Aşırı doz 'kimlik' alarmı...
DÜNYA tuhaf bir dönemden geçiyor; çok değil, daha 90'lı yıllarda soluduğumuz kültürel atmosfer, kimliklere bakış açısı, çok kültürlülüğe ilişkin pembe tasvirler yerini kara düşüncelere bıraktı. Postmodern felsefenin siyasetteki ve kültürdeki yansımaları, modernliğin ulus devlet eleştirisi, birey ya da grup kimliklerinin özgürce ifade edilebildiği kamusal alan tahayyüllerinin yerinde yeller esiyor. Sözgelimi Amin Maalouf son kitabı "Çivisi Çıkmış Dünya"da, manevi gelişimi maddi gelişiminin çok çok gerisinde kalmış bir dünyada "kimlik" meselesinin peşine düşmenin çok sancılı sonuçlar doğurduğu tesbitini yapıyor.
islamofobi'nin elle tutulacak kadar somut bir nitelik arzettiği Avrupa, Avrupa'nın "birliği"ni tahkim edecek ortak anayasayı reddederek modern ulus devlet anlayışına geri dönüldüğünü ilan etmişti. Avrupa, demokrasiye kazandırdığı bilimsel ve handiyse sanatsal anlamla kendine benzemeyen ile diyalog kurabilmenin proje adı olmuştu yıllar içinde; fakat şimdi tehdit altında olan bir etnik azınlık gibi davranarak "kimliğine" sahip çıkma, kimliğinin sınırlarına çekilme sularında... 11 Eylül ve sonrasında Hem ispanya'da hem de ingiltere'de gerçekleşmiş olan terör olayları dolayısıyla, hem de bir kısmı artık kendi vatandaşı olan topluluklar sayesinde karşılaştığı ve temas kurmak zorunda olduğu bir gerçekle karşı karşıya: islam. Avrupa, islam ile sınanıyor. Bir Faslı'nın başörtüsü, hoş görülmesi gereken bir durum, yakında geçecek bir hastalık gibi görünmüyor artık ona. ilk kez o başörtüsünün kendisine ilişkin bir şeyleri prostesto etme ihtimali taşıdığını görüp, ürküyor. Savunmaya geçiyor, kimlik krizine giriyor hatta. Görülen o ki, kimlik savunusunda aşırıya gitmek kamusal alanını savunmak durumunda olan devletleri sertleştiriyor.
Avrupa'nın durumu zor, çünkü bu durum öyle hariçten oryantalizm yapmaya benzemiyor; ne güzeldi(!) o günler, mesafe alınabilir bir uzaklıkta durur, bölgeyi didikler, haritalarını çıkarır, evine geri dönerdi. Artık öyle değil; o Mısırlı'yı, o Faslı'yı, o Pakistanlı'yı kendi bağrında taşıyor şimdi; onlarla aynı mahalleyi paylaşıyor, metroda karşılaşıyor. Küreselleşme islam ülkelerini mahvetti ama Avrupa'nın da oryantalizm lüksünü yok etti.
Farklı kültürlerin "barış içinde" birlikte yaşama tahayyülü çöktü. Ama öte yandan iş işten geçti, barış içinde değilse de, bir gerçek var: "Birlikte" yaşıyorsun. Oldu bir kere, artık her tür insan iç içe.
'KİMLİK' SEYRELMELİ, 'KAMUSAL ALAN' YUMUŞAMALI
Nilüfer Göle, bu hoşnutsuz ama herhalukarda yakın teması anlatıyor son kitabında: "İç içe girişler: İslam ve Avrupa".
Kanal 24'te birlikte katıldığımız Açık Görüş proğramında yaptığımız söyleşi sırasında duyduklarımı, kitabından elde ettiğim sonuca eklediğimde özetle şu bulguları elde ediyorum. Birlikte yaşamanın artık kaçınılmaz olduğu ama bir o kadar da tahammül edilemez olduğu bu çağda, kimliklerin sertbir öteki eleştirisi yaparak savunulmasından vazgeçilmesi gerekiyor. Ayrıca batılı modern anlayış da, modern ulus devletin temel dayanağı olan "cumhuriyet"i öne çıkarma refleksi içindeolduğu şu zaman zarfında , "birlikte yaşanılan alan"ı, yani kamusal alanı, mutlak surette devlet yasalarının damgasını taşıyan "saf" bir alan olarak tasavvur etmekten vazgeçmeli. Devlet ile kamusal alan arasındaki kusursuz uyum ancak totaliter yapılarda mümkün olur, bu ihtimal dışında kamusal alan yeni pratiklerin, yeni deneyimlerin ve elbette farklılıkların nefes aldığı devletten özerk bir alandır.
Çatışmayı azaltmak için iki tarafın da 'bozulmayı' göze alması gerekiyor. İki taraf da taviz vermeli, ama bu taviz iki tarafı da kendisi olmaktan başka bir şey olmaya zorlamamalı. Tam bu noktada proğramın konuklarından Ayşe Kadıoğlu Kanada'dan bir örnek aktarıyor. Kanada'da bir öğrencinin mezhebi gereği taşımak zorunda olduğu küçük bir bıçağın, gittiği okulda güvenlik sorunu yaratması üzerine yaşanan tartışmalara bulunan çözümü. Çözüm şu: Çocuk bıçağı taşısın ama güvenlik sorunu oluşturmaması için de bıçak çocuğun elbisesinin bir yerine sıkıca dikilsin. Sonuç: Herkes memnun. Nilüfer Göle de, başörtülü trafik polisine işten el çektirmeyen ama başörtüsünün üniformasıyla aynı renkte olmasını şart koşan kararı hatırlatıyor.
Tabii, sonuçta 'Batı'yı konuşuyoruz yine de, her şeye rağmen ve yeniden. Sahici bir 'ölçü' arayışı olduğunu varsayarak. Oysa Türkiye için bu varsayım bile hayalperestlik gibi görünüyor. Türkiye modernlikte Avrupa'dan çok ileri(!) Bırakın trafik polisi olmayı, başörtülü olduğu için sağlık hizmeti alamayan, annesi çarşaflı diye Çapa Tıp Fa-kültesi'nin acil servisi tarafından ölüme terk edilen Aynur Tezcan'ları sığdırabileceğimiz herhangi bir medeniyet tasavvuru ne yazık ki bulunmuyor. Aynur Tezcan aşırı doz modernlikten öldü.
*
Bakalım zamanın sarkacı bizi nasıl bir dengeyegötüre-cek? Batı'nın ve Doğu'nun, dinin ve sekülerizmin, çatışmanın ve yakınlaşmanın, menfaat savaşlarının ve kültürel temasların doğurduğu değişmelerin, aşırı duygusallıkla diğerkâmlık yeteneğini yitirmiş kör duyarsızlığın iç içe geçtiği günümüz dünyasının çıkmış çivisini takmak mümkün olacak mı?
Maalouf tüm karamsarlığına rağmen ümitli.