Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Bugün bayramın 4. günü. Kutlu ve mübarek olsun.

Umarım iyi geçiyordur, geçmiştir, bayram bayram gibi yaşanmıştır.

Ben pek öyle yaşayamadım.

"Bugün mutlu olamazsam hayat sona erer, hadi hemen mutlu olmalıyım" şeklinde ölümüne mutlu olmaya çalışan biri değilim. Buna rağmen bayramlarımızın genel neşesizliği, benim son derece sorunlu bulduğum bir konu.

Her bayramın 1. günü sabahı geniş aile kahvaltısı olur bizde. Bayramımızı bayram yapan yegane unsurdur bu kahvaltılar. Bir bu, bir de yeğenlere verilen harçlıklar.

Son yıllarda ata baba sülale bir araya geldiğinde yaşanan ayrışmalar, sofraların ortasına düşüveren politik ayrışmalar bu neşesizlik haline tehditkar bir hava da katıyor.

Hepimiz kibar birbirine karşı itinalıyız ama son yıllarda bizim evsaflı kahvaltılarımızda bile bir düdüklü tencereyi doldurmaya yetecek kadar basınç var.

Dakika bir ültimatom bir, annem, siyaset konuşma yasağı koydu bu bayram.

Tatsızlık çıkmasın, bayram sofrası seslerin karşılıklı olarak yükseldiği bir ortama dönüşmesin diye çıkarılmış söz konusu kararnameye elbette itaat ettik.

Zira bizde atışmalar tartışmalar öyle bugünün aktüel durumu üzerinden ele alınmıyor. Babam Çanakkale harbinden, Liman Von Sanders’den giriyor, İskilipli Atıf Hoca’dan çıkıyor, arada Churchill filan Allah ne verdiyse nasibini alıp gidiyor sofradan; Adnan Menderes’ten bahsetmemek olmaz, derken pek tabii 28 Şubat, oradan teknoloji merakı yüksek düzeyde olan kardeşlerden gelen yerli araba ve yerli SİHA detayları. Köprüler, yollar, Avrasya Tüneli.

Ancak karşıt görüş de susup başını eğmiyor. Ama hukuk güvenliği yok, ama ekonomi kötü yönetildiği için insanların öfkesi burnunda, ama bak medyanın durumu, iktidarın her zaman her konuda haklı çıkma isteği, sürekli had bildiren dil, ama bak şeffaf ve hesap verebilir yönetim anlayışının yerinde yeller esmesi?

Eski Türkiye’nin inançlarla ilgili hışmına yıllarca maruz kalan 55 yaş üstü için bunların hiçbir manası yok. Hemen her sorunun “Eskiden daha mı iyiydi ki…” Ya da "Bu sorunlar aslında eskiden de vardı” parantezine alınması ve müstakbel iktidar profilinin hiçbir şekilde güven verememesi ile çerçevelenmesi mümkün.

Günün sonunda bütün yollar “Erdoğan iyi, hataları olsa bile niyeti iyi, ona sırtımızı dönemeyiz, ne olursa olsun onu desteklemeliyiz”e çıkıyor kibarca.

Birçok cümlenin sarf edildiği oturumlarda, söylenmeyen ama masanın ortasında öylece duran bir şey var aslında. Desteklemeliyiz çünkü o ‘bizden’…

Ben ise hiçbir zaman "Ne olursa olsun" diyemediğim gibi "Biz kimdir?" konusunu neredeyse her gün yeniden düşünüyorum.

Bir ‘Biz’ var mı acaba? Kimlerle ‘biz’ oluşturuyorum ve daha doğrusu ‘biz’ oluşturmak mümkün mü?

Kimdir ‘Biz’?

Kurban bayramında kurban kesenler mi?

Kısa boylu ve buğday tenli olanlar mı?

Ne kadar saçmalarsa saçmalasın hep aynı gazeteyi okuyanlar mı?

Nerede tatil yaparsa yapsın parasını ‘kendi’ cebinden ödeyen ve artık bunun gurur duyulası bir erdem halini almış olduğunun farkında olan dürüst orta sınıf mensupları mı? Ülkedeki gidişatla ilgili hemen her şey hakkında bir eleştirisi olan ama muhalefete de güvenemeyen endişeli muhafazakarlar mı?

İslamcılık yaparken dinden ne kadar kopmuş olduğunu fark edenler mi? Sinema filmlerini dizi filmlerden üstün tutanlar mı?

Temizlik günü bittiğinde çamaşır makinesinin duvara bakan cephesinin silinmemiş olduğuna kafayı takıp uykusu kaçanlar mı?

Ülkesine öfke duyanlar mı, ülkesine acıyanlar mı?

Yaradılanı yaratandan ötürü seven ama armadillodan nefret edenler mi?

Mealciler mi, hadisçiler mi?

Metalciler mi, rapçiler mi?

Platon’un mağarasında duvara yansıyan gölgelerle büyülenen ve zincirleriyle mutlu/ kendisine kabul ettirilmiş olanlardan memnun ‘doxa’ insanları mı?

Bir anlığına o zincirleri kırıp ışığı ve eşyayı görmüş, edindiği bilgiyle tekrar mağaraya dönmüş ama kanaatlerinden memnun olanlara yanıldıklarını bir türlü anlatamamış olanlar mı?

Biraz tevazudan biraz bıkkınlıktan yeniden onlarla aynı zincirleri takıp aynı kanaatlere adapte olarak yeniden mağaranın duvarlarına bakmaya başlamış olanlar mı?

Münzeviler, yalnızlar mı?

Kalabalıkları görünce içinden şelale çıkanlar mı?

Haşa, Allah’ı ‘AKP’li zannettiği için Allah’tan soğuyanlar mı?

Haşa, Allah’ı ‘AK Parti’li zannettiği için Allah adına konuşur gibi davrananlar mı?

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin topraklarında yaşayan herkes mi?

Belki üçü, belki beşi, hem hepsi hem hiçbiri.

İşin özü ‘biz’ diye bir şey yok.

İnsan hem çok aciz ve küçük hem de tek bir kimliğe tek bir varoluşa indirgenemeyecek kadar büyük.

‘Biz’ sadece bir yanılsama.

Yanılsamayı güçlendiren çevresel/dış etkenler belirgin, stabil ve meşruiyet temin etme gücüne sahip olduğunda sohbetler daha canlı, arkadaşlıklar daha güçlü oluyor o kadar.

Yanılsama devreden çıktığında herkes kendiyle baş başa.

Yalnız ve buruk ama hem etrafında hem dünyada olanları gerçekte olduğu şekliyle anlamaya daha yakın, hem de içinde olup bitenlerin muhasebesini yapmaya daha hazır.

Kendisine ‘biz’ diyen pek çok insan topluluğuna ‘dahil’ hissetmekle beraber, ‘ait’ hissetmiyorum mesela. Ve dahil olmak ile, ait olmak arasındaki makas aralığı çok geniş.

Eskiden az da olsa böyle bir arayışım vardı. Tamamlanma duygusuna ihtiyacım vardı.

Artık bizi tamamlayanın insanlar ve onların sezonluk prensipleri olmadığına eminim.

İnsanı tamamlayan sadece kendisidir.

Buna muktedir olabilmesi için Allah’ın bakışına yaraşır, üflediği nefese layık bir yer yapması gerekir içini.

Claude Monet’in tablolarına ilham veren Giverny’deki bahçesiydi.

Kalbime bahçıvan olarak atayacağım maneviyat, nereden ilham alacak peki?

Hangi çevresel gerçekliğe hangi dış uyarana tutunarak dirileceğim de bulacağım bayram neşemi?

Gördünüz mü, konu yine nasıl siyasete geldi…

MONET’İN TABLOSU MUSUN, BOSCH’UN CEHENNEM TASVİRİ Mİ?

Latife bir yana, insan çevresinden, ülkesinde olan bitenlerden, geçim kaygısından, ayrışmalardan etkilenir ve bana göre hayatta pek çok şey politiktir, bir politik tasarımı ya içermektedir ya da gide gide bir politik tasarıma yol açacaktır.

Fakat kendimizi kandırmayalım: Yaşadıklarından söylediklerinden farkındalığından pozitif deneyim çıkaramayanlar kendi mutsuzluğunu ve huzursuzluğunu dokunduğu her şeye, kurduğu her cümleye, gittiği her ülkeye götürür.

Kalbimiz Hieronymus Bosh’un cehennem tasvirindeki çarpık ve kötücül hislerle dolu iken, oradan ne kendimiz ne de başkası için şefkate dair bir oluş çıkaramayız.

Şefkat içermeyen bir kalple bırakın politika yapmayı, doğru dürüst rüya bile görülmez.

Şefkati olmayan baş başa kaldığında kendisine bile iyi davranmayı beceremez ki, yekdiğerini korumakla, refahını arttırmakla, ayrışmaları gidermekle, kucaklamakla, barışla ilgili sahici bir tasavvura sahip olsun.

Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Mültecileri geri göndereceğiz" açıklamasının içerdiği imkansızlığı insani yollarla aşmanın mümkün olmadığını görerek ürken herkes, bu cümleden destek alarak yapılan sosyal medya paylaşımlarındaki 'şefkat yoksunluğunu' izliyor iki gündür.

Ben de bu konuda yazacaktım bugün.

Zihnim beni önce dolaştırdı, sonra buraya getirdi. Ama doğru bir yere getirdi.

Çünkü faşizm faşizm olmadan önce, mutantan tarifler bürünmeden, tumturaklı analizlerle biçimlendirilmeden önce, genel olarak aslında sadece şefkat yoksunluğuydu.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00