Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        GEÇEN hafta iki gazeteci birlikte Senegal’e gittiğimizi ve Türkçe olimpiyatları ön elemelerine katıldığımızı yazmış ama ağırlıklı olarak Senegal’le ilgili bir metin ortaya koymuştum. Serdar Turgut, Türk okullarıyla ilgili izlenimlerini kaleme aldı. Nitekim Ece Temelkuran da geçen hafta yaptığı Kongo ve Kamerun’daki Türk okullarıyla ilgili gözlemlerini yazmıştı.

        Turgut, Fethullah Gülen’in bilimi ve Batı dünyasını dışlamayan bir dindarlığın gelişmesini amaçladığı noktasından hareketle, söz konusu okulların açılmasındaki motivasyonu incelemiş, Temelkuran ise bu okullardaki “milliyetçilik” vurgusundan bahsetmişti. Okulların kullandığı yöntemlerin, bu beldelere yıllar önce gelen sömürgecileri çağrıştırdığını düşündüğü anlaşılıyordu. Turgut ise söz konusu gösteride neden o kadar çok “hüzün” içerdiğini soruyor ve eleştiriyordu.

        Sahiden de hem şiir hem de şarkı dalının birincileri, sevinç yerine üzüntülü tepkiler ortaya koydular. Çıkışta ben iki genç kızla da konuşmuş, neden yeterince sevinmediklerini sormuştum. Cevap olarak, “Diğer arkadaşlar da bizim kadar çok çalıştılar, seviniyoruz ama onları elediğimiz için de üzgünüz” dediler. Ödülleri Türkiye’ye gelmekti, arkadaşları da en az kendileri kadar görmek istiyordu. Öğretimin yanında bir de eğitim alan çocuklar muhtemelen, “Arkadaşının avantajından kendi avantajın kadar memnuniyet duy, arkadaşının dezavantajı senin dezavantajınmış gibi sıkıntı duy” düsturunun erdemli olduğu bilgisiyle yetiştiriliyorlardı ve bunu içselleştirmişlerdi. Bu tutum bazı değerlerin, erdemlerin, ancak yetişkin olunduğunda kavranabileceği önkabulüyle düşünen bizlere garip geliyor. Ağaç yaşken eğilir, sözünün içerdiği mantığı modern pedagojinin doğrularıyla değiş tokuş ettiğimizden beri.

        Bu arada sanmayın ki Senegal akın akın Türkiye olmak ya da Türkiye’yi görmek istiyor. Bu merak ve arzu, sadece buradan oraya giden Türkiyeli öğretmenlerin etrafında bulunmuş, onlardan etkilenmiş olan Afrikalılar için geçerli. Öğretmenler Senegal’e ilk gittikleri tarih olan 1997’de, Türkiye’nin “iç savaşın olduğu çok geri bir Arap ülkesi” olarak anındığını görmüş ve çok şaşırmışlar. Gayet fakir ve sanayileşme evriminin epey gerisinde kalmış Senegal, Fransız dezenformasyonunun sonucu olarak Türkiye’yi ileri derecede geri ve diktatörlükle yönetilen bir ülke zannediyormuş. Hatta bu öğretmenlerden biriyle bir Türkiye ziyareti gerçekleştirecek olan bir Senegalli öğretmen arasında “fıkra gibi” şu diyalog gerçekleşmiş o zamanlar. Senegalli öğretmen utana sıkıla şu soruyu sormuş: “Yanıma yiyecek bir şeyler alayım mı, oralarda zehirlenmeyiz değil mi?”

        Kongo’da “Türkiye Cumhurbaşkanı geliyor” diye abartılmış olabilir. İstiklal Marşı rahat, hazır ol diye okutulmuş olabilir. Afrika’nın tarihi düşünüldüğünde Türk okullarının varlığı Ece’nin bu gibi gözlemleri olmasa bile sorgulanabilir bir ehemmiyet arz ediyor. Bir ülkenin başka ülkelerde okul açması, zihni gıdıklayarak

        tarihsel benzerini davet ediyor. Ancak salt benzerlikle yetinerek ve “Cumhurbaşkanı geliyor” diye yapılan abartıları baz alarak pratikteki derin farkı görmezden gelirsek haksızlık yapmış oluruz.

        Bir vesileyle daha önce de yazmıştım; sömürgeciliğin gerçekte ne olduğunu en iyi anlatan metinlerden biri Doris Lessing’in “Türkü Söylüyor Otlar” adlı kitabıdır. Orada şöyle bir anekdot vardır: “Beyaz adam, satmak için söktükleri ağaçların yerine gizli gizli yenisini dikmeye yeltenir, diğeri ise dehşet içinde müdahale eder: Ne yapıyorsun sen? Buraya, burada kalacak bir şey mi bırakıyorsun?!”

        Sömürgecilik budur. Türk okulları ise gittikleri yerde kalıyorlar. O yerde öldükleri vakit, oraya gömülecek kadar. Mezun ettikleri öğrencilerin başarılı olanları üniversite okumak için dünyaya dağılırken...

        Buna sömürgecilik diyebilir miyiz?

        Bence diyemeyiz.

        Diğer Yazılar