Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Amerika ve Rusya arasındaki gerilim Ukrayna’nın Rus yanlısı ayrılıkçılar nedeniyle Rusya’ya kaybettiği Donbass bölgesini geri almak istemesi nedeniyle kriz düzeyine geldi. Normalde ABD, Ukrayna’ya destek için 13-14 Nisan’da Karadeniz’e savaş gemisi gönderiyordu. Sonra bu karardan vazgeçildi.

Karardan vazgeçilme nedeni Devrimci Gençlik Dernekleri üyesi bir grubun ve HKP’nin Dolmabahçe’de toplanıp "ABD defol" ya da "Karadeniz’de ne işin var, gemilerini Karadeniz’e sokamazsın" sloganları değil elbette.

Hele hele HKP’nin bir basın bildirisi var, evlere şenlik: “Bu iki geminin Karadeniz’e geçme amacı, bugün kendisine rakip olan ve Ukrayna ile savaş aşamasına gelen Rusya'ya karşı gövde gösterisine bulunmak, safına çekmek istediği Ukrayna’ya ise, sen Rusya’ya kafa tutmaya devam et, çünkü arkanda biz varız demektir”

Ukrayna’nın toprakları işgal altındaymış, bu ‘anti emperyalistler’ için sorun değil. Yeter ki ‘işgalci’ sevdikleri ülke olsun.

Ülkemizde bu derece rahat yapılan ‘Rusçuluk’ başka bir ülke lehine söz konusu olsaydı, yapanlar cezaevini boylardı.

Haydi bunlar ‘marjinal’.

Ya anlı şanlı dış politika uzmanlarının olanı biteni Biden’ın Putin’e ‘katil’ demesiyle açıklamaya çalışmasına ne demeli? ABD dahil NATO’nun Ukrayna’nın ilhak edilen topraklarıyla ilgili bağlamı ego yarışı, söz dalaşından ibaretmiş gibi yapmalarına ne demeli?

“Budapeşte Memorandumu” nedir bilmeden ya da daha kötüsü bilmezlikten gelerek Ukrayna krizi yorumlamaya yeltenenlere ne demeli?

AGİT üçlü temas grubu Normandiya Dörtlüsü ve 2015’teki Minsk Antlaşması'ndan on yıllar önce Budapeşte Memorandumu vardı.

Ukrayna sadece toprakları işgal edilmiş bir ülke değil, bu antlaşmanın tarafı olan garantör ülkelerin biri tarafından ‘sırtından bıçaklanmış’ diğerleri tarafından da ‘ortada bırakılmış’ bir ülke.

Müdahaleci dış politika sadece ABD’den ya da NATO ülkelerinden gelir anlayışı nedeniyledir ki, apaçık hakikat olan bir türlü yerli yerine konulamıyor.

Çünkü ‘emperyalizm’ heyulasından kurtulamıyoruz bir türlü, yaptığımız sadece bir diğeriyle ikame etmek.

Montrö Antlaşması ile ilgili üç kırık dökük cümlenin ‘egemenlik krizi’ne dönüşüp amiraller bildirisine evrilmesinin arkasındaki nedenlerden biri de bu değil miydi?

SORUN KARADENİZ’DE OLMALARI DEĞİL BİLAKİS, UKRAYNA'YA VERDİKLERİ SÖZÜ TUTMAMALARI

Ukrayna’ya dönelim.

Mesele sadece NATO sınırlarının Ukrayna kapısına dayanması meselesi değil. Rusya tabloyu böyle okuyabilir elbette ama toprakları işgal edilen Ukrayna için mesele, kendisine karşı üstlenilmiş bir taahhüdün yerine getirilmemesi meselesi.

Bundan 27 yıl önce Budapeşte’de, Rusya Federasyonu, Amerika Birleşik Devletleri, Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığı bir antlaşma ile Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü Ukrayna’ya (bu arada Belarus ve Kazakistan’a da) taahhüt ettiler ve ‘garantör’ oldular.

Tarih 5 Aralık 1994. Antlaşmanın adı Ukrayna’nın Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesine İlişkin Anlaşmaya Katılması Nedeniyle Güvenlik Garantilerine İlişkin Memorandum ya da diğer ismiyle “Budapeşte Memorandumu”.

Ukrayna, Belarus ve Kazakistan’a bu antlaşmaya taraf olup stoklarındaki nükleer silahları tasfiye etmeleri karşılığında toprak bütünlükleri ve güvenlikleri taahhüt edildi.

SSCB döneminde Sovyetlerin nükleer silahlarının önemli bir bölümü 1990 sonrasında bağımsız olan yeni devletlerde kalmıştı.

Söz konusu antlaşma Ukrayna için büyük bir önem arz ediyordu, çünkü Ukrayna bağımsızlık öncesi SSCB’sinin tercihiyle dünyanın üçüncü büyük nükleer arsenaline sahip olmuştu.

Antlaşmayla amaçlanan da, NATO üyesi olmayan Ukrayna'nın nükleer silahları tasfiye etmesi karşılığında, NATO benzeri bir güvenlik şemsiyesinden yararlanmasını sağlamaktı.

Fransa ve Çin’in sonradan ve daha esnek açıklamalarla katılıp destek verdikleri memorandumun asıl garantörleri Rusya Federasyonu, Amerika Birleşik Devletleri, Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığıydı ve hepsi Ukrayna'nın toprak bütünlüğü veya siyasi bağımsızlığına karşı silah kullanmaktan kaçınma yükümlülüklerinin olduğunu kabul ettiler.

Ukrayna, bu antlaşma uyarınca SSCB’den kalan 2 binden fazla stratejik nükleer savaş başlığını gönüllü olarak imha etmeyi kabul etti ve antlaşma yükümlülüklerini yerine getirdi.

2014’te, Rusya Budapeşte Memorandumu ile ‘asla yapmayacağım’ dediği şeyi yaparak Kırım’ı ve Ukrayna’nın güneydoğusunu işgal edince Ukrayna haliyle diğer garantör devletlere dönüp ‘Nasıl yani?' dedi.

“Hani taahhüt? Nerede garanti?”

Haklıydı.

Ukrayna’ya silah sıkıldı mı? Sıkıldı.

Siyasi bağımsızlığı ve istikrarı tehlikeye düşürüldü mü? Düşürüldü.

Garantör devlet olmasına rağmen Rusya açıkça Budapeşte Memorandumu'nu ihlal etti, üstüne üstlük ihlal ettiğini de inkar etti.

Rusya’ya göre antlaşmanın konusu Ukrayna’ya "nükleer saldırı yapmayı yasaklamak" idi, hepsi o kadar.

Bugünlerde Donbass’da ayyuka çıkan olaylar zincirinin başladığı 2014 işgalinde en ağır bedeli Kırım tatarlarının ödediği de aslında herkesin malumu.

2014’ten bu yana Kırım Tatarları insan kaçırmalarla, ev baskınları ile, tutuklamalarla yüzleşiyor.

2016’da Kırım Tatar halkının temsil organı Kırım Tatar Milli Meclisi'ni (KTMM) Rusya Federasyonu yüksek mahkemesi tarafından ‘aşırılıkçı örgüt’ olarak nitelendirilip yasaklandı.

Açıkça BM'nin Yerli Halkların Hakları Bildirgesi'nin 5, 12, 18 ve 19. maddeleri ihlal edildi.

Kırımlıların anlattıklarına göre, camiler basıldı, sözde “Aşırıcılıkla Mücadele Merkezi”ne götürülüp, kişisel bilgileri toplandı, DNA analizileri yapıldı. Kırımlılar Rus ordusunda askerlik yapmaya zorlandı. Görev yapmak istemeyenlere cezai takibat yapıldı. Cenevre Sözleşmesi ihlal edilerek nüfus değiştirme programları uygulandı.

Antlaşmaya uygun davranmak ve yükümlülüklerini yerine getirmek Ukrayna’nın yanına kâr kaldı diyebiliriz.

Zira diğer garantör ülkeler garanti ettikleriyle kaldılar.

Türkiye ise arabulucu ve dengeleyici bir unsur olarak hem önemli hem riskli bir pozisyonda.

Yetkililer neyin ne olduğunu yani Ukrayna’nın sonuna kadar haklı olduğunu, bunun ötesinde Kırım’ın kardeş halkının derdiyle gamlanmama gibi bir lüksün olmadığını elbette biliyor. Türkiye’nin Ukrayna’ya kendi üretimi olan insansız hava araçlarından tedarik etmesi bu bağlamda gayet haklı bir tutum.

Ama Türkiye yukarıda Rusya’ya karşı açık proaktif bir karşıtlık sergilemenin Suriye’de Rusya tarafından bıçaklanmayı göze almak ile aynı anlama geldiğinin de farkında.

Türkiye tarafsızlığının değerli, taraf olmasının ise çok çok değerli olduğu bir noktada.

Önündeki en büyük engel de, muhalefet filan değil, iktidara yakın ve yandaş görünenlerin, iktidar kontrolünde olduğu herkes tarafından bilinen kanallara çıkıp hadiseyi “ABD Putin’e katil dedi” ye indirgemeleri.

Budapeşte Memorandumu'nu anmadan Ukrayna Krizi konuşmak, Rus müdahaleciliğini mesele etmeden NATO sınırlarından dem vurmak; kimse kusura bakmasın, Rus yayılmacılığının değirmenine su taşımaktan başka bir şey değil. Bu tutumun nitelik olarak “ABD ne derse yapalım”cılıktan hiçbir farkı yok.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00