Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Herkesin dilinde o var. Bir dizi film etrafında örüntülenmiş duygu seli, dizinin kendisi kadar ciddi bir fenomen olma yolunda.

O kadar sıradan yapımlar izliyor, kalitesi ve standardı her bakımdan o kadar düşmüş bir ülkede yaşıyoruz ki, bir yapım iletişim beceriksizliğimize ayna tutabildi, hep kavga etme ama hiç bölünmeme özlemimize tercüman olabildi diye katharsis yaşıyoruz.

Elbette “Bir başkadır”, ‘total’e hitap ettikçe para basmış, para bastıkça üçüncü sınıf pavyonlara benzemiş sıradan Türk dizilerine nal toplatıyor.

Dillerden düşmüyor, çünkü karakterlerini izleyici üzerinden iç hesaplaşmaya davet eden bir yapım. Gücünü yaşayan, nefes alan ‘gerçek’ profillerin arasında, onlara hayatı dar eden sıkışmışlıklar arasındaki karşılaşmalardan alıyor. Bu karşılaşmalarda ya acemi davrandığımız ya samimi olamadığımız için elimize yüzümüze bulaştırdığımız hesaplaşma ve kucaklaşmaları, şimdi bizim yerimize yapan karakterlere adeta minnet duyuyoruz.

Her karakterine ayrı ayrı şefkat gösteriyor Berkun Oya.

Diziyi yapmaya iten motivasyonun sağlam referanslara yaslandığı hissini veren bu duygu, bölümler ilerledikçe bir repertuar oluşturuyor. Bir bölümde kızdığınız, "Aman ne derinliksiz, ne kötü" dediğiniz bir karaktere sonraki bölümde sarılmak isteyebiliyorsunuz, ki bu, başarıdır.

Berkun Oya uzun zamandan beri düşündüğüm, kafamda inceleyip tartıştığım şeyi yapıyor. Ülkenin tek bir kimlikle problemi yok, her kimlikle ayrı ayrı problemi var ve mesele o çok eski "Birileri bu kimlikleri bizi bölmek için kullanıyor” teranesinden daha derin. Bizi bölebiliyorlar çünkü "Aman bölecekler" korkusuyla farklılıklarımızı masaya yatıramıyoruz. Biz kimiz bilgisi uzaklaştıkça, geride sadece önyargılar ve vehmelerden ibaret bir nahoşluk kalıyor. Ki o vakit de, bölünmek için azıcık ittirmek yetiyor.

İZLEYİCİYİ TERAPİYE ALMAK

Peri ve Meryem ilişkisi, ele alınması gecikmiş bir fay hattı olmasına rağmen, sonuç veriyor. Hatta adeta terapi gibi geliyor.

Kibarca başı örtülü kadın ile başı açık kadın arasındaki gerilim gibi görünse de bu artık daha fazlası. Her iki lafının başı "Yallah Arabistan’a!” olan Kemalist kesimin sakatlanmış bilinçdışı ile “Kimlerrr kimlerle beraber!” cümlesini duyup itiraz etmediği anda, oturduğu kalktığı kişiler üzerinden sigaya çekilmeyi borçlanmış olan partili biatçılar arasındaki gerilim bu. Berkun Oya, hiç oraya girmiyor ama, bir şekilde anlıyoruz.

Yönetmen "Hiç değilse tanışın" diyor. Ölmezsiniz.

Hep duyduğumuz ve üzerinden akıp geçtiğimiz, iyimser halimizin aynası olan o cümlecikte olduğu gibi: “Tanısanız sevebilirsiniz aslında” diyor sessizce.

İyimserliğimiz dışında da pek bir şeyimiz olmadığının da altını çizerek.

BİR VAROLUŞ BİÇİMİ OLARAK HORGÖRÜ

İyi haber: Dizide olduğu gibi gerçekte de, her kimlik birbirine bağlı. Kötü haber ise herkesin varlığını bir ‘kurucu öteki’ye bağladığı gerçeği.

Herkes birbirini hor görerek, varoluyor.

Eh, bu son derece kırılgan bir varoluş biçimi olduğu için de, kimse son kertede kendinden memnun değil.

Başörtülü Meryem’i hastası olarak bile tolere edemeyen ‘laikçi’, ‘kasıntı’ Peri, Meryem’i hor görüyor. Meryem’in hayat tarzını, görüşünü almadan iş yapmadıkları Ali Sadri Hoca’yı, ağabeyini, Sinan’a duyduğu platonik ilgiyi hor görüyor. Gelgelelim, kendi hayatından da memnun değil. Supervizor'ı olan diğer psikiyatrist Gülbin’e gözyaşları eşliğinde açılıp döküldüğü sahne özgünlüğü itibariyle bir ilk. Beyazperdede de beyazcamda da daha önce böyle bir Kemalist katharsisi yaşandığını hatırlamıyorum.

Seküler bir hayat tarzı olmakla beraber ailesinde başörtülü kadınlar bulunan ve “Kürt meselesi” hakkında anlatacak hikayesi olduğunu anladığımız Gülbin, "Gizli faşist ve her şeyin farkında. En kötüsü de budur, bilir ama faşist kalmaya devam eder" dediği Peri’yi hor görüyor. Aynı zamanda arada bir ‘takıldığı’ residence erkeği Sinan’ı. Gülbin de gerçek hayatta karşılaştığımız insanlardan, mağduriyete zımbalanmış bir kimlik taşımasına rağmen o da başkalarını hor görme işinde çok ‘iyi’. Geleneksel aile modeliyle çatışma yaşıyor, ama başörtülülere katlanamayan laiklere de katlanamıyor. Meryem’i Peri’den kurtarmak istiyor mesela, ama arkadaşları ağırlıklı olarak Peri gibi insanlar. Kardeşinin hastalığı ile annesinin gençken yediği tekme arasında bir bağlantı var ve o bağlantı Gülbin’in ablası Gülhan’ı da hor görmesine neden olmakta.

Çünkü Gülhan, iktidardan temellük ettiği kibrini aile içinde kullanmak isteyen, itici ve sorunlu bir kadın (ve başka bir başörtülü karakter). O da Gülbin’i hor görüyor. Çünkü ona göre de Gülbin, her şeyin iyisini bildiğini zanneden bir ukala dümbeleği ve geldiği yere yabancılaşmış biri.

Öykü Karayel’in devleşen oyunculuk performansı ile dizinin en sempatik karakteri haline gelen meraklı, gözlemci Meryem, Sinan’ın evine gelip geceyi onunla geçiren kadınları hor görüyor. Hatta ara sıra kriz geçiren, kronik depresyonda olan yengesi Ruhiye’yi de ‘normal’ olmadığından kasıtla küçümsüyor. Başlarda Hilmi’yi hor görüyor. Ama o da kendinden memnun değil. Düşüp düşüp bayılmaları ve bu bayılmaların hep düğün, nişan ya da evlilik programı izleme gibi edimlere denk gelmesi tesadüf değil. Beklentileri ile sıkıştığı dar hayat arasındaki makas ne zaman genişleyecek olsa, düşüp bayılıyor Meryem.

İşleri bozulunca bir gece kulübünde güvenlik görevlisi olarak çalışmaya başlamış olan Yasin, hışmından konuşamaz, dertlerini anlatamaz hale gelmiş kızkardeşi Meryem’i ve "Acını kışla yaptın, acının askeri oldun, terhis ol artık Ruhiye" dediği karısını ve hatta küçük kızını hor görüyor. Elbette kendisinden de, hayatından da memnun değil.

Tek derdi, hiçbir geceyi kadınsız geçirmemek gibi görünen, yalnızlığını ikame etmek için yatağını kalabalıklaştıran Sinan, dağınık, pasaklı ve belli ki Sinan’a çocukluğunun hiçbir dakikasında düzen ve istikrar duygusu tattırmamış annesini hor görüyor. Mutlu olması şimdilik imkan dahilinde değil.

Ali Sadri Hoca, derdinin ne olduğunu hiç bilmediği insanların hepsine ’gerçek çiçek-yapay çiçek' dikotomisiyle hep aynı nasihati veriyor. Ona göre tüm sorunlar insanların kendi hayatlarıyla iktifa edememesinden, yüksek standartlara, parlak hayatlara tamah etmesiyle ilgili. Babacan bir edayla bütün sorunları aynı meseleye indirgeyerek, acıların biricikliğini yok sayarak, o acının sahiplerini hor görmüş oluyor. Halinden memun görünen bir o var. (Eşini kaybedene kadar).

Her aşağılama, hor görme, karakterlerin kendileriyle ya da dar çevreleri ile yaşadıkları çatışma alanlarından besleniyor. Çatıştığın oranda personanı; görünür ve toplum tarafından alımlanabilir kimliğini yeniden kuruyorsun. Ama kurduğun kimlikten ibaret olmadığın için; insan bir kimliğe indirgenemeyecek kadar oylumlu bir varlık olduğu için, açıkta kalan yerler üşüyor. Isınmak için alınan hırkaların, yeleklerin düğmeleri de çoğu kez yanlış ilikleniyor.

Bir başkadır, düğmeyle iliği denk getiremeyenlerin hikayesi. Ama şefkatli bir tonun "Üzülme olacak, bak oluyor" vaadini de kuşanıp geldiği bir dizi. Sevmemek mümkün mü?

UFAK TEFEK HOŞLUKLAR

Karakterler ve olay örgüsü hakkında birkaç değini daha:

- Dizinin en güzel yanlarından biri, kadın karakterlerinin her şeye rağmen buldukları ilk çatlaktan sızarak, hikayelerini devam ettirebilme, olgunlaşmak için gereken adımları atabilme gücüne sahip olmaları. (Peri çetin iç hesaplaşmalardan geçer, Ruhiye yolculuğa çıkar, Meryem çevresine karşı adeta mücadele vererek kendisine iyi geldiğini anladığı terapiye devam eder). Erkek karakterler ise kâh varsıl mekanlarda yaşayabilmelerine, kâh horoz gibi diklenmelerine rağmen edilgen taraflarıyla ön plana çıkarılıyor.

- Yasin karakteri çok eleştirildi ama bence filmin en ‘yerinde’ vurgularından biri, bu karakter. Her yaptığı olay, her saçmalaması hikaye olur. Çünkü kimliğinin altında en çok ezilen karakter. Ve bu ezilme ile baş etme şekli tam da her yerde, her mahallede, her kahvede, her camide görebileceğiniz kanlı canlı erkeklerimizinkiyle aynı: Kabalık, hoyratlık ve şiddet olmasa bile şiddet tehdidini hep elin altına tutma yolu. Yasin, aslında iyi, duygusal ve kendince yiğit bir adam bu arada. Hikayeyi ondan dinleseniz, helal olsun kardeş ne babayiğit adamsın dersiniz. Ama aynı zamanda kendisini ‘yetkilendiren’ erkekliğini sürekli evin kadınlarını haşlayarak, onlara emirler yağdırarak ödüllendirmekten geri durmama gibi bir bagajı var bu babayiğitliğin. Ne gariptir ki, o çok sorunlu evin direğinin kendisi olmadığını (bilakis Meryem olduğunu) anlamaya ve bununla ilgili bir teşekkür duygusunu idrake yaklaşamıyor bile. Tanıdık ve tipik. “Kadınla ne iletişim kuracam yaa" ekolünün yılmaz temsilcisi olarak, kadınla kuramadığı bağın yoksunluğunu mahalle imamına koşulsuz bağlanarak kompanse ediyor. Çünkü hocaya bağlı olmak hem o topluluk içinde onaylanan bir şey hem de inşaallah maşallah deyip diz kırıp boyun bükmekten fazlası gerekmiyor. Oysa evindeki kadınları dinleme, dertleşme ve çözüm üretme yolu hem meşakkatli, hem de toplumda itibar gören bir şey değil.

- Eşini kaybettikten sonra insanlara nasihat etmeyi bırakan, kendisini doğanın kollarına bırakan Ali Sadri Hoca’nın yaşadığı yıkım da ‘beylik’ bir epizot olarak kayda geçmeli. Eşi hayatta iken Ali Sadri Hoca ‘tam’dı. Hep tatlı bir adamdı, ama daha sınanmamıştı belli ki. Burada dünya ve prensipler; ailemiz, sevdiklerimiz; orada ahiret işte, en son gidilecek yer. İyi bakarsan buradan bile görebilirsin netliğinde, her şey yerli yerinde. Seccadesini yayıp duasını ettiğinde Allah’ı hissedebiliyor, onun da kendisini gördüğünü ‘biliyor’ ve geleneksel din anlatımının klişeleri ona yetiyordu. Kanaat eden kulluk eder. Evet. Ne zaman ki karısı öldü, varlığına şahit olan ayna kırıldı. Ne zaman ki iktifa edilebilecek olanın şahsi sınırlarına tosladı, her şey ufak ufak dağıldı. ‘Görüldüğüne’ duyduğu güven de, bilgiçliği de, rehberlik etme arzusu da.

- Dindar bir insanın Allah’ı tanımak için önce kendisini bilmesi, içinin karanlık taraflarına da göz gezdirmesi üzerine bölük pörçük derin şeyler söylemeye çalışan Hilmi karakteri, dizinin en çocuk, en masum karakteri. Kendisini bilmeyenin başkasını, çevresini ve evreni tanıyamayacağını, dolayısıyla mukadderattan da bahsedemeyeceğini anlattığı yerde, modern ama tutuk bir Keloğlan gibi, izlediğimiz bu modern halk masalına dair anlamlı bir ‘spoiler’ veriyor aslında.

UFAK TEFEK NAHOŞLUKLAR

- Peri karakterinin yaşam kabızı halleri, akabilmek için gereksindiği ruhsalllığı tasavvufta, Rumi’de arayamayacak kadar kibirli oluşu, eh öyle olunca da mecbur Peru hayalleri kurmak -Ayahuasca seremonisine katılma planları yapmak zorunda kalışı çok güzel anlatılmış. Ama şöyle bir durum var maalesef: Normal şartlarda Peri gibi Robert Kolejli ve imtiyazlı bir sınıfın mümessilleri, iyi semtlerde, beyaz Türklerin abone olduğu bir iç mimar tarafından dekore edilmiş muayanehanelerinde, yüksek ücretlerle çalışır ve Meryem gibileriyle karşılaşma şansını bulamaz ve dolayısıyla o yüzleşmeyi / yakınlaşmayı asla yaşayamazlar. Berkun Oya Peri’yi olması gereken doğal ortamından ayırıp devlet hastanesi çalışanı yapacağına, Meryem’i eğitimli, kendi parasını kazanan ve dolayısıyla Peri profilinin gerçek hayatta çalışacağı türde yere gidebilecek bir başörtülü olarak etlendiremez miydi? Yapabilirdi ama yapmamış. Neden? Çünkü şöyle düşünülmüş: “Kemalist Peri, başörtülü temizlikçiye bile zor dayanıyor, üniversite mezunu, çalışan başörtülü türevine katlanamaz ve o yüzleşmeyi yapmaya yaklaşamaz” Evet ama söz konusu varsayım bu kadar kesin ise neyin umudunu yeşertiyorsunuz sayın Oya? Eğer durum bu kadar umutsuzsa kimsenin kimseyi uzlaştırmasına gerek yok, zira belli ki o ihtimalde uzlaşan av olacak.

- Normal şartlarda tecavüzcüler yıllar sonra mağdurlarının karşısına çıkıp af dilemezler. Af dileyebilecek bir kumaşları olsa tecavüz de etmezlerdi. Ruhiye’nin köyüne dönüp tecavüze uğradığı yeri ziyaret ettiği sırada karşısına dikiliveren tecavüzcüsüyle yüzleşme sahnesi de yeşilçamvari olmuş ve dizinin gerçekçilikten kopmayan dokusuna çentik atmış.

- Normal şartlarda mahallesine akıl hocalığı yapan; bir nevi yahut kanaat önderi konumunda olan Ali Sadri Hoca gibileri evlatlık alabilir ama bu durum çocuk akil baliğ olduğunda ona açıklanır. İslam fıkhında neseb zincirinin takip edilebilir olması olmazsa olmazdır; evlatlık almak mümkündür, onun tam olarak ‘evlat’ yerine geçmediği bilinmek ve prosedüre uymak koşuluyla. Yani uygulama daha ziyade koruyucu aile sistemi gibidir. Verilmek istenen mesaj “Ali Sadri Hoca da aslında yumuşak bir herif, fıkıh mıkıh sallamıyor, bizden” değilse eğer, önemli bir eksiklik olmuş, çünkü yapımın iddiası gerçek ve aramızdan profiller çizmek. Aramızdaki imamlar, hocalar da bu önemli fıkıh hükmüne riayet ediyor ve hatta prosedüre uymadaki zorluklar nedeniyle de genellikle evlat edinme gibi yollara pek başvurmuyorlar.

- Hayrünnisa’nın hikayesinde ciddi boşluklar, yapaylıklar, zorlamalar var. Başını açtığında imam babasından hiçbir itiraz görmediğine göre, isteyerek örtünmüş bir genç kız söz konusu. Ama aynı zamanda lezbiyen ‘vibe’ı veren kız arkadaşıyla bereber bazı geceler eğlence kulüplerine akıyor, hatta o arada da korumalık yapan Yasin’den dayak yiyorlar. Hayrünnisalı bölümlerde ister istemez aklıma takıldı: Gündüz başörtülü, gece clubber kaç genç kız vardır? Koskoca İstanbul’da taş çatlasa 250. Gündüz başörtülü, gece clubber ve aynı zamanda lezbiyen eğilimli kaç tesettürlü kız vardır? Koskoca İstanbul’da bile taş çatlasa 50. Tabii kim rakam söylese atmasyon olacaktır. Çünkü bu konuda yapılmış bir anket/araştırma yok. Ama Meryem ya da Gülhan profilinin yaygınlığı ile boy ölçüşemeyecek kadar marjinal bir durumdan bahsettiğimiz su götürmez. Hayrünnisa kadar az görülen ve doğada pek karşılığı olmayan bir profili incelemeye değer gören Berkun Oya, “Şükür, başörtüsü sorunu bitti” diyerek akademik kariyer yapmaya yeltenen ama hiçbir üniversiteden kabul alamayan yüzlerce başörtülü potansiyel akademisyen adayından birini işleyebilirdi. Hatta daha civcivli bir konu tercih etmek isteyebilir, eğitimli, çocuklu ve eşini ‘ikinci hanıma kaptırmış’, ‘başörtülü’ bir ‘çalışan kadın’ ile onu evini temizlemeye gelen başörtülü gündelikçi arasındaki gerilimi işleyebilirdi. Neden mi? Çünkü onlar, Hayrünnisa profilinden daha kalabalıklar. Bunu tercih etmeyip “Netflix’e gider yarım porsiyon lgbt” denilerek tercih edilmiş bir profili hiç derinliğine inmeden araya sıkıştırması, eksi puanı hak eden bir kolaya kaçma.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!