Orman yangınları, maden işletmelerinin sebep olduğu doğal doku kaybı, tarım ilaçlarının verdiği zararlar, GDO’lu ürünler dünyada epeydir, Türkiye’de bir süredir sadece tartışma konusu değil, bir muhalefet biçimi olarak sahnede.

İktidar bu konuların etrafında şekillenen her tartışmada "En iyi savunma saldırıdır" pozisyonunu seçiyor. Oysa doğal olana öykünme hali ve bu halin doğurduğu duyarlılıklar sahte ve sadece siyasal araçlar olarak masaya konmuş olsalardı aynı zamanda "organik gıda" pazarı bu kadar genişlemez, adım başı "şehirden kaçış" temasına rastlanmazdı. Ancak gönüllü ve adanmış bir ruh haliyle sürdürülebilecek olan "veganlık" adlı bitimsiz oruç hali bu denli yaygınlaşmaz, outdoor faaliyetleri bu kadar itibar kazanmazdı. Sağlıklı yaşam trendini takip eden, asitli içeceklere ve sentetik giysilere tavır koyan, su içmeyi ve adım saymayı ritüel haline getiren, şehir dışına çıkıp yol kenarında köylülerin sattığı tarla domatesini, zeytinyağını pahalı marketlerde satılanlara tercih eden yaşam tarzı aynı zamanda hayvanlara ve doğaya müdahaleye öfke duyan neredeyse ideolojik bir tavrı da yerleştiriyor. Çevreci ideoloji.

NEDEN HERKES ÇEVRECİ OLDU?

Yani mesele, Batılı egemenlerin post demokrasi dönemin otokratlarına ya da otoriter eğilimlerine ders vermek için organize ettiği yapay bir duyarlılıktan daha fazlası.

Küresel ısınma her kesimden, her partiden kişinin "kaygılıyım" dediği konular arasına girdi örneğin. Örnek, Konda’nın Temmuz 2019 araştırması. Bu araştırmaya göre Türkiye’deki her kesimden ve her görüşten insanın yüzde 60’ı iklim değişikliklerinden endişeli. Sizce rol mü yapıyorlar?

Ayrıca neden kaygılı olmasın insanlar? Kaygı duymamak mümkün mü?

Elimizde şunlar var: Sanayileşme- makineleşme- bilişim devrimi, doğada kaybolmayan plastik atıklar, yakınlaştırmayan bilakis bölen dijital medya platformları, artan kanser vakaları ve tıbbın yetersizliği karşısında yaşanan çaresizlik, büyük petrol şirketlerinin söylediği yalanların yavaş yavaş ortaya çıkması, "sera gazı", "küresel ısınma", "iklim değişikliği" ile ilgili konularda bilgilenmenin neden olduğu "bir şey yapmalı" telaşı, insanın başka türlere ve kendi türüne yönelik gaddarlığının bitmeyen görünümleri; çeşitli coğrafyalardan yükselen iç savaş manzaraları, gıda krizi ve su krizi öngörüleri karşısında yaşanan dehşet…

Tüm bunların oluşturduğu yekun, kutsal kitaplarda, Rönesans ve öncesinin apokalitik tablolarında betimlenen "kıyamet" yansımalarının oluşturduğu kollektif bilinçdışının üzerinde yükseliyor. Öyle ya yeryüzündeki hayatın son bulduğu anı tasvir eden bütün kutsal metinler, aynı zamanda bir büyük doğal felaketini de resmetmekteler. Bu felaket beklentisi ya da korkusunun seküler dünya görüşüyle çarpışması ise "insan eliyle gelen kıyamet" kurgusunu -belki de gerçeğini- kuvvetlendirmekte ve "varolanı koruma-kollama" konusunda alarme etmekte. Bir nevi "keffaret" duygusunun da eşlik ettiği bu senaryoda, insanın doğadan üstün olduğu fikri seyreliyor ve yerini apolojetik-özür dileyen bir insan fikrine bırakıyor.

Bütün bunlar, sadece Türkiye’de olmuyor yani, Türkiye için "tezgahlanmıyor". Acı ama gerçek.

POPÜLER KÜLTÜRÜN DEVASA KÜLLİYATI

Yeryüzünden ödeyemeyeceğimiz kadar borç aldığımız ve telafi etmezsek korkunç şeyler yaşayacağımız duygusu, popüler kültür, sanat sineması, kurmaca ve dökümanter film endüstrisinde 90’ların ikinci yarısından beri sürekli olarak ön planda.

Popüler kültür zamanın ruhuna hem ayak uyduruyor hem de onu yeniden üretiyor, çoğaltıyor, derinleştiriyor.

Artık filmlerde dünyanın sonunu getiren tehlike uzaydan gelmiyor mesela. Bir astroid ya da göktaşı ile yok olduğumuz tezi çöpe… Ya da Invasion Body Snatcher filmlerindeki gibi içimize yerleşen uzaylılar nedeniyle türümüzün geleceği tehlikeye girmiyor. Tehlike dışardan gelmiyor.

2000’lerin başından beri yüzlerce film ve dizi, insan yapımı tehditler yüzünden yok olacak gezegen temasını işliyor.

James Cameron’un büyük prodüksüyonlu, çocuksu ve bol görsel efektli Avatar’ı ne anlatıyordu mesela? Eşsiz florası çok uluslu şirketler tarafından yağmalanmak üzere olan hayali bir gezegeni kurtarmak için gemileri yakan cesur karakterleri gerçek hayatta "Eko terörizm" olarak adlandırdığımız bir suç ve davranış biçiminin daha sempatik versiyonlarından ibaret değiller miydi?

Night Shayamalan’ın 2008 yılında çektiği "The Happening" (Mistik Olay) filminin konusunu hatırlıyor musunuz?

Film, insanlardan intikam almak için birbirleriyle iletişim kuran ve organize hareket eden bir suikast şebekesine dönüşmüş bulunan "ağaçları" anlatıyordu. Ekosistem bir gün hepimizden intikam alacak mesajının en billur haliydi.

The Tree / Ağaç filminde kesilmek istenen ağacın gazabının bütün insanlığın hayatını etkileyecek bir noktaya gelmesi de öyle.

İnsanlık epeydir, bıldır yediği hurmaların gelip tırmalayacağı korkusunu yaşıyor. Bu korku sahte bir korku değil. Doğal olarak film endüstrisinde de karşılık buluyor ve yeniden üretiliyor.

Hali hazırda Netflix, Blu TV ya da Bein connect platformlarında var olan dizi filmlere şöyle bir bakalım:

The Rain: Atmosferin intikamı. Silah: Yağmur

Dark: Yanlış bir anda yanlış yerde olan nükleer atıklar, nükleer deneyler. Hırs ve kötülüğe tanık olan zamanın intikamı. Silah: İnsan ve zaman yırtıkları

12 Monkeys: İnsan yapımı virüslerin neden olduğu milyonlarca ölüm. Sonra bunu düzeltmek için yapılan zaman yolculukları. Silah: Virüs, radyasyon ve insan.

The Mist: Kale alınmayan doğal düzenin, önemsenmeyen yıldızlı gecenin, beş elementin intikamı. Silah: Sis

Black Spot: Bir fransız polisiyesi olan dizide, orman, kendisini korumanın yollarını bulmuş bir aktördür. Sevenlerini onarırken, kendisine tehdit teşkil edenler için cezalandırıcı olmaktan geri durmaz.

Zoo: İnsanların geliştirdiği bir tarım ilacı, hayvanlarda evrimsel bir sıçramaya neden olur. Aynı zamanda "hafızası" da tetiklenen her türden hayvan tek bir bilgisayar ağı gibi örgütlenir. Tek amaçları vardır: İntikam.

Daha yüzlerce örnek sayılabilir.

Bu arada, bu alanda sadece kurgu değil dökümanter külliyat da epey genişledi. 2016’da Birleşmiş Milletler Birliğince iklim değişikliği elçisi seçilen Leonardo DiCaprio’nun iki yıl boyunca gezegeni karış karış gezerek iklim değişikliği sorunlarını ve bu sorunlara bulunabilecek muhtemel çözümleri araştırdığı "Before the Flood" (Tufandan Önce) ve yine seslendirmesini Di Caprio’nun üstlendiği belgesel 11’th Hour, Al Gore’un küresel ısınmaya dikkat çekmek için yaptığı kampanyanın belgeseli olan An Inconvenient Truth (Uygunsuz Gerçek) , “Güzel Bir Gezegen” (A Beautiful Planet), Tomorrow, Oscar ödüllü "Koy", Time to Choose (Seçme Vakti), petrol şirketlerinin görmemizi asla istemediği türden çarpıcı gerçeklere odaklanan "Racing Extinction", Mevsim değişimlerinin hayvanlar üzerindeki etkilerini anlatan "Seasons" (Mevsimler) gibi belgeseller korkutmakla kalmayan çözümler de öneren yapımlar silsilesinin birkaç halkasına örnek.

Hazin olan kendisine ister "İslamcı" desin, isterse dindar, şu an hem iktidar hem muktedir olanların söz konusu felaket korkusunu ve bitki örtüsüne duyulan minnet duygusunu savunmacı reflekslerle ıskalayıp, elinin tersiyle itmesi. Empati kurmayı başaramaması. Bu duyarlılıkta tecessüm eden talepleri düşmanca bulması. Bu üzücü, çünkü semavi dinler arasında peygamberi "çevreci" olan tek ümmetiz.

Yarın devam edeceğim.

 

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!