladık, bir leğen dolusu nar tanemiz oldu. Adam aldı ve gitti. Ertesi gün işyerinde adamla buluştuk. Dört büyük serum şişesine nar suyu doldurmuştu. Cebimdeki bütün parayı adama verip şişelerin kulplarına parmaklarımı geçirdim, arabaya binip Batman’a doğru yola çıktık. Yol boyunca, yere bırakırsam kırılır, dökülür de bütün çabam boşa gider diye şişeleri elimde tuttum.
Birkaç saat sonra Batman’a vardık. Bu arada ölüm sekeratında olan ağabeyim hep beni soruyormuş. “Ahmet sana ilaç getirmeye gitti” diyorlarmış. O da her gözünü açtığında kardeşinin getireceği ilacı bekliyormuş umutla.
Ailemin tümü aynı apartmanda oturuyor. Arabadan indik, apartmanın kapısından içeri girerken evden çığlıklar yükselmeye başladı. Elimde nar suyu şişeleri, kulaklarımda ölümü haber veren çığlıklar. Tıpkı, yanı başımda yürürken ensesinden vurulan arkadaşım gibi, ben de boş bir çuval gibi yere yığılmışım.
‘AĞABEYİMİN ÖLÜMÜ, İÇİMDE YENİ BİR ŞEY DİRİLTTİ’
Evin önüne dökülen kan değil, serum şişelerindeki ilaç niyetine nar suyu olmuş.
Gözlerimi açtığımda Ankara’da bir hastane odasındaydım. Ağır bir mide kanaması geçirmişim. Birkaç gün komada kalmışım. Ailenin bir kısmı ölen Kerem’in defin işlemleriyle uğraşırken, bir kısmı da beni buraya getirmiş.
Sonra doktorum geldi, tesadüfe bakın ki o da benim ortaokuldan sınıf arkadaşım Fikret çıktı! Bana çok iyi bakmıştı. Olan biteni anlattı bana, ölümden dönmüşüm. Konuşmaya başladık Fikret’le, ne işle iştigal ettiğimi sordu. Hikâyemi anlattım.
“Sen ortaokulda ne güzel resim yapardın, hepimizin resimlerini sen çizerdin. Hâlâ resim yapıyor musun” diye sordu. Resmi bıraktığımı, İstanbul’da tutunamadığımı, Batman’a geri döneceğimi söyledim.
“Hayır yapma” dedi. “En iyi bildiğin iş neyse onu yap. Seyahatlere çık, doğaya sal kendini, sıkıntılarından uzaklaş ve resim yapmaya başla. Bak göreceksin, önüne yeni kapılar açılacak. Sanat böyledir!”
Dedikleri kafama yattı.
Ağabeyimin ölümü, içimde yeni bir şey diriltti. O gün, o hastane odasından ressam Ahmet Güneştekin olarak çıktım.