Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Ne diyor Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş?

Şunu:

“Ey insanlar! İslam zinayı en büyük haramlardan kabul ediyor. Lûtîliği, Eşcinselliği lanetliyor. Nedir bunun hikmeti. Hastalıkları beraberinde getirmesi ve nesli çürütmesidir, bunun hikmeti. Yılda yüzbinlerce insan gayri meşru ve nikahsız hayatın İslamî literatürdeki ismi zina olan bu büyük haramın sebep olduğu Hiv virüsüne maruz kalıyor. Geliniz bu tür kötülüklerden insanları korumak için birlikte mücadele edelim.”

Önce şunu söylemeliyim: Son cümle temkinsiz bir cümle. “Birlikte mücadele edelim” ifadesi hatalı. Çünkü herkesin mücadeleden anlayacağı şey farklı olabilir.

Nitekim Erbaş da ‘zina edenleri’ ya da ‘eşcinselleri’ değil eylemin kendisini kınıyor. Faili değil, olgunun kendisini. “Tövbe kapısı” her zaman açık olduğu ve Allah’ın ‘affetme’ vaadi bulunduğu için İslam dininde günahkar değil günah olarak görülen eylem kınanır. Bu ince ama güçlü bir ayrımdır. Tabii anlayana.

Ayrıca Erbaş’ın yaptığı ‘sorun analizi’ Kur’anla uyumlu. Sadece İslam’la da değil bütün semavi dinlerle uyumlu. Erbaş’ın sözünü ettiği eylemler bütün semavi dinlerde yasak. Hemen hepsinde zina kınanır. Hemen hepsinde eşcinsellik, varoluşa dair bir meydan okuma, Yaratıcının ‘insan’ tasarımını çarpıtma ya da kötü bir şekilde kullanma olarak görülür.

Bu tasavvurla başınız hoş olmayabilir ama bir de şöyle düşünün: Sizin demokrasinin dahi referans almak zorunda olduğu ‘çoğunluğun’ gözünün içine baka baka Ramazan ayında onur yürüyüşleri düzenleyip “Recep’le Şaban’ın aşkına Ramazan mani olamaz” yazılı dövizler taşıyan bir topluluk olarak 7/24 neredeyse ideolojik bir vurguyla LGBT hareketini savunmanız normal ise, bir din adamının bu konuda inandığı kitaptan alıntı yapması da normaldir.

Lakin burada AK Parti’nin de hatası var. İktidarı henüz yeterince güç kazanmamış iken “Acaba kendi kimliğimle çelişkiye düşer miyim?” gibi bir sorgulama yapmadan mavi boncuk dağıttığı için bir kesimin hayal kırıklığı öfkeye dönüşüyor.

“Dünya büyük bir yatak odasıdır” şiarını kabul edenlerin ve bundan bir kimlik siyaseti çıkaranların dini kırmızı büyük kalpli yastıkları olan bir garsoniyer olarak tasavvur etmeleri için gereken her şey söylendi, yapıldı çünkü.

Öte yandan AK Parti’nin, iktidarının ilk döneminde eşcinsellerin trans bireylerin varolma hakkını tanıması ile bugün sertleştirdiği söylem arasındaki farkın tek nedeni salt pragmatik siyasetle açıklanamaz. AK Parti’nin iktidara geldiği dönemlerde gay cinayetleri işleniyordu. Her şeyi geçtim ‘merhamet’ denen şey olanlara rıza göstermemeyi gerektiriyordu. Bugün gelinen noktada ise LGBT hareketi sadece kendisini bir kimlik olarak savunmuyor, geleneksel öğretinin ‘edepsiz’ saydığı bir üslubu ‘main stream’ haline getiriyor, açık dolaysız agresif detaycılığı, tartışmacılığı, cüretkarlığı ve talepkârlığı ile cinsellikle ilgili alanı tahkim ediyor. Sanat, sinema, dizi, moda, müzik, magazin endüstrisinde de, entelektüel toplulukların tartışma platformlarında da belirleyici oluyor. Bu durum da sadece Müslümanlar için değil, Batılı liberal demokrasilerin muhafazakar kanatları için de, heteroseksüelliğin, klasik aile anlayışının geleceği hakkında endişe üreten bir durum. Onur yürüyüşlerinin fazla eksibisyonist olmasının da LGBT kimliğinin umduğu ‘normalleşmeyi’ sağlamadığını, -nasıl sağlayabilirdi ki?- bilakis toksike edici bir rol oynadığını söylemek de mümkün.

Mevzu bu denli karmaşık iken Ankara Barosu gibi ciddi bir kurumun ‘ergen atarı’ içeren bir basın açıklamasına imza atması tam olarak garabet.

Ama Erbaş devleti temsil ediyor ve bu açıklama ile devlet belirli bir ‘azınlığa’ karşı nefret uyandırıyor diyebilirsiniz.

İyi de, Ankara Barosu da binlerce avukatı temsil ediyordu ve temsil ettiklerinin ne düşündüğünü umursamadan belirsiz bir çoğunluğa karşı nefret uyandırmayı denedi.

Hem de semavi dinlerin tamamının reddettiği eylemi bir din adamı olarak kınayan Ali Erbaş üzerinden sadece İslam’a saldırarak yaptı bunu.

Basın metninde neler yoktu ki?

Diyanet İşleri Başkanı’nın “Zina çok güzel gelsenize, lutiler de iyi çocuklar aslında” şeklinde bir düşünce yapısına sahip olmaması “kan kokan cüret” oldu. Ramazan ayında peygambere vahyedilen Kur’an’a “sekiz dokuz nesil öncesinin dogmaları” dendi. Diyanet çocuk tacizini onaylayan bir kurummuş gibi muamele gördü. Meydanlarda kadın yakılacağından bahsedildi.

Çok açık söyleyeyim bu jakoben İslam düşmanı bir şirretlik türünü biz hatırlıyoruz.

Yıllar yılı irtica gelecek bütün kadınların başı zorla örttürülecek, Türkiye, İran gibi olacak, sadece evlerde partileyip alkolsüz bira tüketmek zorunda kalacağız, flört hayal olacak, herkes görücü usulü ile evlenmek zorunda kalacak, yaşam tarzımız diye bir şey kalmayacak diye toplumun üzerinde baskı oluşturmaya çalıştılar. Söylediklerinin hiçbiri olmadı. Ama aynı akıl tutulması devam ediyor. Şimdi de AK Parti iktidarının yarattığı hoşnutsuzluğu ve Diyanet’in varlığını mazeret ederek yine yeniden inanç üzerinde hegemonya kurmak istiyorlar.

Ellerinden gelse “Dini düzeltelim bu iş böyle gitmiyor” diyecekler.

Dini ‘düzeltemeyiz’. Hatta bu şartlarda tecdit gibi benim son derece sıcak baktığım bir düzenlemeye gidilmeli mi ondan bile emin değilim.

Neden mi?

Çünkü nihayetinde uluslararası sözleşmelere de imza atmış laik bir devlette yaşıyoruz.

Kimse bir şeye inanmak zorunda olmadığı gibi, herkes aynı anda pek çok şeye inanma lüksüne sahip.

Ama her ülkeye göre değişen görünmez sınırları bilmek, sosyolojinin farkında olmak faydalı. Mesele de aslında bu.

Ankara Barosu ve kalkıp Erbaş için suç duyurusunda bulunanlar sadece dinle değil sosyolojiyle de kavga ediyorlar. Sonuç ne oluyor?

O sosyolojinin öfkesine muhatap olmak.

Ne kestin koç, ne yedin hiç durumu.

AGRESİF LGBT PROPAGANDASI TÜRKİYE’NİN KADIN HAKLARI MÜCADELESİNE ZARAR VERİYOR

Ankara Barosu’nun lafı döndürüp dolaştırıp Erbaş’ın bu gidişle ‘meydanlarda kadın yaktırabileceğinden’ bahsedebilecek kadar ileri gitmesi ise tek kelime ile çirkin. Ama o da tanıdık.

Yıllardır süren bir strateji bu. LGBT bireyler epeydir kadınların uğradığı şiddete ve ayrımcılığa karşı haklı bir mücadele verenlerin pelerini altında meşruiyet buluyor. Bu ortaklaşma hali de, kadınların avantajlarından hoşnutsuz olan cinsiyetçi, ‘benmerkezci’ erkek klanına feminizmi, kadın hakları savunucularını ve dolayısıyla kadın hakları mücadelesini çok rahat mahkum etme imkanı veriyor.

Bazı feministler Türkiye sosyolojisinde, LGBT hakları ile kadın hakları mücadelesinin aynı torbada olamayacağını anladılar ama sesleri küçük forumların tartışma çeperini aşıp duyulamadı. Keşke duyulsaydı. Çünkü şimdi ‘anlamayanlar’ yüzünden, kadınlar bedel ödeyebilir.

Ankara Barosu’nun sergilediği tutum nedeniyle sosyal medyada yine ‘İstanbul sözleşmesi’ hedef tahtasına konmuş durumda nitekim.

Bir Diyanet İşleri Başkanı için referansı bu toplumun %99’unun inandığı dinin kitabında yer alan bir şeyi söyledi diye suç duyurusunda bulunmanın yükselttiği tepki kadınları çocukları ve ara sıra da erkekleri aile içi şiddete karşı koruyan İstanbul Sözleşmesi’nden geriye düşülmesine neden olursa zarar gören öncelikle kadınların ‘dayaktan ölmeme hakkı’ olur.

Ankara Barosu ve İHD eseriyle şimdiden gurur duyabilir. Sosyoloji cehaletleri nedeniyle kadın hakları mücadelesinin ‘aileyi böldüğünü’ düşünen ve bu uğurda Erdoğan’a da, hükümete de sürekli baskı yapan dar ama etkili bir çevrenin eline müthiş bir fırsat verdiler.

Hayır kimse kimseyi yakmayacak, ama ahmaklığınız sayesinde bir çuval incir berbat olabilir.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
  • hasanyilmaz_65@yahoo.com 7 ay önce her zamanki gibi şahane tespitler...
    CEVAPLA