Bugün Silivri’de Gezi yargılaması var. Osman Kavala, Mücella Yapıcı ve Yiğit Aksakoğlu hakkında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası isteniyor. İstemin dayanağı TCK 312’de yazılı “Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçu.

Savcı mütalaasını görenler biliyor, üç ismin Gezi eylemlerini organize etmek için mütemadiyen beraber çalıştıkları süreci organize ettikleri ‘kanaati’ mütalaa boyunca ısrarlı bir şekilde ele alınıyor. Ama ortada bir kanıtın bulunduğu söylenemez.

Ben Osman Kavala ile zihnen fikren uyuşan biri değilim. Gezi olaylarından da hiç hazzetmedim, hâlâ etmiyorum. Ama Kavala ile ilgili şerhimin nedeni Gezi değil.

2013 yılında kendisinin ve çevresinin ‘çözüm sürecinden’ ne kadar rahatsız olduklarını anlamış olmaktır benim duyduğum antipatinin nedeni.

Barışa ramak kala, Kandil’e dönüp “Ne alıyorsunuz ki silah bırakıyorsunuz?” diye soran bir çevreye mensuptur Kavala.

O çevre ki, Selahattin Demirtaş’ı ‘havaya sokup’ Kürtlerin barış umudunu Erdoğan’la hesaplaşmanın binek aracı olarak kullanmaya kalkmıştır. Demirtaş’ın çözüm sürecini başlatan adama, barış için inisiyatif alan Erdoğan’a “Seni başkan yaptırmayacağız” sloganıyla seslenen birine dönüşmesinde, perdeyi yıkıp barış zeminini viran eylemesinde Kavala ve çevresinin günahı çoktur.

Kanaatim bu yönde ama bakın bu bir kanaat. Kanaat ile bir insanın ceza yargılamasının konusu olması arasında çok uzun bir mesafe olduğunu bilecek kadar hukuk birikimi olmalı her insanın. Hele devletin, yargı ve güvenlik birimlerinin.

Ama kuşkum o ki, devletin çeşitli birimleri bu ayrımı yapma konusunda istekli değil. Bu da beni kuşkulandırıyor. Acaba diyorum, Kavala, yaptığı şey ispatlanamadığı ya da TCK’ya göre ‘suç’ niteliği taşımadığı için, yapmadığı şeylerden mi sorumlu tutuluyor?

“Çözüm sürecinde nüfuzunu kullanarak, sözü dinlenen bir adam olarak yaptığı bozucu etkiyi cezalandırmak pek mümkün değil, ne elde delil var, ne de konjonktür müsait. O zaman biz de ‘delilimsi’lere dayanarak, onu Gezi’den içerde tutalım” diye bir irade mi söz konusu?

Kaçmamış, görüş beyan etmemiş, misal Ahmet Altan gibi meydan okumamış, nazik nazik tutuklu kalmaya devam etmiş Kavala için ‘müebbet’ hapis gibi ağır cezalar istenmesinin arkasında böyle bir akıl yürütme mi var?

Elimdeki savcı mütalaasının ‘delil kırıntıları’ üzerine büyük bir dava ve ihanet hikayesi kurma çabasını gören gözlerim beni bu soruları sormaya icbar ediyor.

‘NİYET’ İLE ‘FİİL’İ AYIRAMAYAN MAHKEME

Haa, az çok tanıdığımız Osman Kavala profili Gezi’nin başarılı olmasını istemiş midir? İstemiştir. Ama bakın, niyet ile fiil aynı şey değildir, hukuk insanları akıllarından geçirdikleri, hayal kurdukları ve hatta bu hayali birileri ile paylaştıkları için cezalandıramaz.

Türkiye’nin kolon ve kirişlerini sarsan ve yönetimin otoriterleşmesine neden olan olaylar zincirinin ilk halkası olan Gezi olaylarında Kavala’nın belirleyici bir ‘fiili’ var mıdır?

Kavala bir örgüt kurmuş mudur?

Gezi olaylarının park direnişi olmaktan çıkıp Anadolu’ya yayılmasına rol oynamış mıdır?

Misal çadırların yakılması talimatı Kavala’dan mı gelmiştir?

Çadırların yakılmasını takiben ortaya çıkan polisle çatışma içine girme görüntülerinde Kavala’nın düzenleyici, fişekleyici, teşvik edici bir demeci, talimatı olmuş mudur?

Hayır.

Güvenlik birimlerinin Gezi olaylarının akabinde yaptırdığı analiz Gezi olaylarına 3 milyon 600 bin kişinin katıldığını ortaya koyuyordu. Bunların yüzde kaçı Osman Kavala’yı tanıyordu?

%1’i bile tanımaz.

MEYDAN BOŞALDIKTAN SONRA YAPILMIŞ TELEFON KONUŞMASINDAN ORGANİZASYON ÇIKMAZ

Savcı mütalaasını görüyoruz.

Osman Kavala ile Mücella Yapıcı arasında tek bir temas, iletişim tespit edilememiş mesela. Böyle organizasyon mu olur?

Osman Kavala ile Yiğit Aksakoğlu arasında da Gezi sürecinde tespit edilebilmiş tek bir telefon SMS kaydı yok. Böyle mi organize etmiş Kavala Gezi’yi?

Osman Kavala ile “Mesele ağaç değil hâlâ anlamadın mı?” sözüyle maruf, eylemlerin ortasında ve aktif bir profil olan Mehmet Ali Alabora ilişkilendirilmeye çalışılmış örneğin. Kavala telefonla aradığı Alabora’ya “Bir ara yani bu hadisenin önümüzdeki şeyleri ne olur hani hep Avrupalılar eee her gördüğüm şey soruyor ki iyi tamam da hani bu siyasi durumu nasıl değiştirecek ee diye sorup duruyor ee bir ara yani bir kaç arka... kişi oturup bir konuşsak mı?” diyor.

Savcı mütalaada konuşmanın tamamına yer vermediği gibi tarihine de yer vermiyor. Mütalaadan aldığınız izlenim bunun Gezi sırasında yapılmış bir plan değerlendirme konuşması olduğu yönünde oluyor doğal olarak. Oysa savunma tarafının da eli armut toplamıyor tabii. Ortaya çıkıyor ki, konuşmanın devamı “Birlikte harika işler çıkardık hadi dostum” şeklinde ilerlemiyor. Alabora yukarıdaki cümleye “Müsait değilim abi valla” mealinde bir cevap vermiş, diyebiliriz ki, Kavala’yı başından savmış. Üstelik -Yıldıray Oğur köşesinde yazmasa ben de fark etmeyecektim- bahsi geçen konuşmanın tarihi 3 Temmuz 2013!

Bu her şeyi değiştiren bir tarih, çünkü anlamı şu: Gezi artık bitmiş.

Gezi 28 Mayıs’tan itibaren direniş hüviyetini kazanmış, 31 Mayıs’tan sonra ise isyan profiline ulaşmıştı. Meydan ve park ise 15 Haziran itibariyle tamamen boşalmıştı.

Sözün özü, 3 Temmuz tarihi, Kavala’dan gelen bir buluşma talebini içeren ve olumlu karşılık da almayan bir konuşmaya dayandırılmış bir ‘hükümeti devirme organizasyonu’ çıkarmak için biraz geç bir tarih değil mi sahiden? Daha doğrusu tamamı ortaya çıktığında gayet boş beleş olduğu da anlaşılan bu konuşma Gezi Parkı ve Taksim Meydanı boşaltıldıktan sonra yapıldığına göre, hâlâ ‘kanıt’ sayılır mı?

Gitti mi savcının elindeki o en büyük koz, eh üzgünüm, gitti.

KAHİRE’DE YAPILDIĞI ‘VARSAYILAN’ BULUŞMA DELİL YERİNE GEÇER Mİ?

Savcının elindeki diğer ‘bomba’ da kof.

Efendim, Melih Gökçek’in meşhur ettiği, “Bütün bunlar hep SOROS’un işleri” algısını beslemek için kullanılan Sırp gençlik hareketi Otpor’un lideriyle, davanın sanığı üç Gezici ‘aynı anda’ Mısır’dalarmış.

Bir buluşma olduğuna, bir görüşme yapıldığına dair en ufak bir kanıt yok.

Hatırlayalım: OTPOR Miloseviç’i devirmek için kurulmuş bir gençlik hareketiydi. Ancak bu işte dış bağlantı arayan bizlerin o günlerde gözden kaçırdığı şöyle bir durum daha vardı: OTPOR Gezi’den çok önce, 2004’te faaliyetlerini bitirmiş bir hareketti.

İvan Maroviç’e defalarca soruldu. Maroviç söylenenlere ‘uydurma’ diye cevap verdi. Otpor örgütünün 10 yıldır varlığını sürdürmediğini ve Gezi Parkı eylemlerini düzenleyenlerle de hiçbir teması olmadığını belirtmekten dilinde tüy bitti.

15 Haziran 2013’te Emniyet Genel Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı’nın İstanbul Organize Suçlarla Şube Müdürlüğü’ne gönderdiği yazıda yer alan “Mısır’ın başkenti Kahire’de Mehmet Ali Alabora, eşi Ayşe Pınar Alabora, Defne Anter, yazar Handan Meltem Arıkan, reklamcı Melin Osasogie Edomwonyi’yle görüştüğü” ifadeleri, BBC Türkçe tarafından kendisine sorulduğunda şu cevabı veriyordu Maroviç: “Bahsettiğiniz insanların adını daha önce hiç duymadım. Gezi Parkı eylemlerini örgütleyenlerle de, bahsettiğiniz insanlarla da ne görüştüm ne de bir temasım oldu.”

Elbette Maroviç’in cevabı da mütalaada yok.

Anlayacağınız o büyük “Kahire’de buluştular ve hükümeti devirme planını yaptılar” iddiası da herhangi bir delil ile desteklenmiyor.

Sırf Anadolu Kültür AŞ’de çalıştığı için, doğal olarak Osman Kavala’yı tanıyan, oysa geçmişte başörtüsü yasağının olduğu dönemde Bilgi Üniversitesi’nde yasağı uygulamayan az sayıdaki kişiden biri olan Yiğit Ekmekçi bile, bu davada yargılanıyor.

Son derece zorlama bir iddianame, iddianamenin bile gerisine düşen bir savcı mütalaası ve sırf AİHM’in verdiği ‘hak ihlali’ kararı açığa düşsün diye hızlandırılmış bir yargılama.

Böyle hukuk devleti olunmaz.

Demokratik hukuk devleti böyle inşa edilmez. Bu mantıkla demokrasiden ve hukuktan geride kalanı yitirir, yenisini de inşa edemeyiz.

Umarım bugünkü yargılamadan adil bir karar çıkar.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!