Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Türkiye’de toplam 80 baro var ve bunların 50’den fazlası Ankara’ya yürüdü. Polis tarafından engellendiler, Ankara’ya girmeleri istenmedi. Gece yağmurda bekletildiler. “Çapulcu bunlar” diye küçümseniverecek bir topluluk da değildi söz konusu olan. Baro başkanlarıydı ve o yüzden ortaya çıkan görüntüler tuhaftı.

Nihayetinde ilk başta verilmeyen izin daha sonra verildi, sorun çözüldü, baro başkanları ve beraberlerindeki avukatlar Anıtkabir’e vardılar.

Hükümete muhalefet eden herkesin yolunun Anıtkabir’e çıkması, Atatürk’ün kabrine “Atam sana şikayete geldim” temalı bir türbe muamelesi yapılması kendisini ‘çağdaş, eğitimli, laik, demokrat’ olarak tanımlayanlara neden tuhaf gelmez anlamıyorum. Ama bahsi diğer. Konumuz bu değil.

Konumuz, baro başkanlarını ve avukatları yürümeye sevk eden sebep. Neden tam da şu anda çoklu baro sistemine geçilmek istendiği, çoklu baro ile neyin amaçlandığı meselesi.

AK Parti’nin elinde bir kentte bir baro yerine birden fazla alternatif baro oluşumunu destekleyen ve yönetim kurulunun oluşumuna nisbi seçim sistemini getirmeyi planlayan bir çalışma var. Ayrıca Avukatlık Kanunu'nun 76. ve 95. maddelerinde yer alan “Hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını savunmak, korumak ve bu kavramlara işlerlik kazandırmak” görevlerine de değiniliyor. Barolar bu ifadeden "işlerlik kazandırmak" kısmının çıkarılması ve başka bir maddenin eklenmesiyle baroların dava açma hakkını kaybedeceğinden bahsediyor ve bu gelişmeyi tehlikeli buluyorlar.

Yapılması düşünülen düzenlemeye göre, barolar yine merkezde tek bir Barolar Birliği tarafından yönetilirken, illerde pek çok baro kurulabilecek. Mesela, üye sayısı beş bini aşan illerde iki bin üye ile yeni bir baro kurulması mümkün olacak. Bunun anlamı örneğin İstanbul’da 5-6 baro daha kurulabilecek olması.

AK Parti Grup Başkanvekili Bülent Turan Mayıs ayında söz konusu çalışmayı şu şekilde savunmuştu:

“Biz barolarla ilgili süreci önemsiyoruz. Daha demokratik bir yapı içinde avukatlarımıza hizmet versin istiyoruz. İstanbul Barosu’nun 52 bin civarında üyesi var, seçimlerde 8 bin oy alan başkan, disiplin kurulundan yönetim kuruluna ne kadar kurul varsa hepsini belirliyor. Partilerde, odaların birçoğunda, sendikalarda seçim hakkımız var, fakat tek bir baroya üye olma zorunluluğu var. Bu anayasanın 135. maddesine aykırı. Bu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ndeki örgütlenme hakkına aykırı. Birden fazla baro olsun ki, daha iyi çalışalım, alternatif olsun, tercih yapma hakkına sahip olalım. Daha evrensel hukuka uygun bir yapı olsun.”

Yönetimsel anlamda tek başlılığın daha iyi olduğunu vurgulayan ve devlette çok başlılık olmaz diyerek 2017’de sistem değişikliğine giden AK Parti sıra baroların tekliği konusuna gelince ‘çoğulculuk’, ‘evrensellik’, ‘tercih hakkı’ argümanlarına sarılıyor, özetle.

Çoğulcu demokrasi çoktan rafa kalktı, parti içi demokrasi hayalden de uzak, farklıların temsili artık büyük bir lüks, farklılıklar bir yana ‘dümdüz’ milletin temsili için oluşturulmuş yasama organı etkisizleşmiş durumda, yasama yürütme yargı erkleri arasındaki farklar ve mesafeler bile gözden kaybolana kadar silkelenmiş hatta yürütme ve yargı arasındaki ilişki fazlasıyla tartışılır olmuş, sivil toplum kuruluşları devletleştirilmiş, ticari firmaların hangi gazeteye ne kadar reklam vereceğine bile direkt hükümet çevrelerine bağlı bir ajans karar verir olmuş, yani özetle her şey tekleşmiş, merkezileşmiş; ama o da ne? Her kentte Türkiye Barolar Birliği’ne (TBB) bağlı tek bir baro olması ‘demokratik’ değilmiş.

İlginç.

SEÇİM SİSTEMİNDE DEĞİŞİKLİK DÜŞÜNCESİ ANLAŞILABİLİR

Mevcut sistemde blok liste ile seçime gidiliyor. Avukatlık Yasası'na göre, TBB Genel Kurulu için her baro ikişer delege belirliyor. Avukat sayısı yüzden fazla olan barolar, yüzden sonraki her 300 üye için ayrıca birer delege seçiyor. Bu durum örneğin 45 bin dolayında üyesi bulunan Ankara Barosu'na, TBB Genel Kurulu'nda yüzde 25'e yakın temsil olanağı sağlıyor. AK Parti bu yöntemin temsilde adaleti sağlamadığını ileri sürüyor ve "nisbi temsil"e imkan tanıyacak bir değişiklik istiyor. Bunun için de üye sayısı az olan baroların göndereceği delege sayısıyla büyük illerin göndereceği delege sayısını birbirine yaklaştıracak bir formül üzerinde duruluyor: Her 300 üye için bir delege seçilmesi yerine, bu sayının yükseltilerek örneğin her 1000 üye için bir delege seçilmesi gibi bir formül bu. Amaç İstanbul, Ankara, İzmir barolarının TBB genel kurulundaki etkinliğini azaltmak, genel kurulu melezleştirmek. Böylece, baro seçimlerinde seçim metodu dolayısıyla hep aynı siyasi görüşe mensup kişilerin başkan olmasının, hep aynı siyasi görüşe mensup kişilerden oluşan TBB genel kurul mahiyetinin değişmesini sağlamak.

“Söz konusu ‘savunma’nın bekasıdır, baro tüzel kişiliğe sahip kamu görevi yapan bir meslek kuruluşudur, siyasi bir oluşum değildir, başındakinin siyasi görüşünden kime ne?” denilebilirdi. Doğru, kime ne?

Ama ülkemizde işler öyle yürümüyor. Barolar eskiden sık sık, son dönemlerde de ara sıra, baroya mensup avukatları temsil edip etmediğine bakmadan bazı siyasi çıkışlar yapıyor ve altına baronun imzasını atıyorlar.

Ankara Barosu’nun Diyanet İşleri Başkanı’nın Kuran’daki bir ayete dayanarak yaptığı bir açıklamaya karşı LGBT haklarını korumakla başlayan “Bu görüş meydanlarda kadın yakmaya kadar gider” diye ilerleyen açıklamasını hatırlayın. Bu tutumu sergilerken benim üst perdeden esip yağdığım bu metin acaba bu baroya kayıtlı kaç avukatın görüşünü temsil ediyor diye bir an olsun düşündü mü Ankara Barosu Başkanı ve yardımcısı? Hayır. Mensup oldukları ideolojinin ve dünya görüşünün üstün olduğunu düşünerek böyle yaptılar. Dolayısıyla hata yaptılar ve hükümetteki “Yönetimdeki bir azınlık bütün baro adına konuşuyor, böyle gitmez” rahatsızlığını kaşıdılar. Nitekim çoklu baro planı, o olaydan dolayı raftan indi.

Baroların meslek kuruluşu gibi davranmaları, kendilerini siyaseten bir tarafa sıkıştırmadıkları bir teamül geliştirmeleri gerekiyor. Yani çözüm baroların kendilerine biçtikleri anlamı yeniden sorgulamalarında yatıyor, kendileri gibi davranan ama farklı düşünen üç beş baronun daha ihdas edilmesinde değil.

Seçim metodu değişebilir, blok listeden nisbi temsile dönülebilir.

Bunlar karşılıklı müzakere ile hallolabilecek şeyler.

Ancak çoklu baro sistemi, yani bir kentte birden fazla baro meselesi sıkıntılı.

Çünkü makul hiçbir açıklaması yok. “Biz bizimle aynı görüşte olan barolar da olsun istiyoruz” açıklaması makul sayılıyorsa onu bilmem.

İstanbul, Ankara gibi baroların üye sayısının kalabalıklığı da bir mazeret değil. Misal bu kalabalık olma hali baronun “İstiap haddimizi doldurduk” diyerek ruhsat verme işini savsaklamasına neden olsa o zaman bu düşünülebilirdi. Ama öyle bir durum yok. Ruhsat işleri bir an bile teklemiyor. Stajını yapan, eğitimini alan, yeminini eden avukat adayı başvurusunu yaptıktan sonra çok gecikmeden ruhsatını alabiliyor.

CEVAPSIZ SORULAR VE ALINMASI GEREKMEYEN RİSKLER

Daha önemli durumlar da var.

Misal: İstanbul’daki baronun adı şu an İstanbul Barosu. İkincisi, üçüncüsü geldiğinde bunlar ‘ne’ barosu olacak?

İsmini değil algısını soruyorum. Yeşil baro mu? Kürt barosu mu? Alevi barosu mu? Daha milli daha yerli baro mu? Beka barosu mu? İstanbul’u Yozgat yapacağız Barosu mu? İstanbul’u Dersim yapacağız Barosu mu? Kadın döven kocalar itinayla savunulur barosu mu?

İstanbul Barosu’na, Ankara ya da İzmir Barosu’na alternatif baroların etnik ve mezhebi alt kimliklere göre, dünya görüşlerine ve değer yargılarına göre gerçekleşecek bölünmelere yol vermeyeceği ne malum?

Bu barolardan birinin hükümetle daha senkronize olup avukatının dava esnasında hakime “Anladınız siz” diye sinyal yapmasının önü nasıl alınacak?

Daha doğrusu, bütün bu riskler niye alınacak?

Aynı kentteki baroların siyasi parti gibi davranıp birbirlerini “Sen Abdülhamit’i savunmuştun!”, “Sen de HDP’linin davasını almıştın!”, “Asıl sen FETÖ’cüyü savundun” diye suçlayıp kriminalize etmesi için mi?

Hukuk devletinin adil yargının olmazsa olmazı olan ‘savunma hakkı’ barolar arası siyasileşmiş rekabete kurban gitmez mi bu şekilde?

Bir kentte birden fazla baronun olması, bazı baroların üye kazanma amacıyla avukatlara çeşitli vaatlerde bulunmasını, bunun da maliyetleri arttırması sonucunu doğurmaz mı?

Meslek ahlak ve etiğine uygun davranmayan avukatlar için konulan disiplin cezalarını daha hafif cezalar olarak düzenleyen baro, meslek ahlakı konusunda ‘gevşek’ olan bazı avukatları cezaları düşük belirleyen barolara kayıt olmaya sevk ederek günün sonunda mağdur olmuş müvekkil sayısının artmasına neden olmaz mı?

Bunları dikkate alınca, “Getirisi götürüsünden az olur, bence yapmayın” demekten başka bir şey düşünemiyorum.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!