Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

İçişleri bakanlığının on yedi günlük kapanma sırasında zincir marketlere getirdiği alkollü içki satış yasağı tartışılırken kamuoyu daha vahim bir genelgeden haberdar oldu.

Emniyet Genel Müdürü Mehmet Aktaş'ın imzasıyla yayınlanan genelgeye göre eylemler sırasında polislerin görüntülerini ya da seslerini kaydeden kişiler engellenebilecek ve haklarında adli işlem yapılabilecekti.

Önce şu malum 17 günlük alkollü içki yasağını ele alalım.

Bir kere bu yasak, yazılı değil, sözlü emir şekilde kamuoyuna iletiliyor. 17 gün boyunca alkol satışını yasaklamayı gerektirecek, kamu güvenliği ve kamu sağlığı gibi bir referans varsa neden yasak yazılı olarak değil de sözlü ‘talimat’ olarak veriliyor belli değil.

Yetkililerin yaptığı “On yedi gün boyunca marketlerde alkollü içki satılmayacak, çünkü tekel bayileri istisnadan muaf değil, yani kapanma sırasında kapalı kalacaklar. Onların satamadığı alkollü içkiyi zincir marketler satarsa haksız rekabet yasaları ihlal edilir” açıklaması pek anlamlı bir açıklama değil.

Neden? Çünkü bu açıklamanın “Zincir marketler haftanın bir günü kapalı olacak, ama haftanın yedi günü açık olacak ve aynı zamanda alkollü içki satma ruhsatı bulunan bakkallar var, onların satış yapması haksız rekabet kurallarını ihlal etmeyecek de zincir marketlerin satması mı edecek?” sorusuyla anında buharlaşıverecek zayıf bir referansı var.

Zayıf bir gerekçe ile, adeta "Ben yaptım oldu" türü bir keyfilikle, sözlü bir ferman ortaya koyulunca, alkollü içki tüketen kesimde yıllardır var olan "yaşam tarzına müdahale" algısı temize çekilmiş oldu.

“Pandemi nedeniyle 17 günlük kapanma kararı almak gibi proaktif bir şey yapıyoruz, bu süreçte Dünya Sağlık Örgütü’nün yayınladığı verilere kulak kabartıyoruz, dahası alkol tüketmenin Covid-19’a yakalanma riskini arttırdığını ileri süren bilimsel makaleleri ciddiye alıyoruz ve kapanma döneminde alkollü içki satışına sınırlama getiriyoruz” denilse, herkes, en azından makul muhalifler, bu verilere bakar, karara hak verebilirdi.

Yahut, "Evde kalma, eve kapanma zaten belirli ölçüde stres yaratan bir durum, insanların içip içip evde kadınları dövmelerini istemiyoruz” mealinde bir referans fazlasıyla iş görürdü.

Ama hiçbiri yapılmadı, rıza üretimi adına, hiçbir adım atılmadı.

Zaten, pandeminin başından beri hükümetin ‘zararlı’ kabul ettiği etkinlik türleri yasaklanırken, ‘zararsız’ kabul ettiği etkinlik türleri tam gaz devam ediyor.

Siyasetçilerin toplaştığı kalabalık cenaze törenlerinde bulaşın-salgının tesirli olmayacağı kabul ediliyor mesela!

Ama sıradan insanların yakınları öldüğünde, defin merasiminde sadece sekiz kişiye izin veriliyor. Cenaze ahalisi sosyal mesafe ve maskeye dikkat etse bile mezar başında Kur’an okuyacak kadar kalamıyor.

Müteveffanın cenazesinin getirildiği tabutu da cenaze sahiplerine yaktırıyorlar.

Rus romanı tadında ilerleyen bu sahnelere eşlik eden tek bir şey var: Keyfilik tarafından korunan ve derinleştirilen eşitsizlik.

BATILI ÜLKELERLE KIYASLAMAK ANLAMLI DEĞİL

Pandemi koşullarının otoriteye her dem talep ettiği "daha fazla yetki kullanımı, daha az denetim" imkanını verdiği şu koşullarda, “17 gün alkollü içki yok, şimdi dağılın” türü bir ‘ferman’ın nasıl algılanacağı gün gibi ortada.

Alkollü içki bu ülkedeki laik-seküler kesimin savunma hattının sembolü haline geldiği için, Batı’dan verilen örneklerin de manası yok.

Batılı ülkelerde bu tür regülasyonlara gidilir, millet de gıkını çıkarmaz, çünkü o ülkelerde milletin "Kamu otoritelerinin bizim seküler yaşantımızla bir alıp veremediği var" şeklinde bir şüphesi, endişesi yoktur. Ama Türkiye’de böyle bir endişe var.

Liberal hayat tarzının kalesi gibi gösterilen, oysa Jale’den Sümeyye’ye her kadını şiddete uğramaktan koruma planı olan İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme şekli de gösterdi ki, endişeler abartıldığı kadar değil ama tamamen de yersiz değilmiş.

Bir hak ve özgürlük paketinin "Bah oyumu çekerin haa" diyen kalabalıkların taşlama listesine girip boğazına çökülmesi için, ‘seküler’ bir ‘tını’ bir ‘motif’ taşıması bile yeterliymiş.

YANLIŞ ANLAŞILMA PLANIN BİR PARÇASI MIYDI?

AK Parti sosyal hayata ilişkin geçici ya da kalıcı regülasyonlara girişirken yanlış algılanmak istemiyorsa her şeyden önce kendi algısının farkında olmalı.

Ama yanlış algılanmak zaten planın parçası ise o başka tabii.

Ne demek istediğimi açayım.

Türkiye’de sosyoloji çalışmış herkes şunu bilir: Bu ülkenin dindarları da muhafazakarları da, normal şartlarda, yani kışkırtılmadıkları sürece, misal apartman girişlerine "Bu sitede havuza haşema ile girmek yasaktır" gibi yazılar asılmadığı sürece, sekülerle uzlaşmasını, yan yana yaşamasını bilir. Ama hiçbiri ‘Ramazan’ kelimesi ile başlayan bir cümlenin ‘alkol’ tüketimini destekleyen bir ifade ile bitmesini kendisine yakıştırmaz. Mübarek ayın iklimi ile bağdaştıramaz.

Kendi halinde yılbaşı kutlayan insanların burnuna ‘Mekke’nin fethi’ etkinliğini dürtmek bir seküler tarafından nasıl anlaşılacaksa, Ramazan ayında "Çatlasanız da patlasanız da içkimi içeceğim" gündemi de normal bir Müslüman tarafından öyle anlaşılır.

Ve hükümet bunu biliyor.

Yani diyorum ki, belki de tam olarak muhalefeti oluşturan kitlelerin kendisini kör kütük bir ‘alkol’ savunması içinde bulması ve bu görüntünün muhafazakar çoğunluktaki kutuplaşma istencini derinleştirmesi öngörüldü.

Ama 'kötü haber' şu ki, bu öngörü işe yaramadı.

Çünkü muhafazakar ve dindar AK Partililer de bağlandıkları, sevdikleri partinin ‘keyfilik’ tuzağının pençesinde olduğunu görüyor ve ürperiyorlar.

Siz bakmayın sosyal medyadaki kötülük çetelerinin yaptıkları operasyonel hashtag kampanyalarına.

Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından yayınlanan ve yazının girişinde "Çok daha vahim" ifadesini kullandığım genelge de, tam olarak böyle bir ürpertiye tosluyor.

Söz konusu genelge hakkındaki görüşlerimi yarın paylaşacağım.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00