Şaşırtan Nefes...
NEFES filmine bir dizi önyargıyla gittim. Filmin, demokratik açılım sürecini baltalamayı tasarlayan bir dizi militarist argümanla donatıldığına emin gibiydim. Çünkü: 1) Filmin senaristlerinden Hakan Evrensel, "Güneydoğu'dan Öyküler" kitaplarının yazarı... Bu kitaplar yazıldığında Hakan Evrensel, MGK'da Basın ve Halkla İlişkiler Bölümü'nde çalışıyordu. Hakan Evrensel, 90'lı yılların sonunda Nezih Tavlaş yönetimindeki Kuvay-ı Medya Dergisi'nde (Strateji Yayın Grubu'nda) çalışıyordu. Kiminle beraber? "AKP ve Gülen'i bitirme planı"nın bilgisayarından çıktığı Ergenekon tutuklusu emekli Güneydoğu gazisi malul Avukat Serdar Öztürk ile... Üstelik Serdar Öztürk'ü Strateji Dergisi'ne alan da Hakan Evrensel imiş. Ancak aldığım duyumlara göre daha sonra Evrensel ile Öztürk'ün araları bozulmuş. Hakan Evrensel'in çalıştığı Kuvay-ı Medya, 28 Şubat sürecinde popüler olmuş, askerin siyasete müdahalesini olumlu bulan bir dergiydi. Basındaki demokrat kalemleri "2'nci cumhuriyetçiler, liboşlar, vatan hainleri" diye sınıflayan, tüm anti Kemalistlere karşı haber yapan neredeyse tetikçi bir yayın... Refahyol hükümetine muhalefeti hâlâ hatırlanır. Peki 1998 itibarıyla dergiyle hiçbir ilişiği kalmayan yayın editörü Nezih Tavlaş şu an nerede dersiniz? BM'de çalışıyor. UNFP'de. Nereden nereye, öyle değil mi? Tavlaş'ı bir kenara bırakalım, ama Hakan Evrensel'in yazdığı senaryo umduğum gibi çıkmadı. Çünkü belki yönetmen ve senarist Levent Semerci'nin de etkisiyle Nefes, militer milliyetçi ve ayrımcı bir vatanseverlik anlayışından uzak duran bir film olmuş. Sonuçta sadece Kürt vatandaşların nasıl dağa çıktığını anlatan hikâyelere değil, asker tarafında çarpışmış, şehit düşmüş memleket evladının hikâyelerine de ihtiyacımız var. Nefes bunu yapıyor ve "kaygan zeminde" bir şeyler söylemenin sorumluluğunu iyi taşıyor. "Terör varsa ölüm de vardır, hem ölür hem öldürürsün ve o esnada düşünmezsin; nefes alabiliyor musun, yoksa verdiğin son nefesin mi, ona bakarsın" önkabulünden hareket ediyor ama sorgulamaya yatkın komutan nezdinde bu savaşın flu yanlarına, hatta "anlamsızlığına" da değiniyor.
*
Nefes, Karabal Jandarma Karakolu'nu korumakla görevli bir yüzbaşı komutasındaki kırk gencin hikâyesi. Şiir yazan, babacan ve yer yer son derece kaba olabilen, hatta yaralı bir terörist kadının ve onu muayene eden doktorun boğazını sıkacak kadar gözü dönebilen, sert ama sevgi bekleyen komutan, güçlü bir karakter olmuş. Ancak TSK'da inandığı değerleri o kadar çok sorgulayan bir asker, herhalde yükselemezdi. Zira bizim komutan vatanını sevmekle beraber Albert Camus'ya taş çıkartacak kadar nihilist. Her şey anlamsız geliyor bazen ona; silah sıkmak zorunda kaldığı toprakları Ankara kadar seviyor olması da, beklediği dağları teminat göstererek banka kredisi alamıyor oluşu da. Eşine yazdığı mektupta "Senin kalbini vatanım belleseydim keşke" diyebiliyor. Ölen arkadaşı Orhan'ın yasını tutup intikamını güderken, sürekli tekrarladığı bir cümle var: "Onun bir karısı, iki çocuğu ve yeni aldığı bir arabası vardı!" Film orta sınıf yaşam tarzını ancak rüyalarında görebilen birçok çocuğun -buna komutan da dahil- birileri evlenebilsin, yuva kurabilsin, para biriktirip ev ve araba alabilsin diye öldüğünü söylemiş oluyor böylelikle. Bu mesaj, gideceği yerin can damarını yakalıyor. Fakat komutan dahi farkında, herkesin "Ben Türküm" demesiyle orta sınıfın güvenlik ve asgari refah düşleri arasındaki bağlantı kopmuş durumda. Nitekim, o cehennemi baskın sahnesinden sonra "Ne Mutlu Türküm diyene" kaidesinin çatladığını görüyoruz. Askerin biri, yere yuvarlanan Atatürk büstünü kucağına alıyor, ama onu eski yerine koymaya çalışmıyor. Bu sahne çok anlamlı. Mesaj net: "Atatürk'ümüze sahip çıkmalıyız, ama 'Ne mutlu Türküm diyene' cümlesinden o kadar da emin değiliz." Filmin atölye çalışması için Gümüşlük'e çekilmiş bir şair/komedyen/sanatçının ruh hallerini yansıtmayı amaçlamış gibi davranması, kısıtlı doğa malzemesinin iyi düzeyde estetize edilmesi, zaman zaman "insani" damarı yakalamasını sağlıyor. Terrence Malick'in "Thin Red Line/İnce Kırmızı Hat" filmini çağrıştırıyor, bazen de sıkıcı ve iç bayıcı bir düzeye geliyor. Fakat en nihayetinde Nefes'i beğendim, umduğum gibi çıkmadığına sevindim.