Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        DEMOKRATİK açılım, sanat çevresinden kişilerin desteğiyle konumunu tahkim ediyor. Lakin gözden kaçan bir şey var. Bugünkü anlamıyla açılımın ilk radikal hamlesini yapan ne Sezen'di ne de Avşar kızı. Açılımın kraliçesi Bülent Ersoy'dur.

        Şimdilerde Pop Star'ın başörtülü yarışmacısı vesilesiyle yaptığı 10 puanlık konuşmayla gündemde; ne alaturkalığından ne de demokratlığından taviz veriyor nitekim. Biraz dikkat edenler Ersoy'un bugünkü çizgisinin 2008'de yaptığı çıkışın devamı olduğunu fark edebilir. Hatırlayın, "Ben çocuk doğurabiliyor olsam, çocuğumu askere göndermezdim" demişti.

        Ülkede çatışma vardı ve çocuklar genç yaşta toprağın altına girsinler diye doğurulmuyordu. Sözlerinin ana teması, kimi vekilleri gözyaşlarına boğan "Analar artık ağlamasın" konuşmasıyla aynıydı. Ama Ersoy mahkemelik oldu, "halkı askerlikten soğutma" suçundan üç yıl hapsi istendi. Geri adım da atmadı.

        Cesaretinden ötürü kendisini takdir ettim ama hislerimi kalbime gördüm. Zira maliyetlerini bildiğim paralı askerliğe sıcak bakmıyordum. Ordusuyla, hükümetleriyle bu devlet, yuvalarından kopardıkları genç insanlar öldüğünde "bile" doğru dürüst hesap vermiyordu, bir de zorunlu askerlik söz konusu olmasa, neler olurdu kimbilir? Şimdi sorabildiğimiz soruların hepsini askerliğin "zorunlu" olmasına borçluyduk...

        Bir teğmenin sırf "yapabiliyor olduğunu görmek" için yaptığı ölümcül meydan okuma ve pimi çekilmiş bir bombayla ölüme terk ettiği o zavallı çocuk, beni tersyüz etti.

        Halkı askerlikten soğu-t-manın cezası hapis. O yüzden "lütfen askerlikten soğumayın", ama anlayın, ben soğudum.

        Defaatle komutanına gelmesini, 45 dakika o bombayla dolaşıp yardım istemesini, ne halt yiyeceğini bilemeyen telaşlı yüzünü, terleyen ellerini düşündüm İbrahim Öztürk'ün.

        Oğlumun 7 yaşında iken bana nasıl yalvardığını hatırladım sonra. İp gibi gözyaşı döküp "Beni askere gönderme" diye ağlamasını...

        'ANNE, SÖYLE ONLARA BENİ ASKERLİKTEN AFFETSİNLER'

        7 yaşındaydı. Hain dayısının deneme amacıyla bilgisayarına yüklediği askerli, bombalı bir savaş oyununu açmasıyla değişti hayatı. Sıkıntıyla turlar attı evin içinde. Uyku vakti, "Askere gidemem ben. Kimseyi öldürmek istemiyorum, ölmek de istemiyorum" diye ağlamaya başladı. "Askere gitmene daha çok var" cümlesi onu teskin etmeye yetmiyordu. Hayatında pazarlığın "p"sini dahi duymamış olan çocuk, can havliyle etik, yasal nedir bilmediğinden ahlaksız bir teklif sunmaya kadar vardırdı işi.

        "Sen gazetede yazıyorsun anne" dedi. "Tanıdıkların vardır. Onlara söylesen de beni, Fatih'i ve Emre'yi affetseler... Bizi almasalar... Bunu yapabilirsin değil mi?"

        Bir keçe tomarını öğütmeye zorlanmış gibi kasıldı midem.

        "Oğlum" dedim, "Ben, senin ve arkadaşlarının askere gitmemesini sağlayamam. Bunu sağlayabilecek kadar önemli kişilerle tanışan biri değilim. Zengin de değilim. İstediğin doğru bir şey değil hem. Unut bunu" dedim.

        Büyük bir kırgınlıkla baktı yüzüme. "Haberlerde görüyorum" dedi. "Askere gidenlerin bazıları ölüyor. Evde olmak istiyorum. Bunun neresi kötü?"

        "Bak" dedim...

        "Bir vatanın olmazsa içinde ailenle oturacağın bir evin de olmaz. Vatan önemli bir fikirdir."

        "O yüzden genç erkekler, tehlike anlarında kullanılacak taktikleri öğrenmek için askere gider... "

        Bağlantıları anlıyordu ama bunların "öldürmek" ve "ölmek" ile bu kadar yakın temas halinde olmasını sindiremiyordu içine. Yatışmayan bir kalbin bulantısı vuruyordu yüzüne.

        "Sen büyüyene kadar bütün bunlar geride kalmış olacak inşallah. Hem bakarsın, yazılar yazarız ve bu etkili olur. Şimdi uyu."

        *

        Hayata gelmiş olmasının, hayatın umurunda olduğunu zannederdi o güne kadar.

        O güne kadar dünyada olmasının herkes için çok anlamlı olduğunu sanan bir çocuktu.

        O gün gelecekten borç alınmış bir hayatı yaşıyor olduğunu, birilerinin bu hayatı daha üstün buldukları şeyler için yok edebileceğini anladı.

        Birden "parlak" bir fikir geldi aklına. "Büyümezsem silah tutmak zorunda kalmam, silah tutmazsam kimse bana ateş etmez!" Fantastik bir dünyanın içine uçtu.

        2 yıldır o dünyada yaşıyor. Adeta büyümüyor...

        Bir yiyecekten gıcık kapması için, "Bunu ye, yoksa büyümezsin" cümlesi yetiyor. "Hep çizgi film. Hep çizgi film. Hiç büyümeyecek misin?" diye sorduğumuzda hain hain gülümseyerek zamanı, kaderi, devleti ve bizi yanılttığını sanıyor.

        Onu ne zamana kadar bu mutlu yanılgı içinde tutabilirim bilmiyorum.

        Ben anlattığım şu küçük olayı bile unutamıyorsam, Öztürk ve beraberindeki erlerin anneleri ne durumda, inanın kestiremiyorum. Sabır dilemek bile utanç verici geliyor, "Sıkıysa siz sabredin ulan, bi' defolup gidin..." diyebilirler ve sonuna kadar haklı olurlar.

        Diğer Yazılar