Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Daha bir hafta önce Sakarya'da altı buçuk yaşındaki engelli bir kedi evin bahçesinde silahla vurularak öldürülmüş olarak bulundu. Aynı saatlerde Hatay'ın Samandağ ilçesinde Sinan A. isimli şahıs, yoldan geçerken bir evin bahçesinde tesadüfen gördüğü sahipli Golden Retriever cinsi köpeği bıçaklıyordu.

Sahibinin köpeğin inlemelerini duyup bahçeye çıkması Sinan A.'nın gözaltına alınmasını sağladı. Ancak Sinan A. köpek bıçaklamayı ‘mala zarar’ kategorisinde değerlendiren Kabahatlar Kanunu gereği serbest bırakıldı ve dönüp daha önce bıçakladığı köpeği bu kez öldürdü. Neden yaptın diye soranlara ise "Fazla merak başa bela getirir" diye cevap veriyordu. O güya bir insandı, erkekti ve kendisinden daha aşağı düzeyde olan yaratıklara istediğini yapabilirdi, hesap mı soruyordunuz? O zaman kaşınıyordunuz.

Sakarya ve Hatay şoku bitmeden Ankara’da yaşanan olay ‘iyi insanlar’ın içini allak bulak etti. Volkan Uzun adında biri, kâh parti logosu önünde kâh Türk Bayrağı önünde poz vermelere doyamamış yaratık, komşusunun emanet ettiği bir köpeği tecavüz ede ede öldürdü. Köpeğin acı dolu haykırışlarından şüphelenen komşular eve girdiklerinde Volkan Uzun’u yarı baygın, köpeği ise ölü halde bulmuşlardı. Manzara çok netti. Gözaltına alındı. Küçükesat karakolunun önü haklı öfkelerini de alıp gelen ve ‘tutuklayın’ diyen insanlarla doldu. Volkan Uzun köpeğe tecavüz ‘kabahatinden’ idari para cezasını ödeyerek serbest kaldı. Ancak sosyal medyada ortaya konulan tepki o kadar yoğundu ki, tecvüzden değil ama aranmakta olduğu 9 ayrı suçtan biri dolayısıyla tutuklandı.

Bakın, bunlar ‘sahipli’ hayvanların başına gelenler. Hayvanın bir sahibi varsa, o hayvana işkence eden, öldüren ‘mala zarar verme’ nedeniyle küçük bir bedele katlanıyor. Sahibi olmayan hayvanlara ise her şeyi yapmak serbest. Gözü olmayan, kuyruğu kesik, patisi kopuk sokak hayvanlarının yarısı işkence mağduru, diğer yarısı trafik canavarı tarafından damgalanmış hayvanlar.

HAYVAN HAKLARI YASASI NEDEN BİR TÜRLÜ PARLEMENTOYA GELMİYOR?

Hayvanları insanların korkunçluklarından koruyacak güç kanun gücü olmayacaksa hangi güç olacak?

Neden 2018’de sözü verilen hayvan hakları yasası bir türlü parlemento gündemine gelmiyor?

Hayvan hakları federasyonu ‘hayvanın mal değil can olduğunu vurgulayan bir yasa’ istediklerinden bahsediyor.

Hükümetten konu hakkında görüşü sorulanlar her seferinde tabii yapacağız diyorlar ama bir türlü olmuyor.

Nedeni aslında basit.

Hayvanın ‘mal’ değil, ‘can’ olduğu kapsamlı bir yasa yapmaya kalkarsanız yarın bir gün hayvancılık sektörü çökebilir, hayvanseverler bile başınıza ekşiyebilir.

Çünkü ‘etobur’ bir düzende yaşıyoruz. Yediğimiz hayvanları yetiştiren bir sektör var.

HAYVAN MAL DEĞİL CAN OLUNCA…

Hayvanlara karşı işlenen suçların kapsamı geniş tutulduğunda o sektörü oluşturanların cezaevini boylamasından çekiniliyor muhtemelen. Dahası hayvanları koruma amaçlı çalışan ve belirli bir kamuoyu da oluşturmuş olan STK’ların, yarın başka bir gün meseleyi “Hayvan canı kıymetli, burada anlaştık, peki ya canını alma pahasına yemek için kestiğiniz o kuzular, o süt danaları ne olacak?" noktasına taşımasından da endişe ediliyor anladığım kadarıyla.

Ne çoklu baro yasaları, sosyal medya düzenlemeleri gece yarısı meclisten geçiriliverdi, neden söz verilmiş bu yasa bir türlü parlementoya gelmiyor diye düşündüğümde aklıma bunlar geliyor.

Hayvanın ‘mal’ değil ‘can’ olduğunun altını çizen bir yasa yapma fikrini biraz düşündüğünüzde kendinizi ontolojik bir çelişki düğümünün içinde buluyorsunuz aslında.

Çünkü başta hayvanseverler olmak üzere, bu konu ‘insanın’ hayli iki yüzlü olduğu bir konu.

Biraz yakından bakarsanız görecekseniz ki, kedi ve köpeklerini aşırı seven bizler hayvanlar dünyasıyla ilgili onca keşfimize rağmen hala et yiyebiliyoruz.

Her hayvan videosun atlayıp, onların sevimli hallerinde antropomorfolojik bakışaçısıyla ‘insansılık’ arayan ve gören kişileriz ama, yediğimiz etlere kasapta kendiliğinden oluşuyormuş gibi davranacak kadar körüz.

Kaçımız artan etli yemekleri dökerken, şimdi çöp olan şeyin on gün önce yaşayan, canlı bir bedene sahip olduğunun idrakinde?

HAYVAN SEVMİYORUZ, KENDİMİZİ SEVİYORUZ

Biraz düşünürseniz göreceksiniz ki kedi köpek kuş gibi evde de beslenebilen ve insanlara dostluk eden hayvanların canlarını, eti yenebilen hayvanların canından üstün tutma mantığının özünde yatan şey ‘insan ihtiyaçlarının’ üstün tutulmasından ibaret. “Danayı kuzuyu öldürüyorum çünkü beni besliyor ve lezzetli. Kediyi köpeği koruyup seviyorum çünkü bana arkadaşlık ediyor, moralimi düzeltiyorlar.”

Her şey bitimsiz bir ‘ben’ ve ihtiyaçları etrafında şekilleniyor. Hayvanseverliğimiz de hayvanın etrafında değil yine ‘ben’ etrafında örüntülenmiş bir duyarlılık.

Hayvanlar ‘mal’ değil ‘can’ olduğunda, insanın o dokunulmaz ihtiyaç hiyarerşisinden fedakarlık yapması gerekiyor. Oysa kimsenin buna niyeti yok.

Dindarlar, ihtiyaçlarımızı bizim yerimize üstün tutan Yaratıcı’nın verdiği ruhsata güvenerek 7/24 et yiyebileceklerini, hiçbir ‘israf’ kaygısı ile sınırlandırılamayacaklarına inanıyor.

Dini inancı olmayanlar, Darwinizm’in algılandığı şekliyle "Büyük balık küçük balığı yutar aga, insan besin zincirinin tepesinde hem" mantığıyla, ihtiyaç ve alışkanları ödüllendiriyor.

Öte yandan ‘vejetaryenlik’ tam olarak bu mantık sorunundan, kendi tarifimle ifade edecek olursam "Kedimi hangi sebeple yemiyorsam, akrabasını da o sebeple yemiyorum" tutarlılığından doğdu ve ‘insanın evrenin merkezinde olmadığı’ tezinin yüzlerce yıllık serüveni sonucunda "Merkezde değilsek üstün de değiliz, hayvandan daha değerli değiliz, değil öldürmek beslenmek için kullanamayız bile” diyen ‘veganlık’ tarafından aşılarak geride bırakıldı. Artan çevre duyarlılığına paralel, politik anlamlar da kuşanarak yükseliyor. Bu yüzden artık av merasimleri, avcılık ayıplanıyor, sebze, bakliyet temelli beslenmeyi seçenler artıyor.

Ancak ihtiyaçlar hiyerarşisi, beslenme ve güvenlik, hayvanseverliğimizi ve hayvanları ‘ne kadar’ korumak istediğimizi sınamaya devam ediyor.

O sınamanın sonucunda çıkan, çıkabilen ancak şu: Sevdiğimiz, dostluk kurduğumuz, ‘insana benzettiğimiz’ hayvanlara zarar verenler ceza alsınlar.

Kapsamlı bir hayvan koruma yasası, 21.yy'ın yeni duyarlılıklarına uygun şekilde kurgulamış ince işçilik sahiden ‘hayvancılığa’ zarar getirirdi.

Çok küçük bir azınlık dışında kimsenin bunu istediği yok zaten, insanlık olarak aslında hayvanları değil, kendi ‘aktüel vicdanımızı’ korumanın peşindeyiz.

Gıda olarak faydalanma amacının dışında ve güvenlik tehlikesi olmadan bir hayvanın canına kıymayı, ona işkence etmeyi, tecavüz etmeyi kabahat kapsamından çıkarıp, suç kapsamına alırsanız, çoğunluk tatmin olacak.

Bu, hayvanlara büyük bir lütuf değil, ‘insanlar’ için gerekli bir korunma.

Çünkü modern kriminolojinin bulguları da ortaya koyuyor ki, bu eylemleri icra edenlerin aynı eylemleri insanlara karşı işlemeleri sadece an meselesidir.

Artvin’de kendisine hiçbir zarar veremeyecek durumda olan bir yavru ayıyı silahla vurup, sonra üzerlerine köpeklerini salan sonra elindeki bıçağı hayvanın kafasına tuttuğu foroğraflar çektiren Tanju Ç.nin ceza alması, hayvanlardan çok insanları koruyacak. Çünkü bu adamın aynı mantıkla savunmasız bir insanı da öldürüp zevk alabileceğini öngörmek zor değil.

Bir hayvanı tecavüz ede ede öldürüp sonra ‘parası neyse verip’ serbest kalan Volkan Uzun'un potansiyel çocuk tacizcisi olduğunu öngörmek de zor değil.

Ayrıca bu eylemlerin, eylemleri gerçekleştirenlerin siciline işlenmemesini ise akılla mantıkla izah etmek mümkün değil.

Nasıl olur da, bu canilerin eylemleri, zarar görenin ‘hayvan olması’ üzerinden basitleştirilir ve bu adamlar yeniden topluma, aramıza karışır, çoluğun çocuğun bulunduğu ortamlara yanaşır?

Yapın artık şu yasayı.

Hiç değilse insana dost yaratılmış olan hayvanları koruyabilelim. Onlara işkence edenlerin ‘normal’ hayatlarına devam etmesinin önüne geçelim. Çünkü normal değiller ve aramızda serbestçe dolaşarak hepimizi tehdit ediyorlar.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!