Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        TEKEL işçileri direnmeye devam ediyor. Elbette direnecekler, çünkü önlerine iki seçenek konuldu, ya ihbar ve kıdem tazminatlarını alarak işten ayrılacaklar ya da 657 Sayılı Devlet Memurları Yasası'nın 4/C maddesine göre başka bir kamu kurumuna mevcut ekonomik ve sosyal haklarının oldukça altında olan bir ücret ve özlük hakları yekûnunu kabul ederek gönderilmeye razı olacaklar. İki seçenek de birbirinden beter, doğal olarak onca yıllık emeklerinin toz olup dağılmasına itiraz ediyorlar. Hükümetin sunduğu yeni koşullar da yeterince cazip gelmediğinden eyleme devam kararı aldılar. Tekgıda-İş Sendikası Başkanı Mustafa Türkel, televizyon ekranlarından seslendi: "Biz 4/C ile ilgili koşullar hakkında yalvarmak için burada değiliz, biz özelleştirmeden dolayı oluşan mağduriyetler için buradayız!" Haa, özelleştirme, evet anahtar kelime! Özelleştirme denildi mi can dayanmaz. Zira bu satırların yazarı dahil, bu ülkede özelleştirmeye, kimin malını kime satıyorsun noktasında şüpheyle bakabilecek, en azından özelleştirmeye toptan "evet" demeyen, "Bazı özelleştirmeler iyi olabilir ama bazıları çok açık ki manasızdır, işçi mağdur ediliyorsa bu hiç kabul edilemez" diyen birçok insan var. Evet, özelleştirmeye itiraz, kafadan haklı bir itirazdır. Fakat konu özelleştirme, TEKEL ve Tekgıda-İş Sendikası'nın eylemi olunca orada durmak gerekiyor. Neden mi? Çok anlamsız şeyler var da ondan. Tekgıda-İş Sendikası çok değil daha 18 Kasım 2009'da, Danıştay 13. Dairesi'nde görülen ve davacı konumunda olduğu TEKEL fabrikalarının özelleştirilerek devrini engellemek amacıyla açtığı iptal davasından vazgeçmişti de ondan! Tekgıda-İş Sendikası yetkilileri, böyle bir davadan vazgeçmenin "özelleştirmeye evet" demek olduğunu, bunun TEKEL işçilerinin ekonomik ve özlük haklarından mahrum bırakılarak işten atılmalarına göz yummak manasına geldiğini pekâlâ biliyorlardı. Mustafa Türkel açıklamalı: Tekgıda-İş, TEKEL fabrikasının satışını engellemek amacıyla açtığı davadan neden vazgeçti? Şimdi meydanlarda "özelleştirme, emekçi, mağduriyet" şifreleriyle zaten zor durumda olan işçilerin kalbini çelmesi kolay. Fakat hak taleplerinin devlette de karşılık bulabilmesi için işçinin "satılabilir" olmadığına önce kendiniz inanmanız gerekiyor. Öyle on yıl önceki duruşunuzla paralel olmanızı filan da beklemiyoruz, fakat mümkünse bir yıl içindeki tutumlarınız birbirini tutsun.

        HEDEF MUSTAFA KUMLU MU?

        Bu arada çok yakında bu iş, "Biz böyle Türk-İş istemiyoruz, uyuşuk Türk-İş!' noktasına gelirse hiç şaşırmayın. Çünkü eylemleri planlayanların bir kısmının ajandasındaki asıl hedefin Mustafa Kumlu olduğu konuşulmakta. Söylentilere göre asıl amaç Mustafa Kumlu'nun gitmesi, yerine "ideolojik olarak daha keskin, daha ulusalcı ve militarist" birinin gelmesi.

        CHP, İŞTEN ATILAN İŞÇİLERE RANDEVU BİLE VERMEMİŞTİ

        Emekçiden çok sermaye çevreleriyle ünsiyet kesbetmiş CHP'nin ya da bu türden eylemleri hemence "devlete kalkışma hareketi" olarak değerlendirebilecek MHP'nin bazı milletvekilleri yoluyla TEKEL işçilerinin eylemine destek vermiş olmasını çok olumlu bir gelişme olarak değerlendirdiğimi belirtmeliyim. Buna "hızla olumluya evrilen gelişme" dahi denilebilir. Evet "hızla"... Çünkü çok çok yakın tarihimizde şöyle bir olay vuku buldu. 30 Nisan 2009'da, İzmir Karşıyaka Kent AŞ işçilerinden tam 300 kişi işten atılmıştı. Bu işçiler İzmir'den Ankara'ya yürüyüş başlatmışlar, 17 Ekim 2009'da Ankara'ya ulaşmışlar ve Abdi İpekçi Parkı'nda kurdukları çadırda oturma eylemi yapmışlardı. Bu süre zarfında DİSK Başkanı Süleyman Çelebi, bu soruna el atması gerektiğini düşündüğü CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'dan ısrarla çözüm istemişti, ama Baykal randevu bile vermedi diye hatırlıyorum. İşçilerin üyesi olduğu Genel-İş Sendikası ve DİSK Konfederasyonu, randevu talebine cevap gelmemesi, hiçbir CHP'liye ulaşılamaması nedeniyle oturma eylemini sona erdirip İzmir'e dönme kararı aldılar. İşçi deseniz onlar da işçiydi, hak deseniz onlarınki de haktı ve hava deseniz o zaman da soğuktu ve yağmur çiseliyordu. Çetin Soysal, Cevdet Selvi, Bayram Meral, Kemal Kılıçdaroğlu gibi isimlerin sadece dört ay içinde aydınlanarak(!) işçi haklarına duyarlı hale gelmeleri kuşkusuz çok sevindirici. Keşke diyoruz, İzmir Büyükşehir Belediyesi'ne bağlı DİSK üyesi o 300 kişi işten atıldığı zaman da biraz yardımcı olsalardı.

        Diğer Yazılar