Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        SİYASET gündemi giderek daha sıkıcı hale geliyor. Bugün pazar, azıcık gevşeyelim ve yakında ikincisi gösterime girecek olan popüler vampir kültü Twilight'ın neden bu kadar çok tutulduğuna eğilelim. Malumunuz vampir metaforu eskiden, bir insanın ruhunu şeytana satmasının ifadesi olarak ilgi çekerdi; lanetlenmeyi ve dehşetli bir açlığı, sömürüyü ve hiçbir aile bağı ya da değer tanımayacak denli yozlaşabilen bir çürümüşlüğü tasvir etmek için sahne alırdı. Şimdi ise, kadın-erkek arasında, bir zamanlar var olan erotik gerilime gönderme yapmak, handiyse "aşk"ı yeniden inandırıcı kılmak için aramızdalar. "Nerede o eski aşklar?" özleminin gizli öznesi olan "mesafe", taraflardan birinin vampir olması (tehlikeli olması) sayesinde neşvü nema bulabiliyor, bu yüzden ortalık romantik vampirden geçilmiyor.

        CİNSEL ÖZGÜRLÜĞÜN KATLETTİĞİ EROTİZM

        Nitekim Twilight bombasının sırrı, ilk filmde Edward'ın gizlice Bella'nın odasına girdiği sahnededir. Edward bir yandan Bella'ya yakınlaşmak istemekte, bir yandan bunu yapmaması gerektiğini bilmektedir. Bella'ya duyulan arzu, Bella'nın ölümü olabilir çünkü. Kendini tutamayabilir vampir damat adayı, öpmekle yetinmeyip Bella'nın kanını içerse hem yeminiyle ters düşecektir, hem de âşık olduğu kadını istemeden öldürecektir. Atmosfer bu "sınır aşımı" ihtimalinin yarattığı elektrikle yüklüdür ve ilginç ama, gerçekleşmekte olan sanki bir vampir ile ölümlünün yakınlaşmasındaki hayat memat sorunu değildir. Sanki bir bakire ile onu lekelemekten çekinen ve ailenin şerefiyle oyun oynanmayacağını bilen bir 17. yüzyıl asilzadesi söz konusudur. Bana kalırsa, Batılı gençlerin başını döndüren şey, yurdumuzda gayet sıradan bir durum olan bu engellenmişlik ve sınırla kayıtlılık halinin içerdiği erotik gerilimden başkası değildir. Birbirine dokunamama, hazzı erteleme, özlem duyma halinin özlenen nostaljisi. Bu vuslatı gayri kabil durum, sıradan Batılı bir kız ile sıradan Batılı bir oğlanın arasına yerleştirilseydi millet gülerdi. İnandırıcı olmazdı, neyse ki oğlan vampirdir de, bu sayede özlenen "özlem duyma" bir nebze olsun hayatiyet kazanır; kendini engellemek zorunda olan romantik vampir aracılığıyla bir "eski zaman aşkı" yanılsaması yaratılır.

        ÖZLEME DUYULAN ÖZLEM... VE BURALARA NASIL GELİNDİ?

        Eski aşkları güçlü kılan, mesafenin yarattığı gizem, kavuşma arzusu ve fakat kavuşmanın sınıfsal ya da ahlaki sınırlarla kayıtlı olması idi. Apansız bastırıveren arzular ile üzerinde toplumsal mutabakat olan kayıtlar, kurallar, ahlaki sınırlar arasındaki gerilimden besleniyor, bileniyordu aşk. Bu sınırların haklılığına duyulan inanç, ihtiyaçların temini eksenine odaklanan modernleşme ile nitelik kaybına uğradı. Derken temelini ahlaktan alan toplumsal kurallar ikiyüzlü bir şeye dönüştü. Birileri bu ikiyüzlülüğe itiraz etti, çözüm herkesin dilediğince sevmesini-sevişmesini salık veren "cinsel devrim"de imiş gibi göründü. Evliliğin erkekleri kısıtlamadığını ama kadınları boyunduruk altına alan bir tuzak olduğunu iddia eden feminizm, cinsel özgürlüğü perçinledi. Fakat bu çözüm dolayısıyla bazı virajlar çok hızlı alındı, modern kapitalizmden ayar yiyen cinsel özgürlükle, cinsellik seri tüketimin nesnesi haline geldi. Kadın erkek ilişkilerindeki sınırların kaybolması, ilişkilerin başlamasını kolaylaştırıyor ama alınan hazdan da alıp götürüyordu üstelik. Ted Bundy işlediği cinayetleri anlatırken, "Öldürmek araba lastiği değiştirmeye benzer. İlk zamanlarda son derece dikkatli davranırsın, ama sıra otuzuncu lastiğe geldiğinde somunu iyi sıkmamaya, anahtarı nereye taktığına bakmamaya başlarsın" demişti. Sanki modern aşkları tarif ediyordu; var etmek için değil yok etmek için vites yükseltmiş modern kadın-erkek ilişkileri ile araba lastiği değiştirmek arasında bir fark kalmamış gibiydi. Romantik vampirler, tehlikelerini, sınırlılıklarını ve dolayısıyla gizemini kaybetmiş aşkları diriltme özleminin beyazperdedeki izdüşümüdür. Cinsel özgürlüğün ve kapitalizmin katlettiği erotizme suni teneffüs yapılmakta, aşkın ruhu ölülerle çağrılmakta. Buradan ülkemiz adına bir memnuniyet payı çıkarabiliriz. Üzerinde yaşadığımız toprakların ve bazen çok şikâyet ettiğimiz "sınırların", "kuralların", "değerlerin" kıymetini bilelim derim. Zira hâlâ aşka benzer şeyler yaşayabiliyorsak, bunu bazı sınırlara, o sınırların ürettiği oylumlu büklümlü hikâyelere borçluyuz. Zira bu işlerin formülü artık belli: Engel yoksa gerilim yok. Gerilim yoksa hikâye yok. Hikâye yoksa aşk da yok.

        Diğer Yazılar