Mezopotamya'nın üvey evlatları
Ezidiler, Nasturiler, Süryaniler... Mezopotamya’nın üç kadim halkı... İnançlarından dolayı aşağılanmış, hor görülmüş, sürgün yemişler. Kâh Kürtler, kâh Araplar, kâh Osmanlı tarafından katliama uğramışlar. Yurtları işgal edilmiş, malları bölüşülmüş, kültürleri yok sayılmış, her açıdan ağır tahribata uğramışlar. Ama her defasında tırnaklarıyla, dişleriyle hayata tutunmuşlar. Yakın bir zamana kadar kardeşlerimizdi; aynı havayı soluyor, aynı topraktan besleniyorduk. Fakat bizi, onlara karşı işlediğimiz “günahlarımızla” baş başa bırakıp gittiler. Eskiden o kadar çoktular ki... Şimdi o kadar azaldılar ki... İşte bu yazı dizisi otuz iki kısım tekmili birden onlara dairdir.
IŞİD, ONLARIN İLK CELLADI DEĞİL
Sanmayın ki IŞİD’in Şengal Dağı’na sefer düzenlemesi, kadınlarını cariye yapması, erkeklerinin kafasını kesmesi, çoluk çocuk demeden yüzlercesini katletmesi, Ezidilere yapılan ilk saldırıdır
Kürtçe adıyla Çiyayê Şingalê, Arapça adıyla Cebel Sıncar, Türkçe adıyla Sincar Dağı, uçsuz bucaksız Mezopotamya Çölü’nün tam ortasında görkemli bir çınar gibi, bir başına, yapayalnız duran bir dağdır. Derin vadilerle bölünmüştür; gür pınarlar, coşkun dereler akar her yerinden. Kızgın çölün ortasında bir vaha, serin bir gölgeliktir; kaçakların, asilerin yurdudur aynı zamanda. İşte bu dağ ve çevresindeki ovaya yayılmış olarak, kendilerinin bile henüz sırrına vakıf olmadıkları, üzerine yazılan onca kitaba rağmen âlimlerin henüz ortak bir fikre varmadıkları, sosyologların, antropologların iştahını kabartan, teologların aynı görüşü paylaşmadığı çok özgün bir dini inancın sahibi olan Ezidiler yaşar.
TARİH ÖNCESİNDEN BERİ ORADALAR
Sanmayın ki IŞİD’in bu dağa sefer düzenlemesi, kadınlarını cariye yapması, erkeklerinin kafasını kesmesi, çoluk çocuk demeden yüzlercesini katletmesi, bu kavme yapılan ilk saldırıdır. 1833 yılında, Kürtlerin ‘Mîrê Kor’ lakabını taktığı ‘Rewandizli Kör Mehmet Paşa’ -ki kendisi Osmanlı egemenliğindeki Soran bölgesinin tekmil emiriydisultana isyan etti. Tarihe ‘ilk Kürt isyanı’ olarak geçen bu isyan o kadar kısa sürede Irak Kürdistanı’na yayıldı ki, Dersaadet’teki Sultan 2. Mahmut, hem Bağdat’tan Ali Paşa’yı hem de İstanbul’dan Reşit Paşa’yı ‘mîr’in üzerine göndermek zorunda kaldı. Emir derdest edilip Dersaadet’e götürüldüğünde, isyanından geriye korkunç bir Ezidi katliamı kalmıştı.
41 HANÇER YARASININ BEDELİ
Tarihin her döneminde inançlarından dolayı “şeytana tapan kavim” olarak görüldüğü için Ezidiler, hep hedef oldular. Fırsatı bulan her muktedir, ilk olarak eline Ezidi kanını bulaştırdı. Müslümanlar onları hep kovaladı, onlar da hep kaçtı. Mezopotamya Çölü’nde sığınacak son yer Şengal Dağı olmalı ki, buraya bir kaleye sığınır gibi sığındılar, yurt bildiler. Ama Şengal Dağı da bu mazlum kavmi Kör Mehmet’in mezaliminden koruyamadı. Kör Mehmet saldırdığında, tekmil Ezidilerin başında Ali Bey vardı. Ali Bey, kavmini o zamana kadar Müslümanların saldırılarından çok iyi korumuştu. İyi bir lider, gözü pek bir savaşçıydı. Ancak Müslüman Mizûrî aşiretinin alt kollarından Elman aşiretinin ağası Balate’li Ali Ağa’yla aralarında uzun yıllara dayanan bir kan davası vardı. O gün Ali Bey, oğluna sünnet düğünü yapacaktı. Kanlısı Ali Ağa’yı da oğluna kirvelik yapsın diye davet etmek istedi, ancak amacı başkaydı. Haber Ali Ağa’ya gittiğinde hiç tereddütsüz kabul etti, ne de olsa kirvelik Ezidilerde kutsal bir gelenekti; kanlısının çocuğunu kucağına alırsa eğer, bu manasız kan davası da son bulacaktı. Yanına bir adam alarak sünnet düğününe gitti. Düğün için Ali Bey bütün Ezidi aşiret liderlerini kasrına çağırmıştı. Bir süre sonra misafirleri Ali Ağa da geldi. Öğle yemeği yendikten sonra, 40 Ezidi aşiret ağasının huzurunda Ali Bey adamlarını Ali Ağa’nın üzerine saldı. Gafil avlanmıştı, onlarca adam bir süre uğraşarak Ali Ağa’yı nefessiz bırakıp boğdu. Aslında buranın töresinde düşmanını evinde öldürmek yoktur ama işte Ali Bey bu kuralı çiğnemişti. Ali Ağa’nın naaşı divanhaneye uzatıldı. Ali Bey hançerini kınından çıkardı. İlk hançeri cesede sapladı, sonra hançeri geri kalan aşiret ağalarına sırayla verdi. Her biri cesede birer hançer sapladı, böylece Ali Ağa’nın ölü bedeninde 41 hançer yarası oluştu.
‘CİNAYETE HEPİMİZ ORTAĞIZ’
Sonra Ali Bey divanhanede bulunan aşiret liderlerine dönerek, “Bir Müslüman ağanın kanını hep birlikte döktük, cinayete hepimiz ortağız” dedi. Haber tez yayıldı, Ali Ağa’nın dayısı Mela Ehyayê Mizurî haberi alır almaz soluğu Kör Mehmet Paşa’nın yanında aldı. Yeğeninin intikamı için yardım diledi. Zaten çoktandır Ezidi kanı dökmek için bahane arayan Mir Mehemet, yanındaki Mela Muhammed Xatî’den, “Ezidilerin katli vaciptir” fetvasını aldı ve kana susamış ordusunu Ezidi yurduna doğru sefere çıkardı.
DİCLE’NİN SULARINDA AKIP GİTTİLER
BAHARDI. Musul ile Şengal’i birbirinden ayıran Dicle coşkun akıyordu. Ezidiler, çoluk çocuk kafileler halinde Musul’a kaçmak için nehir kenarına yığıldı. Kaçmalarına engel olsun diye köprü önceden yıkılmıştı. Kaçacak hiçbir yeri olmayan, kendini nehrin azgın sularına bıraktı. Çok az kişi karşı kıyıya ulaşabildi. Nehrin bu tarafında çocuklarını bırakmak istemeyen kadınlar, çocuklar ve yaşlılar kalmıştı. Feryatları ovada kayboluyor, kurtuluş umutları nehrin azgın dalgalarına kapılıp gidiyordu. Kurttan korkan koyunlar misali bir araya toplandılar. Kör Mehmet’in “Bir dinsiz öldürerek cennete giderim” diyerek yola çıkmış gözü dönmüş savaşçıları aç kurtlar gibi daldı kalabalığa. Feryatlar arş-ı âlâya yükseldi. Kadınlara tecavüz edildi. Küçük çocuklar ayaklarından tutup sallanarak, suya taş atar gibi coşkun ırmağın azgın sularına atıldı. Irmağın karşı kıyısındaki Musul ahalisi, evlerinin damına çıkmış katliamı seyrediyordu. Bu mazlum, bahtsız, derbeder insanların kılıçtan geçirilmesini seyredenler Müslümanlar ve Hıristiyanlardı. İki dinin mensupları da “şeytanın çocuklarının” katlini bir tiyatro oyununu seyreder gibi seyrediyorlardı. Irmağın kenarındaki herkes öldürüldükten sonra Şengal Dağı’na yöneldi ordu. Mağaralara saklananlar vardı. Mağara ağızlarında büyük ateşler yakıldı, içeri duman verildi, kalanlar da orada dumandan boğuldu. Liderleri Ali Bey kıstırıldı. Kaçacak hiçbir yeri kalmamıştı. Esir alındı, Rewandiz’e götürüldü. İslam dinine geçmesi için zorlandı, eziyet gördü ama o, onca eziyete direndi. Dininden vazgeçmedi. Bunun üzerine kalbine bir hançer saplanarak öldürüldü.
HALİS MUHLİS KÜRTLER AMA...
Kör Mehmet Paşa’nın öfkesi, Ezidilerin tamamını kılıçtan geçirdikten sonra da dinmedi. O günden itibaren her gün 3 Ezidi’nin kellesini keserek Amediye Kalesi’nin kapısına çivilemeyi bir vazife olarak verdi adamlarına. Bu durum, ‘Mîrê Kor’un yakalanıp Dersaadet’e götürülmesine kadar devam etti. Şengal Dağı’ndaki katliamda, Ali Bey’in küçük oğlu Hüseyin’e ulaşamadılar. Annesi onu bir kuytulukta saklamıştı. Katliamdan kurtulan ender erkek çocuklardan biriydi Hüseyin. Kavim bu çocuğa daha sonra gözü gibi baktı. Halkını toplayıp yeniden bir hayat kurma görevini üstlendi. Bir süre sonra Şêxan (Şeyhan) Ezidilerinin lideri oldu. Bize bu hikâyeyi ilk defa İngiliz seyyah ve diplomat Austen Henry Layard anlattı. Başta Ninova olmak üzere yaptığı keşiflerle bugün “çağdaş arkeolojinin babası” olarak kabul edilen Layard sayesinde Ezidiler, Batılı gezgin ve oryantalistlerin araştırmalarına konu oldu. O zamana kadar medeni dünya Ezidilerden bihaberdi. 1840’lı yıllarda Layard, Hakkâri dağlarındaki Nasturilerin mekânlarıyla, Ezidilerin diyarı Şengal Dağı ile kutsal haç mekânı Laleş’e yaptığı ziyaretlerle, bu iki halkın çektiklerinden dünyayı haberdar etti. Gezisinin sonrasında kaleme aldığı “Ninova ve Kalıntıları” adlı kitabı çok uzun yıllar Türkiye’de yasaklı kaldı, kitap ancak 2000 yılında İstanbul’da, Kürt romancı müteveffa Mehmed Uzun’un önsözüyle, Türkçe’ye çevrilerek Avesta Yayınları tarafından yayımlandı. Ezidiler, Uzun’un deyimiyle, “dünyanın en fazla unutulmuş, yanlış anlaşılmış, en fazla acı çekmiş topluluğu”dur. Zerdüşt’ten beri, hiç kimseye bir zararları olmadığı halde, hep bir tehlike unsuru olarak görülmüş, murdar ve necis muamelesi görmüş, kestikleri hayvanın eti yenmemiş, yemek yedikleri kap kaçak kırılmış, oturdukları minder yıkanmış, hayvanlarından elde edilen ürünler bile yenmemiş, hep horlanmış, hem aşağılanmış, hep katledilmiş, hep savunmada kalmış ve her defasında kıyıma uğramışlar. Halis muhlis Kürt oldukları halde, edebiyat, konuşma, ibadet dilleri Kürtçe olduğu halde, kutsal kitapları Mishefa Reş (Kara Kitap) Kürtçe yazıldığı halde, kâh Kürt mirlerinin, beylerinin, ağalarının ayakları altında ezilmiş, kâh Osmanlı paşalarının ağır zulmüne maruz kalmışlar.
HALA GİZEMİNİ KORUYOR
NINOVA’nın yanında “ikinci büyük keşfi” olarak kabul edilen Ezidilerin Layard tarafından keşfedilmesinden bugüne, onlara dair sayıları binlerle ifade edilen kitap yazıldı, üniversitelerde tez yazıldı, belgeseller çekildi. Buna rağmen, ne kendileri dinleri hakkında tam ve sağlıklı bir bilgiye sahipler, ne de araştırmacılar bu konuda hemfikir oldular. Bu tuhaf din hâlâ gizemini koruyor ve bu gizemden mütevellit hâlâ saldırılarla karşı karşıya kalıyorlar. Hayatları, tarihleri bütün zamanlarda kan, acı, hüzün, korku ve çaresizlikle örüldü. Tarihin her döneminde yerlerinden, yurtlarından edildiler. Zalimin kılıcından korunmak için hep dağların yükseltilerine sığındılar. Zaman zaman Osmanlı paşaları, zaman zaman yeminli düşmanları olan komşuları Müslüman Kürt ve Arap aşiretleri tarafından kılıçtan geçirildiler. Hemen hemen bütün Ezidiler benzer bir tarih yaşamışlar, hemen hemen hepsi kılıç artığıdır. Peki neden böyle?
MÜSLÜMANLIĞA ZORLADILAR
YİNE Babil’deki çivi yazıtlarını ortaya çıkaran Layard’ın meslektaşı Hormuzd Rassam’ın aktardığına göre, Kör Mehmet Paşa’dan sonra Osmanlı’ya başkaldırmış, tarihteki en büyük Kürt isyanına önderlik yapmış Botan Beyi Mir Bedirhan da Ezidi öldürmekten özel bir zevk alıyordu. Her Kurban Bayramı’nda bölgede birçok Ezidi’yi toplar, bayram günü büyük bir meydanda toplu bir şekilde Müslüman olmaya zorlardı. Müslümanlığı kabul etmeyenleri, herkesin huzurunda kendi eliyle keser; koç, koyun yerine kurban ederdi. Müslümanlığa geçenler ise emirin konağında hizmetçi olur, genç kızları da cariye yapılırdı. O cariyelerden birine daha sonra nikâh kıydı Bedirhan Bey. Tarihe Çöl Prensesi (Prensesa Çolê) olarak geçen bu kadın, yirminci yüzyılın en ünlü Kürdologları Celadet ve Kamuran Bedirhan kardeşlerin ninesidir.