Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        KÜLTÜR Bakanı Ertuğrul Günay'ın sözleri Ali Bulaç'ın tespitleriyle köpürünce bir eşcinsellik tartışmasıdır aldı yürüdü. Herşey Günay'ın 12 Eylül darbesinin sadece siyasi hayatı değil, 80'li yılların toplumsal hayatını da çarpıklaştırdığını, son derece grotesk sonuçlar verdiğini anlatmak için kurduğu şu cümleyle başladı: "Öylegarip bir dönemdi ki, bir yıl hatırlıyorum, Zeki Müren Türkiye'nin en büyük erkek sanatçısı, Bülent Ersoy ise en büyük kadın sanatçısı seçilmişti, böyle absürd, dramatik, toplumun aklının karıştırılmaya çalışıldığı dönemlerden geçtik." Bir toplumun, cümlede adı geçen renkli kişiliklere iltifat etmiş olması, o ülkenin "darbe nedeniyle" son derece dramatik günler geçirdiğinin delili sayılabilir mi? Bilemiyorum. Günay söz konusu tepkiyi görünce gerçekte ne demek istediğini anlatamayacağını anlamış olup, geri adım atmış olabilir. Kimbilir, en büyük kadın sanatçısını Bülent Ersoy, en büyük erkek sanatçısını Zeki Müren olarak işaretlemiş olan toplum, kendisinin dahi farkında olmadığı bir mesaj veriyordu belki; darbe ile sınırları çizilmek istenen "yurttaşlık", "makul vatandaş" tipine ya da inşa edilmek istenen "uslu yavrucak", "devletine ve ordusuna teslim olmuş düzgün insan" tipolojisine isyan ediyordu alttan ve derinden. Bir ülke düşünün ki, gündelik hayatta Zeki Müren gibi davranan, gezen birini içinde yaşadığı kültürün kadınlık ve erkeklik kodlarına ters düştüğü için hiç hoş karşılamayacak, hatta ona tariz edecek olan bir adam, aynı Zeki Müren'i sahnede gördüğünde alkışlamakta ve hayranlıklarını bildirmekte. Bu ülke, gündelik hayatta tahammül edemediği şeyleri, kimseleri; sahnede ya da kürsüde gördüğünde sevmekte, "işte, budur" demekte. Bu çelişki, bir bunalımın ifadesi olabilir.

        POP MÜZİK GAY İMAJINI SÖMÜRDÜ

        Fakat yine de, Günay'ın 80'li yıllar Türkiye'sine hasrettiği durum, Türkiye'ye has değil. Bizdekileryine hakiki idi; "hafif batı müziği" 80'ler boyunca gay imajını hem sattı hem sömürdü. 70'lerde Glam Rockolarak, belirli bir tür müziğin ve hayat tarzının özellikleri olarak ortaya çıkan pırıltılı giysiler, kabarık saçlar ve feminen göstergeler, 80'lerde pop müziğe yerleşti ve hiç çekincesiz dolaşıma girdi. Bir yaşam tarzının ve müzik ekolünün göstergesi olarak da değil, satış ve pazarlama tekniği olarak starların görünümüne eklemlendi. 80'li yıllarda popüler müzik, kadınların bugünkü kadar soyunmadığı, ama erkeklerinin eskisine oranla çok daha fazla süslendiği bir dönemi idrak etti. Michael Jackson, her ne kadar "maço" figürler barındıran danslar etse de kadın ile erkeklik arasında "bir ihtimal daha var" temasını taçlandıran bir cinsel yönelimin ifadesi oldu. Bitmek bilmeyen yüz gerdirme ve cilt beyazlatma işlemlerine her zaman ağır bir makyaj eşlik etti. Culture Club'un Boy George'unun makyajı, saçları ve aksesuvarları neredeyse bir "peçe" görevi görüyordu şarkıcı için. Yüzü görünemediği için gündelik hayatında "tanınma" ve "rahatsız edilme" kaygısı yoktu adeta. Duran Duran'ın Nick Rhodes'u hakeza. Grubun -yine, elbette- bakımlı, röfleli, hafif makyajlı diğer çocukları, onun yanında Karagümrük kabadayıları gibi kalıyordu; boyalı dudakları ve gözleri ile taze gelin gibi süzülmekteydi klavyenin başında. Ülkemizde Blendax reklamının müziğiyle tanınıp çığ gibi hayran kitlesi edinen Modern Talking'in Thomas Anders adlı solisti ise boynunda eşinin adını taşıyan nal gibi bir "Nora" kolyesiyle gezmekle beraber, açıktan kırıtır, göz süzer; Anthony Banderas ile Türkan Şoray kırması halleriyle, bir şekilde pek bir hitap ederdi genç kız ve yeniyetmelere. 70'lerde doğan ama asıl başarısını 80'lerde kazanan The Cure-'un kırmızı rujunu dudağından eksik etmeyen solisti Robert Smith'i, sahneye lateks giysilerle ve hatta file çoraplarla çıkmaktan çekinmeyen Prince'in yaptığı egzantrik-likleri hatırlatalım. Ve bunların sadece ilk anda akla gelenler olduğunu... Kenan Evren Viyana kapılarına dayanmıştı da haberimiz mi olmamıştı? Belki Reagan'ın ve Thatcher'ın etkisi vardı bu işte. Agresifkapitalizmin, özgürlükçü tutumları kültürden alıp ekonomiye zerk eden neo-liberal siyasetlerin gösteri dünyasındaki izdüşümü desek, bir yerlere varır mıydık?

        HOMOFOBİ VAR, HETEROFOBİ DE VAR...

        Sonuç itibariyle Günay, Bülent Ersoy ve Zeki Müren'li"12 Eylül" tahlilini genişletip, 80'li yıllar analizi yapsa belki daha ilginç sonuçlar çıkardı ortaya; aldığı tepki daha az olmazdı ama. Bu mevzuun sahici bir zeminde tartışılabilmesi de, hazmedilip üzerinde geyik yapılacak bir konu haline gelmesi de, imkân dahilinde görünmüyor. Meselenin bir anda "nefret suçu" ya da bir grup insanı rencide etme sınırlarına gelebilecek olması bir gerçeklik ise, bu konularda "fikir beyan" edenin "ho-mofobik" olmak ve hemen ardından gelen "gizli eşcinsel" yaftalarına, bir yığın "hetero-fobik" saldırıya maruz kalması da ayrı bir gerçeklik. Kamuoyunda "Gay lobisinin faaliyetleri" olarak adlandırılan bu tezahür, aslındaçokda anlaşılmaz değil. Nefret nefreti doğurur kaçınılmaz olarak. Nefret, nefretedilmekten bıkmış olanlararasında bir "kardeşlik", bir savunma hattı, bir mevzi edinme ve safları sık tutma çabası doğurur.

        Diğer Yazılar