Abdullah Gül’ün çok tartışılan tweet’i şöyleydi:

“Anayasa Mahkemesi’nin 2007 yılındaki haksız ‘367 Kararı’ karşısında ne hissettiysem, başka bir yüksek mahkeme olan Yüksek Seçim Kurulu’nun dün aldığı kararı duyunca aynı duyguları yaşadım. Yazık, bir arpa boyu yol alamamışız.” (7 Mayıs 2019)

Yeni nesil hatırlamayabilir. O zaman kısaca bahsedelim.

Neydi 367 kararı?

Anayasa'nın 102. maddesine göre cumhurbaşkanı seçilebilmek için, ilk iki turda nitelikli çoğunluk (367 oy), sonraki iki turda ise salt çoğunluk (276 oy) aranıyordu.

Ancak eski Yargıtay Başsavcısı Sabih Kanadoğlu 26 Aralık 2006'da şapkadan tavşan çıkarırcasına bu maddeden adeta yeni bir hüküm ihdas etti. 367'nin sadece karar yeter sayısı değil, aynı zamanda toplantı yeter sayısı olduğu görüşünü ortaya attı. Kanadoğlu’na göre oylamalara en az 367 milletvekili katılmalıydı, aksi halde sonuç geçersiz sayılmalıydı.

Dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt ise TBMM'de yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçiminde "cumhuriyetin temel değerlerine sözde değil, özde sahip olan bir kişinin cumhurbaşkanı seçilecek olmasını" umduğunu söyledi.

Sabih Kanadoğlu ve Yaşar Büyükanıt, 27 Nisan 2007'de yapılacak ilk tur oylamaya CHP’nin katılmaması ile alınacak sonuca yasal “altlık” yapıyorlardı. Nitekim dönemin Deniz Baykal CHP’si oylamaya katılmadı ve Abdullah Gül’ün aldığı oy sayısı 352’de kaldı. Oylamanın hemen ardından CHP "367 iddiasıyla" seçimi Anayasa Mahkemesi'ne götürdü ve AYM iddiayı kabul etti.

Abdullah Gül ve tartışmaların göbeğindeki Hayrünnisa Gül, o dönemi yaşadılar. Yolculukları uzundu. Erken seçim, derken MHP’nin de meclise girmesi ve meclisin cumhurbaşkanı seçme sürecine destek vermesi sayesinde Abdullah Gül cumhurbaşkanı seçilebildi. Ancak sıkıntılar, beklenen ve beklenmeyen tacizler, mobbingler Çankaya Köşkü’nde de devam etti.

Sayın Gül’ün o dönemi ve yaşadıklarını gayet iyi hatırlayan biri olarak YSK’nın iptal kararını 367 kararına benzetmesi bazı AK Partililerin desteğini ve onayını alırken, diğer bazılarını rahatsız etti. “Nasıl olur da sana bunları yapanların yanında olursun?” diyen birçok yorum gördük.

Gül’ün cumhurbaşkanlığını engellemek isteyen CHP'de Deniz Baykal, Önder Sav, Nur Serter filan vardı. Cumhuriyet mitingleri emekli askerler ADD Genel Başkanı Şener Eruygur türü çoğunluk düşmanı kişiler tarafından organize ediliyordu. Bugünün CHP’si ise önemli ölçüde Erdoğan’ın da başarısıyla değişmiş, değişime zorlanmış bir CHP. Seçim kazanmak için Muharrem İnce’yi cami cami gezdirmiş bir CHP. Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun adalet yürüyüşü sonrası Maltepe mitinginde Gazze’den dem vurup, Mavi Marmara’ya selam çaktığı bir CHP. Bakın daha İmamoğlu’nun mazbata sonrası yaptığı mitingin dua ile açılmasına sıra gelmedi. Hakiki ya da değil, siyaseten bile olsa ortada 2007’nin CHP’si ile kıyaslanmayacak bir tablo var.

“İkisi aynı şey değil” diyenlere gelince.

Aslına bakarsanız aynı olmasa da “benzer” iki şey söz konusu ve yapılan analoji gayet tutarlı.

GÜL’ÜN ALTINI ÇİZDİĞİ ÇELİŞKİ

367 kararı verilirken AK Parti’de siyaset yapanlara, dindarlara bazı kanun maddeleri gösteriliyor ve satır arasından “Geldiğiniz mahalle ontolojik olarak bu devletin başına geçmenize engel teşkil ediyor, hayır siz yönetemezsiniz” deniliyordu.

Bugün ise, vakti zamanında bu dışlanma ve hareketsiz bırakılma hareketine muhatap olan AK Parti, şimdi yanına aldığı MHP ile beraber muhalefeti oluşturanlara dönüp bazı kanun maddelerini gösteriyor ve satır arasından “İstanbul bizim için muazzez bir kenttir ve geldiğiniz yer, tuttuğunuz yol ontolojik olarak bu şehri size bırakmamıza engel teşkil ediyor, hayır siz yönetemezsiniz” diyor.

Yaşananların siyasi karşılığı bu.

Her iki durumda da, hukuk yoluyla adaletsizlik temini var. Gül’ün mesajı da kime yapılırsa yapılsın bu muhtevaya itiraz etmekten ve aynı çelişkinin biteviye devamından, bu kısır döngüden ne kadar üzüntü duyduğunu ifade etmekten ibaret.

Türkiye’nin iki kutba ayrıştırılma meselesi o kadar derin ki, bazı insanların korumaya değer bulduğu tek şey salt kendi “mahallesi” değil diye şaşıranlar, üzüntüye gark olanlar oluyor.

Türkiye’nin yaşadığı iktidar-muhalefet kavgası o kadar derinleştirildi ki, bazı insanlar sadece kendisinin başına gelenlere üzülüp, diğerleri aynı şeye maruz kaldığında zil takıp oynamayı tercih etmiyor diye hain ilan ediliyor.

Normali yitirdik. Ülkenin bütün enerjisini sömüren bitimsiz rövanşizm silsilesinden “rahatsız” birilerini görünce öfke nöbeti geçirenlere normalin bu olduğunu anlatamaz hale geldik.

Umarım Gül’ün duyduğu rahatsızlığı anlayanların sayısı artar. Çünkü bu rahatsızlık verimli bir rahatsızlıktır.

Çünkü…

Herkesin aynı anda mutlu olmasını sağlamak zor olsa da, hiç kimsenin çok mutsuz olmadığı bir ülke hayaline ulaşmak hâlâ mümkün.

Aslına bakarsanız aynı zamanda kolay da.

Bütün insanlar çok eski, kadim bir sözün altında samimiyetle birleşebilselerdi bugün yaşanan sorunların hiçbiri yaşanmayabilirdi.

“Kendine yapılmasını istemediğin bir şeyi başkasına yapma.”

Devamı şöyle gelmeli. “Ve yapıldığında rahatsız ol. Rahatsız olduğunu da ifade et”…

 


***

YAVUZ SELİM DEMİRAĞ’A SALDIRI ŞERH KONMADAN KINANMALI

Yeniçağ yazarı Yavuz Selim Demirağ, Türkiyem TV’de yaptığı bir program çıkışı alçakça bir saldırıya uğradı. Program arkadaşı Murat Ağırel olayı şöyle duyurdu: “Bugün Türkiyem TV’de beraber program yaptık Yavuz Selim Demirağ ile. Program çıkışı evine bıraktım. Sahte plakalı Doblo markalı araç ile bizi takip etmişler. Sonrasında ben vedalaşıp ayrıldıktan 2-3 dakika sonra Yavuz ağabeye saldırmış alçaklar. GATA’da yoğun bakımda.”

Bu saldırıyı “Görüşleri her ne olursa olsun” gibi bir şerh koymadan kınayacağım. Görüş/fikir ayrılıklarına vurgu yapmak, meselenin görüş/fikir ayrılığı olduğu zehabını uyandırır çünkü. Oysa program çıkışı yazarları plakasız araçlarla takip edip yalnız kaldığında saldıran kalleşliğin görüş ile fikir ile ilgisi yoktur. Bilakis, onlar kimse kendi imkanlarıyla düşünmesin, kimse kendi ağzıyla konuşamasın isteyen zavallılardır.

Allah bu ülkeyi, fikir ve konuşma hürriyetini yasaklamak için devlet ve millet kavramına sığınanların istismar ve istiskallerinden korusun. Geçmişte oldu. 1912’de ve 1946’da da seçim öncesi sopa yoluyla muhalif susturmayı deneyen akıllar türediydi. O işlerin önü de arkası da iyi olmuyor. Saldırının belediye ve yolsuzluk temalı bir programın ardından gelmesi ister istemez bunu düşündürtüyor. İnşallah değildir, ama öyleyse bitmişiz. Türkiye ışık hızıyla geri gider, tutamayız; bir daha hiçbir şeyi yerli yerine oturtamayız.

Yavuz Selim Demirağ’a Allah’tan acil şifalar diliyorum

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!