Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Dün hükümet tarafından açıklanan hukuk reformu ve demokrasi seferberliği açıklamaları için heyecan yaratmasa bile beklenti yarattı demiş, ertesi gün devam edeceğimi belirtmiştim.

Ertesi gün geldi.

Reformdan anlaşılanların gerçekleşebilmesi için demokrasi ve hukuk kıyısından çok uzaklaşılmış olduğunu gösteren bazı olaylar vardı, yenileri de oldu.

Ama önce hükümetin çıkışlarının ne anlama geldiğini irdeleyelim.

Söz konusu hukuk ve demokrasi mesajlarının ve hatta "Sistem değişebilir, parlamenter rejime dönülebilir" söylentilerinin nedeni belki anketler ve oy oranları, AK Parti’den ayrılarak kurulan Gelecek ve Deva partilerinin götürmesi muhtemel seçmenler, belki ekonomik darboğazın yarattığı baskı, belki ABD’nin başkanının değişmesi.

İtici güç ne olursa olsun asıl mesele Türkiye’yi yönetenlerin niyetinin samimi olup olmadığı meselesi. Demokrasi ve hukukun üstünlüğü kavramları kısa vadeli bir rahatlama için araçsallaştırılıyor mu, yoksa bunların yokluğunda olanlardan ders alındı ve 2014 öncesine dönülmeye mi çalışılıyor? Asıl önemlisi, başarı şansı var mı?

Eğer dert sadece ekonomik durumu düzeltme arzusu ile ülkeye sıcak para çekmek ve yabancı sermayeye sevimli görünmek için ülkemizi ‘ucuz iş gücü arpalığı’ gibi sunmak ise, hukuk güvenliğinden kasıt, ‘gel işletmeni kur, ister döv ister söv gık demeyiz’ anlamına geliyorsa, o zaman hepimiz boşuna yeşeriyoruz.

O vakit bu reformdan bu ülke insanının bugününe ve geleceğine ilişkin anlamlı bir sonuç elde edilemeyecek demektir.

Samimiyet varsa eğer, o zaman imkanlara ve engellere dair bir şey söyleyebiliriz.

NE KADAR SAMİMİ İSE O KADAR SABOTE EDİLECEK

İmkan şu: AK Parti son günlerde vadettiği iyileştirme işlemlerini gerçekleştirme konusunda hala çok güçlü. Hala %35’i var. Ama aynı zamanda da kırılgan. Zira işin esasında ülkeyi 15 Temmuz sonrasında oluşturulan ve cumhurbaşkanlığı hükümet modeliyle perçinlenen gizli açık bileşenlerden mürekkep çok unsurlu bir ittifak yönetiyor. İttifakın diğer ortaklarının bahsi geçen kavramlara da, reforma da, demokrasiye de, cumhurbaşkanlığı hükümet sistemini daha demokratik, katılımcı ve güçler ayrılığını tesis edici bir kıvama kavuşturmaya da sıcak bakmadığını biliyoruz. İmamoğlu’na açılan soruşturmanın zamanlamasına bakarak bile şunu diyebiliriz: Erdoğan reform vaadinde ne kadar samimiyse o kadar çok sabote edilecek. Sabotaj ‘içerdeki’ dirençten mi kaynaklanıyor yoksa mevcut yönetim kapasitesizliğinin devamından mı ileri geliyor kolay kolay anlaşılamayacak.

GÜVEN SORUNUNU AŞMAK İÇİN

Diğer bir engel ise şu: Şahsi nedenlerle küsenleri bir kenara bırakırsak, AK Parti’den ‘Artık AK Parti diye bir şey kalmadığını’, ‘demokratikleşmenin ciddi şekilse hasar aldığını’ hatta ‘hukuk devletinin kolon ve kirişlerinin kesildiğini’ gördüğü için kopanlar bu vaatlere inanmak için en azından icraat ve eylem görmek isteyecek, kimse her yeri delinmiş o şişme bota, o haliyle binmek istemeyecek. Tadilatın görünür hissedilir olması istenecek. Erdoğan başlattığı ya da başlatmayı vadettiği demokrasi seferberliğinin altını sağlam, somut girişimlerle doldurmadığı sürece ‘güven sorunu’ devam edecek.

Seçimlere daha üç yıl var.

Niyet hayırlı ise akıbet de hayırlı olur. Ancak bu kez niyetten fazlası gerekiyor.

Bir an önce yapılması gerekenler, hiç değilse atılacak adımlar ise az çok belli.

İlki seçilmişlerle barışmak, medeni ilişkiler kurmak.

Deprem sonrası AFAD’ın talimatıyla İzmir’in belediyelerini susmaya zorlamanın da, İmamoğlu’nu kenti korumak için kentin bütçesinden harcadı diye soruşturmaya kalkmanın da, demokrasi seferberliğiyle ve hukuk reformu ile uyumlu olmadığı kesin.

Türk Ceza Kanunu'nun delil saymadığı ‘şey’ler üzerinden tutuklu bulunan Osman Kavala gibilerinin tahliyesine direnenlerle iş tutmaya devam etmek, sokak röportajında görüşünü söyleyeni cezalandırmak, OHAL komisyonunda aklanan, mahkemelerin leyhlerinde beraat ve takipsizlik kararı verdiği kişileri cezalandırmaya devam etmek, çocukların hem annesini hem babasını ‘iltisak’ gibi tabirlerle suçlayıp içeri alarak çocukları ortada bırakmak, HDP ‘de siyaset yapan herkesi tutuklamaya azmetmiş gibi davranmak, helikopterden atıldığı iddia edilen her hâlükârda biri artık hayatta olmayan iki Kürt vatandaşının akıbetini gizlemek, haberleri yapanları cezalandırmak, Kürtçe olduğundan bahisle tiyatro oyunlarını yasaklamak da hukukun üstünlüğü kavramıyla mütenasip görünmüyor.

Hakeza, yolsuzlukla mücadelede kararlılık bahsi de var. Şeffaflığı ve rekabeti koruyan mevzuatın pratikle de desteklenmesi azami önem arz ediyor. Kamu İhale Kanunu 2002’den beri 191 kez değişti. 192 olmasın mümkünse. Hukuk en çok bu alana lazım.

HER ŞEYE RAĞMEN NASIL HALA ‘BEKLENTİ’ VAR?

Hükümetin açıklamaları ‘Geç gelen adalet, adalet midir?’ sorusundan tutun ‘Ne o sorun mu vardı ki?’ye varana kadar pek çok sitem ve mavraya konu oluyor. Ama ‘keşke’li ahu vahlar eşliğinde hafif, ılıman bir rüzgarın esmesi de engellenemiyor. Belki şehre bir film gelir, iklim Akdeniz olur misali.

Çünkü ülkenin en temel eksikliğinin ve gereksinimlerinin farkında olanlar, ‘ad hominem’ yaklaşımının, yani ‘O kişiyle olmaz’, ‘tekrar kandırılacak değiliz’ direncini, icracıya duyulan güvensizlik yüzünden potansiyel tedaviyi reddetmenin, tarihin vizörüne doğru politikalara muhalefet ederken yakalanmak gibi bir risk barındırdığını biliyorlar.

Ülke son yıllarda demokrasi gibi özgürlükçülük gibi, çoğulculuk gibi değerlerin şeytanlaştırıldığını gördü, afazinin; kavramları ve kelimeleri yerli yerine koyamayacak kadar karıştırmanın eşiğine geldi. Bu, kuşkusuz iktidar partisinin de katkı verdiği bir süreç oldu, bunu kenara yazmakta beis görmüyorum. Ancak aynı iktidar partisinin geçmişte iyi bir dönemi de olmuştu; bu parti bir zamanlar ülkenin ekonomi ve özgürlükler alanındaki başarılarının altına gururla ismini yazdırmıştı. Hak arayışlarının önünü açacak tutumlarda, yaralı kimlikleri onarma teşebbüsünde pek çok partiden daha cesur davranmıştı. AK Parti’nin son yıllarının demokrasiyle, insan haklarına saygıyla, hatta siyasetle bile alakası yok ama ülkenin kör topal demokratikleşme tarihine atıf yaparak bir metin yazmaya kalksanız kullanacağınız referansların önemli bir yekununda ya Erdoğan’ın ya da bugün iki yeni partinin başında olanlar dahil, pek çok eski AK Partilinin isimlerini anmak zorunda kalırsınız. Tüm olup bitenlere rağmen hala beklenti rüzgarının esmesinin nedeni bu.

Başarı şansı nedir?

Dev bir tankerin dar sokakta U dönüşü yapmayı başarma şansı kadar. Son yıllarda yapılan işler, kullanılan üslup, devlet başa kuzgun leşe dili AK Parti’yi ister istemez bağladı, siyaset yapma alanını daralttı, daha kötüsü tabanını da dönüştürdü. Bütün bunlar başarı şansıyla yakından ilgili etmenler.

Evet, köprünün altından çok su aktı ama bu durum köprüleri tamamen atmayı gerektirir mi emin değilim.

Dediğim gibi, seçimlere daha üç yıl var. Karar vermeden önce beklemekten, izleyip görmekten gelecek herhangi bir zarar da yok.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!