Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Kiminin 103 kiminin 104 dediği amirallerin Montrö bildirisi ortalığı karıştırmaya devam ediyor.

Bu bildiriyi yanlış bulduğumu daha önce de yazdım. Sorun metnin dili de değildi, gece yarısı yayınlanması, yayınlayanların emekli de olsa asker olmasıydı.

Türkiye’de emekli asker diye bir şey yoktur. Bizde asker emekli de olsa ‘sivil’ gibi algılanmaz. Nedeni tarih. Bkz. Talat Aydemir. Bkz. Cemal Gürsel.

Emekli amiralim ben ne var, topum tüfeğim yok ki diye düşünebilirsiniz ama imza attığınız metnin muvazzaf olanları harekete geçirme, darbeye teşvik etme olasılığı var ve kapı bir kez açıldı mı bu olasılığı kontrol edemezseniz. O yüzden ortada en hafifinden bir sorumsuzluk var.

Peki elimizde "Bu bir darbe çağrısıdır" dememize yetecek kadar veri var mı?

Darbe çağrısı olması için, en azından emekli amirallerin bu bildiriyi muvazzaf askerlerle beraber yazması ve organize etmesi lazım. Şu ana kadar bu yönde ciddiye alınabilir bir bağlantı ortaya çıkmış değil.

Gözaltına alınan amirallerin avukatı Celal Ülgen, emeklilerin "Biz bunu yazmadık, önümüze geldi imzaladık" dediklerini açıkladı. Yazan Ergun Mengi, diyerek isim de vermişler.

Ortada bir darbe niyeti olsa daha ilk günlerden havlu atılır "Biz yazmadık o yazdı" noktasına bu kadar hızlı gelinir miydi, emin değilim.

Bildiriyi gören ama imzalamayan Semih Çetin de, bildiriyi gördüğünde başında "Yüce Türk milletine" diye bir ifade olmadığını "Basın duyurusu" gibi bir başlığının olduğunu belirtti.

Şunu düşünmek çok da zor olmasa gerek: Ya ortada başından beri bir darbe çağrısı yapma niyeti yoktu. Ya da siyasetin gösterdiği direnci ve dik duruşu görünce böyle bir niyet varsa bile buharlaştı.

AKŞENER’İN LİNÇ EDİLMESİ BENİ HAYRETE DÜŞÜRÜYOR

Cumhurbaşkanı Erdoğan beklenen şekilde yüksek gerilim içeren bir açıklama yerine, sakin ve dozu düşürülmüş bir açıklama yapmayı tercih etti.

Klasik "Eyyy…” diye başlayan "Vay hadsizler" diye devam eden bir tarzı yoktu açıklamasının.

Belki de en proaktif açıklamayı Devlet Bahçeli yaptığı için Erdoğan diğer yolu seçti.

Hoş, o diğer yolda amirallerle CHP’yi ilintilendirme gibi, demokrasi açısından ucu iyi yerlere varmayacak bir tutum da vardı.

Görülen o ki, şimdi önümüzde iki sorun var.

BİLDİRİYİ HAFİFE ALMAK DA, CHP’YE FATURA ETMEK DE YANLIŞTIR

Birincisi amirallerin bildirisini hafife alan ve misal bildiri için ‘zevzeklik’ ifadesini kullanan Meral Akşener’i günlerdir linç edenler.

İkincisi meseleyi döndürüp dolaştırıp CHP’nin ‘darbeciliğine’ kilitlemek, amirallerin Mavi Vatan meselesinde hükümete verdikleri desteğin özgüveni ve kibriyle gerçekleştirdikleri bu tatsızlığın faturasını CHP’den tahsil etmeye çalışacak iktidar bloğu.

CHP’nin tutumunu elbette ben de doğru bulmuyorum.

Daha ilk anda, Meral Akşener gibi, Ahmet Davutoğlu gibi bir duruş sergileyebilirdi.

“Her hâlükârda yanlış olmuştur, bu densizliktir” demek ve askerin en hafifinden “vesayet girişimi için fırsat arama görüntüsü veren” bildirisini kınamak yerine “AK Parti gündemi değiştiriyor, ekonominin pandeminin üzerine kapatmaya çalışıyor” gibi bir dil kullanmak yanlış oldu.

Ayrıca iktidar bunu tabii ki kullanır.

Çünkü ülkeyi, halkı iyi tanıyor.

Bu millet kışlasındaki askeri sever, kollar.

Ama askerin siyasete el koyma gayretkeşliğinden hazzetmez. İlk fırsatta paketleyip kışlasına geri gönderecek önlemleri almasını bilmiştir.

12 Eylül darbesinden sonraki ilk seçimde askerin ısrarla işaret ettiklerini değil, en ‘sivil’ olanı iktidara getirmesi bunun en tipik örneğidir.

Hakeza Erdoğan’ı 19 yıldır iktidarda tutan sihrin malzemesinin yarısı buradan geldi.

Müesses ve vesayetçi nizamın en güçlü bileşeni olan askeri bürokrasiyi karşısına alabilmesinden…

Doğal olarak AK Parti, siyasete müdahale eden asker fikriyle hiç barışık olmayan milleti doğru okudu ve bu okuma ona bugüne kadar ciddi mevzi kazandırdı.

Aynı okumaya devam edecek ve bu bildirinin kendisine sağladığı imkanları değerlendirecek.

Tereciye neden tere satıyorsun diye sorulamayacağı gibi, siyasetçiye de neden imkanları fırsata çeviriyorsun? diye sorulmaz.

İş ki, mesele darbe korkusunu suistimal noktasına gelmesin.

İş ki, mesele siyaseti siyasetsizleştirmeye doğru gitmesin.

Bildiriyi takip eden gün meselenin "Hangi amiralin dayısı CHP’liymiş?", araştırmasına kadar gelmesi rezalettir mesela.

Bazı yayın kuruluşlarının bu ‘fişleme’ ile övünen haberleri yayınlayıp sonra alel telaş geri çekmesi ise dört başı mâmur bir skandal.

Kimseyi darbeci zihniyetle böyle mücadele edileceğine inandıramazsınız.

Nitekim o gazete o paylaşımını silmek zorunda kaldı.

Çünkü AK Partililerden bile tepki aldı.

BİLDİRİNİN HALKTA BİR KARŞILIĞI VAR MI?

Önemli sorulardan biri: Bildirinin halkta bir karşılığı oldu mu?

Günlerdir, her şekil ve yoldan etrafı yokluyorum.

Kimsede darbenin eşiğinden döndük gibi bir düşünce ya da tedirginlik görmüyorum.

Bunun en önemli nedeni pandeminin ve ekonomik krizin yoğun baskısının insanları başka yere bakamayacak kadar meşgul ediyor olması.

İkincisi, bu ülkede bir daha darbe olamayacağı konusunda bir özgüvenin gelişmiş olması.

İkincisini biraz daha açmak lazım…

Cumhur İttifakı'nın hüküm sürdüğü beş yıl boyunca devlet o kadar merkezileştirildi, o kadar çok koruma kalkanıyla donatıldı ve rejim o kadar otoriterleşti ki kimse bu kadar ‘güçlü’ ve ‘bekası’ için hem hukuktan hem demokrasiden ödün verilmiş olan bu yapının 103 emekli amiral ve -şimdilik- muhayyel olan farazi bir cunta eliyle devrilebileceğine inanmıyor.

“Hayır yahu bal gibi darbe olur” diyenlerin görüşünün itibar görmesi için ise, yetkili ağızların “Cumhurbaşkanlığı hükümet modeliyle devletimiz hiç olmadığı kadar güçlü hale geldi’ cümlesinden tutun, “Asker millet nihayet el ele” sloganına kadar pek çok söylemi tekzip etmelerini gerektirir. Eh, böyle bir tekzibin gelmesi pek mümkün olmadığı içindir ki, millet artık darbe tehlikesinin kalmadığını düşünüyor.

Sadece Cumhur İttifakı tabanı değil, tepkileri farklı olsa da Millet İttifakı tabanı da böyle düşünüyor.

DARBE İHTİMALİ DE VAR, SUİSTİMALİ İHTİMALİ DE…

Oysa “Yıl olmuş 2021, darbe mi olur yeah?” şeklindeki görüşlerin pek sahiciliği yok. Yıl 2016’ydı ve darbe girişimi olabilmişti.

O darbeyi durduran da sadece şerefli bir şekilde darbeye direnen milletin gücü değildi. Emir komuta zincirine uygun ilerleyen bir iş olmadığı anlaşılınca askerler cuntacılara direnip, silah sıktıkları için gerçekleşmedi o darbe.

İşin gerçeği şu ki, bu ülkede her zaman darbe olabilir.

Ancak başka bir gerçek daha var: Darbe hevesi taşıyanlarla ilgili hesaplaşmayı siyasi partiler üzerinde baskı kurmak için kullanırsanız, yaptığınız yıkımın askeri bir darbeden farkı kalmaz.

“O parti terörist, bu parti darbeci” diye diye, siyaseti partisizleştirirseniz, ortada sivil siyaset kalmaz çünkü.

Demokrasiye değer verenlerin çıkmazı budur.

Öyle bir ülkede yaşıyoruz ki, bir yanda darbe tehdidi var, bir yanda darbe korkusu suistimali.

Darbe tehdidi de gerçek. Darbe korkusunun suistimal edilmesi ihtimali de yüksek.

İkisiyle de mücadele edebilmek için önce hadiseleri, koşulları doğru tahlil edebilmek gerekiyor.

Doğru tahlil için öncelikle dürüst olmak lazım.

Sonra da bütün ideolojilere ve menfaat ağlarına hakim olan “Beni amacıma ulaştıran her yol mubahtır” anlayışının ahlaki kayıtsızlığından arınmak.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00