Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

CUMHURBAŞKANI Erdoğan, muharrem ayı münasebetiyle Alevi sivil toplum kuruluşlarının başkanlarına Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda iftar verdiğinde yeni bir açılımın yolda olduğunun sinyalleri gelmişti. Başbakan Davutoğlu’nun Hacıbektaş konuşması, manifesto niteliğindeydi ve mezhep savaşının kan döktüğü bir konjonktürel zemine karşı koymanın kodlarını da içeriyordu. Başbakan’ın “Dersim modern bir Kerbela’ydı” sözü siyaseti yeniden hareketlendirdi, Dersim katliamı yeniden tartışılmaya başlandı.

Dersim katliamının tartışılması önemlidir. Çünkü İttihat ve Terakki döneminden beri kimlikleri üzerinde oyunlar oynanan Alevilerin uğradıkları asimilasyon, Dersim katliamından bile “Sünni İslam” anlayışını sorumlu tutacak şekilde tasarlanmıştır. Rejim Alevileri hem katletmiş hem de “Ben olmasam bu Sünniler seni kıtır kıtır keser” türü bir korku pompalama yoluyla rehin almıştır. Çorum, Maraş ve Sivas gibi olaylar bu endoktrinasyon faaliyetine yardımcı olan saha pratikleridir aynı zamanda. Sorun çözücü bir siyasi akıl ile pekâlâ yatışabilecek gerilimler göz göre göre acı sonuçlar üretmiş, Aleviler acı yüklü bir hafızaya itilmiş, rejime karşı duydukları asıl korku projekte edilerek “çoğunluk” adı verilen toplum kesimlerine yönlendirilmiştir. “Çoğunluk” kavramı ise kriminalize edilerek “Fırsat bulsa her şeyi yapacak kaba, vandal Sünniler” olarak kodlanıp olağan şüpheli pozisyonuna itilmiştir. Söz konusu dehşet dengesi, halkı yönetilebilir topluluklar halinde bölüştürürken, “laiklik” kavramı serinkanlılıkla ele alınacak bir yöntem, bir nitelik olmaktan çıkıp farklılıkları törpülemenin, kimlikleri boğmanın kutsal silahı haline gelmiştir.

AK Parti yönetimi 12 yıllık iktidarı boyunca çalıştaylar yaptı, ders kitaplarıyla ilgili düzenlemelere gitti ve her şeyden önemlisi Türkiye Diyanet Vakfı’nın yayınladığı mükellef bir çalışma olan 10 ciltlik Alevi-Bektaşi klasiklerini kültür hayatına kazandırdı. Ama bazı talepleri karşılamakta yetersiz kaldı. Alevi açılımı cemevinin statüsü, ihtiyaçları meselesinde tıkandı. 677 sayılı “tekke, zaviye ve türbelerin kapatılması” kanunu değiştirilebilse sorun kalmayacaktı. Ancak böyle bir değişim Alevilerin yukarıda özetlenen korkularını canlandıracak gelişmelere gebeydi. Aleviler, Sünni eksendeki tekkelere de serbestiyet getirebilecek bir kanun değişimini istemediler. Alevi dernek, topluluk ve örgütlenmelerin “Alevi kimliği” hakkındaki çelişkili tutumları da yönetimin hangi kritere göre hangi talebi karşılayacağını teşhis etmesini güçleştirdi.

Ancak bu tıkanmaları nihai bir çözümsüzlüğün gerekçesi haline getirmek çözüm değil sorun üretiyor. Kaldı ki bana kalırsa hepsinden önce “Aleviler ile Sünniler arasındaki farkları görmezden gelirsek ya da olduğundan daha az gösterirsek birlik ve beraberliğimiz daha mükemmel olur” diye özetlenebilecek bilinçdışını tespit edip aşmak gerekiyor. Çözümün önündeki en mühim engelin söz konusu psikolojik bariyer olduğunu düşünüyorum.

Aleviler tek bir Alevilik tanımında uzlaşamıyor olabilir ya da bu tanımlamayı yapmaktan bilerek kaçınıyor olabilir. Talepler çeşitlilik, hatta çelişki arz edebilir. Devlete düşen “Çelişki var” diyerek hiçbir talebi değerlendirmemek değil, talepleri olabildiğince karşılamaya çalışmaktır.

Devlet hep söylediği gibi, Aleviliği İslam’ın bir kolu, bir ekolü, bir yorumu olarak görüyorsa Diyanet çatısı altında temsil edilme talebine kulak vermeli. Birileri hemen “O zaman Şafiilere, Hanbelilere, Malikilere de ayrı bir birim mi açacağız?” diyerek mazeret üretecektir, ama özünde bunlar aynı kategoriler bile değildir. Biri akaid ile ilgili, diğeri fıkıhla. Ayrıca evet, gerekiyorsa; taleplerin nicelik ve nitelik yoğunluğu gerektiriyorsa, Diyanet’in çeşitli birimleri o ekollere uygun çalışmalar yapmalı, hatta mensuplarının temsili de sağlanmalı.

Yok eğer, Alevilerin içinde de karşılığı olan ama açıkça ifade edilmeyen diğer görüş benimseniyorsa, yani İsmail Beşikçi’nin(*) dediği gibi Aleviliğin “İslamiyet’ten çok önce oluşmuş, Mezopotamya kökenli bir inanç olduğu” düşüncesi ağırlık basıyorsa, o zaman ortada ayrı bir inanç biçimi vardır, o vakit “cemevi” bal gibi ibadethanedir, ibadethane statüsü hakkını haizdir.

Ayrıca hangi yaklaşım benimsenirse benimsensin, iyi düşünülürse ibadetini cemevinde yapan, cenazesini cemevinden kaldıran hayli geniş bir topluluktan caminin, imamın masrafını vergi olarak almanın haksızlığı konusunda hemen herkes mutabık kalacaktır. Kalıcı bir çözüm için başlangıç noktası, bu haksızlığın giderilmesi olabilir.

(*) İsmail Beşikçi’nin ilgili yazısı. http://www. saradistribution.com/ismail-besikci-alevilik-uzerine.htm

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
  • Misafir 7 yıl önce Bide türk açılımı yapsalarda diğerlerine verdiği değeri birazda bize verseler keşke
    CEVAPLA
  • bostan-cili7 7 yıl önce kişibaşına milli gelirimiz 10000 doları aştı. artık camilerin masraflarını ve imamın ücretini biz halk olarak ödeyebiliriz. devlet bu harcamalardan kurtulsun sağlık ve eğitime kaynak aktarsın.
    CEVAPLA